Harun Yahya

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (3/3)



Güzel Ahlakın Yaygınlaşması İçin Fedakarane Bir çaba Harcamak



İman eden bir insan hayatının her anında vicdanlı, dürüst, samimi ve güzel ahlaklı olmak için çaba gösterirken çevresindeki insanları da aynı ahlakı yaşamaları yönünde teşvik eder. çünkü Allah'ın "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır."(Al-i İmran Suresi, 104) ayetiyle bildirdiği gibi insanları güzel ahlaka teşvik etmek müminler üzerinde bir sorumluluktur. Bunun yanı sıra iman sahipleri, güzel ahlaklı olmalarının hayatlarına getirdiği bereketi ve huzuru diğer insanların da yaşamalarını isterler.

"... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."(Rad Suresi, 28) ayetiyle bildirildiği gibi, insan ancak Rabbimiz'e yönelip, O'nun rızasını kazanabileceği bir ahlak gösterdiği takdirde dünya hayatında güzel bir yaşam sürebilir. Aksinde ise "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124) ayetiyle belirtildiği gibi, huzurlu ve mutlu bir hayat yaşayabilmesi mümkün değildir. Nitekim tarih boyunca toplumların yaşadığı sıkıntıların, savaş, kargaşa ve zulüm ortamlarının, açlık ve sefalet çeken, yurtlarından sürülen, eziyet gören insanların, kimsesiz çocukların, yardıma muhtaç durumda oldukları halde gereken ilgi ve ihtimamı göremeyen yaşlı insanların yaşadıkları sıkıntıların ana nedeni toplumda din ahlakının hakim olmaması olmuştur.

Bu gerçeğin farkında olan müminler, din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması için tüm imkanlarıyla, şevk ve heyecanla çaba gösterirler. Ancak bu da fedakarlık, sabır ve kararlılık gibi güzel ahlak özellikleri gerektiren bir durumdur. Kuran'da tarif edilen gerçek fedakarlığın nasıl olması gerektiğini kavrayan müminler, çevrelerindeki insanların yaşadıkları sıkıntılara, karşılaştıkları sorunlara şahit olduklarında doğal olarak tüm bunların sorumluluğunu kendi üzerlerinde hissederler.








Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir ... (Bakara Suresi, 286)





Böyle bir şuur açıklığında olan insanlar, "nasıl olsa bu benim sorunum değil" ya da "bu duruma çözüm getirebilecek benden daha akıllı, daha yetenekli, daha fazla imkan sahibi insanlar var; onlar ilgilensinler" gibi yanlış düşüncelerle hareket etmezler. Ya da "benim kendi sorunlarım bana yeter", "kendi sorunlarını kendileri halletsinler" gibi bencilce fikirlere kapılmazlar. Allah'ın kendilerine yol göstermiş, akıl, anlayış ve vicdan açıklığı vermiş olmasını büyük bir nimet olarak görür ve bu bilinçle davranırlar. Birilerinin gelip kendilerinden yardım talep etmesini beklemeden, her sorumluluğa kendileri talip olurlar. Sadece kendi çevrelerindeki olaylara değil, dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşadığı zorluklara ve sıkıntılara çözüm bulmaya çalışırlar. Allah'ın "... bizi takva sahiplerine önder kıl" diyenlerdir."(Furkan Suresi, 74) ayetiyle bildirdiği gibi güzel ahlaklarıyla tüm insanlara örnek olabilmek için gayret gösterirler.

Salih müminlerin talip oldukları bu sorumluluğu yerine getirmek, pek çok fedakarlıkta bulunmayı gerektirebilir. Böyle bir durumda kişiler, kendi sorunları ya da ihtiyaçlarıyla değil, öncelikli olarak diğer insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenecek, onların sorunlarına çözüm bulmaya çalışacaklardır. Ellerindeki tüm imkanları bu amaç için seferber edeceklerdir. Gerektiğinde sıkıntı içerisine girmeyi göze alacak, karşılaştıkları zorluklardan dolayı yılgınlığa kapılmadan sabır ve irade göstermek durumunda kalacaklardır.

Kuran'da tarih boyunca yaşamış olan tüm peygamberlerin ve salih müminlerin din ahlakını hakim kılmak ve güzel ahlakı yaygınlaştırabilmek için ciddi bir çaba harcadıklarından bahsedilmektedir. Onlar, bu uğurda pek çok zorlukla karşı karşıya kaldıkları halde, büyük bir şevk ve fedakarlıkla güzel ahlakı tebliğ etmeye devam etmişlerdir. Burada vurgulanması gereken bir diğer önemli husus ise onların bu samimi çabalarını yalnızca Allah'ın rızasını ve yakınlığını kazanabilmek için göstermiş olmalarıdır. Müslüman yaptığı fedakarlığın karşılığını yalnızca Allah'tan bekler. Kuran'ın pek çok ayetinde peygamberlerin tüm insanlara örnek olan ihlaslı tavırları bildirilmiştir. örneğin Hz. Nuh'un, hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek güzel ahlakı tebliğ etmesi Kuran'da şöyle yer almaktadır:

Hani onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti.
"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim."
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi, 106-109)

"Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum. (Hud Suresi, 29)

Peygamberlerin öğütlerine uyan insanların sayısı ise, "...Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler."(Ra'd Suresi, 1) ayetiyle bildirildiği gibi genellikle çok az olmuştur. İnsanların birçoğu ise kendilerini hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa ulaştıracak, mutlu ve güzel bir hayat yaşamalarını sağlayacak bu davete uymamakta, kendilerine anlatılanları anlamamakta direnmişlerdir.








Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)





Peygamberler ve güzel ahlakı tebliğ eden diğer müminler, bu zorluğa karşı da sabretmiş, "sözün en güzelini" söyleyerek üstün bir ahlak göstermişlerdir. Kuşkusuz bu çok büyük bir fedakarlık örneğidir. Hiçbir menfaat gözetmeksizin, yalnızca insanların ahirette zorlu bir azaptan kurtulabilmeleri için ellerinden gelen her türlü çabayı göstermişlerdir. Anlatılanları ısrarla anlamamakta direnen insanlara karşı hiçbir kızgınlığa kapılmadan, sabırla tekrar tekrar doğruyu anlatmak, bu amaçla aklı ve vicdanı en iyi şekilde kullanmak, doğruyu görebilmeleri için akılcı yöntemler bulabilmek, bunları sabır ve samimiyetle uygulayabilmek ancak vicdan sahibi insanların gösterebilecekleri bir ahlaktır. Kavmine yaptığı tebliği Nuh Peygamberin bu konudaki samimiyetini, fedakarlığını ve sabrını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunu haber veren ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum."
"Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını artırmadı."
"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'
"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."
"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." (Nuh Suresi, 5-9)

Hz. Nuh, inkarda direnen ve cahiliye ahlakını benimseyen kavmine doğru yolu gösterebilmek için her seferinde yeni bir yöntem denemiştir. Ayetlerde bu kıymetli insanın, kavmine "gece gündüz" öğüt verdiği, onların ise "parmaklarını kulaklarına tıkayıp, örtülerini başlarına çekecek" kadar büyük bir inatla karşı koydukları aktarılmaktadır. Ancak buna rağmen Hz. Nuh büyük bir sabır ve samimiyetle tebliğine devam etmiştir. Ayetlerin devamında ise Hz. Nuh'un kavmine, güzel ahlakı yaşadıkları takdirde Allah'ın kendilerine vereceği nimetleri hatırlatarak onları teşvik ettiği bildirilmektedir:

"Bundan böyle" dedim. "Rabbiniz'den mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
"(öyle yapın ki,) üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın."
"Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin."
"Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummuyorsunuz?"
"Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır."
"Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?"
"Ve Ay'ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş'i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."
"Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi."
"Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır."
"Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı."
"öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip-dolaşırsınız, diye."
Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular."
"Ve büyük büyük hileli-düzenler kurdular." (Nuh Suresi, 10-22)

Hz. Nuh (as)'ın ihlasla yaptığı çağrılar karşılıksız kalmış, kavmi Nuh Peygamberin samimiyetine, ayette belirtildiği üzere "büyük büyük hileli düzenler" kurarak karşılık vermiştir.

Hz. Nuh gibi tüm peygamberler ve salih müminler de yaşadıkları toplumlarda benzeri olaylarla karşılaşmışlardır. Ancak bunların hiçbirinden yılgınlığa kapılmamış, insanları, iman edip Allah'ın rızasına uygun bir yaşama davet etmekten vazgeçmemişlerdir. Allah, dünyevi hiçbir karşılık beklemeden yalnızca Kendi rızasını gözeterek böyle fedakarlıklarda bulunan kullarını dünyada ve ahirette şöyle müjdelemektedir:

... Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. (Al-i İmran Suresi, 145)

İnkar Edenlerin Baskısına Rağmen Sabır ve Fedakarlıkta Kararlı Olmak



önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, tarih boyunca peygamberlerin ve müminlerin tebliğleri her zaman olumlu karşılık bulmamıştır. Peygamberler ve salih müminler pek çok zorlukla karşılaşmışlardır. İnsanları davet ettikleri güzel ahlakın toplumda yaygınlaşması, inkarcı, müşrik ve putperest toplumların çıkarlarına ters düşmüştür. Bu gibi insanlar, dürüstlüğün, iyi niyetin, fedakarlığın, cömertliğin, hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapmanın, insanlara güzellikle ve adaletle davranmanın, zengin fakir ayrımı yapmadan tüm insanları eşit kabul etmenin kendi kurdukları sistemi bozacağını düşünmüşlerdir. çünkü bu ahlakı yaşayanların çoğunluk olmasıyla birlikte, o zamana kadar geçerli olan adaletten uzak uygulamaların ve türlü ahlaksızlıkların çok daha fazla dikkat çekeceğini anlamışlardır. Bu endişeleri, söz konusu insanları iman edenlere karşı büyük bir düşmanlık beslemeye yöneltmiştir. Kendilerine yapılan çağrıların vesile olacağı hayırları göremeyen ve verilen öğütlerin hikmetlerini kavrayamayan bu insanlar peygamberlerin, hiçbir karşılık beklemeksizin, her türlü fedakarlığı göze alarak yaptıkları çağrılara düşmanca bir tutumla karşılık vermişlerdir. Peygamberleri ve kendilerini iyiliğe çağıran diğer insanları durdurabilmek için her türlü hileli yönteme başvurmuşlardır. Onlara karşı çeşitli iftira ve suçlamalarda bulunmuş, bu yolla onları toplum önünde de etkisiz hale getirebileceklerini düşünmüşlerdir.

İnkar edenlerin, güzel ahlakı tebliğ eden müminlere olan bu yaklaşımı, tarihin her döneminde tekrarlanmıştır. Kuran'da, bu durumun iman edenler için yaratılan özel bir deneme vesilesi olduğu şöyle bildirilmektedir:

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)

Müminler, kendilerine yöneltilen iftiraların, eziyet amaçlı söz ve haberlerin, Allah'ın dünya hayatında kendileri için yarattığı imtihanın bir parçası olduğunu bilirler. Salih müminler karşılaştıkları zorluklardan etkilenmeden, şevk ve heyecanla güzel ahlakı insanlara tebliğ etmeye devam ederler. çünkü tüm yaptıklarının karşılığını ahirette almayı umut eder, Allah'ın her zaman için salih müminlerin yardımcısı, velisi ve destekçisi olduğunu bilmenin güven dolu huzurunu yaşarlar.









İnkarcılar iman edenlere türlü tuzaklar kurar, onları iftira ve saldırılarla engelleyebileceklerini zannederler. Ancak Allah Kuran ayetlerinde iman sahiplerini mutlaka başarılı kılacağını ve tüm iftiralardan temize çıkaracağını bildirmiştir. örneğin Hz. Musa'ya da kavmi iftira ve kötü sözlerle eziyet etmeye çalışmış, ancak Allah onu inkarcıların iftiralarından temize çıkarmıştır. Kuran'da bu durum şöyle bildirilir:

Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katında vecihti. (Ahzab Suresi, 69)

Tarih boyunca peygamberlere ve müminlere atılan iftiralar ise, genellikle hep birbirine benzer olmuştur. İnkarcı toplumlar, kendilerini hak dini ve güzel ahlakı yaşamaya çağıran elçileri büyücülük, şairlik ve delilik iftiralarıyla itham etmeye kalkışmışlardır. Kuran'da peygamberlere ve müminlere bu konuda atıldığı bildirilen iftiralardan bazıları şöyledir:

İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler: "Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür" dediler. (Yunus Suresi, 2)

Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin," dediler. (Hicr Suresi, 6)

"Hayır" dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin." (Enbiya Suresi, 5)

"Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." (Kamer Suresi, 25)

Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz'." (Müminun Suresi, 24)

İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur'an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. (Furkan Suresi, 4)

İnkarcılar, bu iftiralarıyla iman edenlerin anlattıklarının etkisini azaltmak isterler. Oysa müminlerin tebliğini asıl etkili kılan onların ihlasları, samimiyetleri, vicdanlı ve dürüst tavırları, doğru sözlü olmaları ve insanları kesin gerçek olana çağırıyor olmalarıdır. Onların çağrılarını insanlar üzerinde etkili kılacak olan, kalplere etki edebilen ise yalnızca Allah'tır. Bu nedenle, bu tarz girişimlerin, insanlar üzerinde inkar edenlerin umdukları gibi bir etkisi olmaz.

Bunun yanı sıra diğer müminler de, inkar edenlerin birbirleri hakkında ortaya attıkları bu tarz iftiralara hiçbir şekilde itibar etmezler. Allah'ın "Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6) ayetiyle bildirdiği üzere, müminler bilgileri olmayan bir konuda kimse hakkında zanda bulunmazlar. Bu gibi iftiralarla tarih boyunca tüm peygamberlerin ve salih müminlerin karşılaştığını bilirler. Mümin kardeşleri hakkında güzel zanda bulunur, hayırlı düşüncelerle hareket ederler. İftiraların asılsızlığının ispatlanması için birbirlerine destek olurlar. Kuran'da müminler için bildirilen, "... Allah yolunda çaba harcayan ve kınayıcının kınamasından korkmayan... " (Maide Suresi, 54) vasfına uygun olarak, bu iftira ve karalamalara aldırmazlar.

İnkar edenlerin Allah'ın rızasını kazanma amacıyla çaba harcayan insanlara yönelik girişimleri yalnızca haksız iftiralar atmakla sınırlı kalmamıştır. İman edenler aynı zamanda, din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşmasını istemeyen inkarcıların, müşriklerin ve putperest toplumların baskı ve tehditleriyle de karşı karşıya kalmışlardır. Yaşadıkları toplumların önde gelenleri tarafından ölüm, sürgün, hapis ya da işkence tehditleriyle karşılaşmış, kimi zaman fiili saldırılara da maruz kalmışlardır. Kuran'da inkar edenlerin tarih boyunca değişmeyen bu tutumu ve bu amaçla müminlere tuzak kurdukları şöyle haber verilmektedir:

"Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır." (Enfal Suresi, 30)

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, inkarcıların hedefi, müminleri tutuklayabilmek, öldürmek ya da sürgün etmektir. Ancak açıktan açığa müdahale etmek yerine, iman edenlerin güzel ahlakı tebliğ etmelerini "tuzak" kurarak durdurmak istemişlerdir. Rabbimiz Kuran'da kurulan bu tuzaklarla ilgili birçok haber vermiştir. Bunlardan biri, sapkın kavimlerinin içinde temiz ve iffetli yaşamak istedikleri için yurtlarından sürülmek istenen Hz. Lut ve ailesine ilişkindir. Hz. Lut kavmine Allah'ın beğendiği ahlakı yaşamalarını, ahlaksızlığı ve çirkin utanmazlıkları terk etmeyi öğütlemiştir. Hz. Lut'un tebliği karşısında kavminin verdiği cevap ise Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı. (Neml Suresi, 56)








Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka İlah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur." (Tevbe Suresi, 129)





Lut kavmi, "temiz kalmak istedikleri" ve Allah'ın razı olacağı gibi bir ahlak gösterdikleri için Hz. Lut (as)'ı ailesiyle birlikte şehirlerinden çıkarmak istemiştir. Ancak, Hz. Lut'un yaşadığı şehri terk etmesinin hemen ardından Allah o şehri yerle bir etmiş, müminlere kurulan tuzağı bu kimselerin aleyhine çevirmiştir.

Müminlere yöneltilen tutuklama tehditlerine ilişkin olarak Kuran'da verilen örneklerden biri ise Firavun'un tavrıdır. Firavun Hz. Musa (as)'ı, kendisine tabi olmadığı takdirde hapsetmekle tehdit etmiştir. Firavun'un bu tehdidi Kuran'da şöyle haber verilmektedir:

(Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (Şuara Suresi, 29)

İnkar edenlerin hemen her devirde başvurdukları bir diğer yöntem ise iman etmiş kimseleri yollarından döndürmek için içlerinden bir kısmını öldürmeye teşebbüs etmek olmuştur. özellikle Resulleri öldürerek, güzel ahlakın yaygınlaşmasını engelleyebileceklerini, diğer iman edenleri de bu şekilde yılgınlığa sevk edebileceklerini sanmışlardır. Kavminin, Hz. Şuayb (as)'ı taşa tutup öldürmekle tehdit etmesi de aynı zalim bakış açısının bir sonucudur:

"Ey Şuayb" dediler. "Senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin." (Hud Suresi, 91)

Firavun ve yakın çevresi de Hz. Musa (as)'ı öldürmek için planlar kurmuşlardır. Ancak Hz. Musa, Allah'ın yardımıyla onların bu tuzaklarından haberdar olmuştur. Kuran'da inkarcıların bu tuzakları ve Allah'ın Hz. Musa'ya olan bu yardımı şöyle bildirilmektedir:

Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim." (Kasas Suresi, 20)

Hz. İbrahim (as)'ı kavmi ise, kendilerini putlara ibadet etmekten vazgeçirip Allah'a iman etmeye çağıran peygamberlerini ateşe atarak öldürmeye yeltenmişlerdir. Ancak Allah, elçisini bu zor durumdan mucizevi bir biçimde kurtarmıştır. Kuran'da bu olay şöyle haber verilmektedir:

Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için ayetler vardır. (Ankebut Suresi, 24)

İnkar edenler, peygamberlere olduğu gibi salih müminlere de düşmanca davranırlar. Ancak onların saldırıları ne kadar zorlu olursa olsun, hem peygamberler hem de beraberlerindeki müminler sabır ve kararlılıkla insanları din ahlakına çağırmaya devam etmişlerdir. Yaşadıkları tüm zorluk ve sıkıntılara rağmen, büyük bir cesaret ve fedakarlık örneği sergilemişlerdir. Tüm olayların ancak Allah'ın kontrolüyle gerçekleşeceğini bilmenin teslimiyetini ve tevekkülünü en güzel şekilde yaşamışlardır. İman edenlerin bu teslimiyetli tavırları ayetlerde şu şekilde belirtilmiştir:

"… De ki: "Ortak koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın. Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor." (Araf Suresi, 195-196)

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel Vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 12)

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Bu saldırı ve tuzaklar her zaman müminlerin lehine sonuçlar vermiş, kalplerinde hastalık bulunan, Müslümanlara destek olmaktan ve Allah yolunda fedakarlıkta bulunmaktan kaçınan insanların ortaya çıkmasına da vesile olmuştur. Kuran'da, böyle zorluklarla karşılaştıklarında tebliğ şevkini ve heyecanını kaybeden, hatta geride kaldığı için sevinen insanların tavrından şöyle bahsedilmektedir:

Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der. (Nisa Suresi, 72)

Oysa din ahlakını anlatma konusunda ağır davranmak, geride kalmak, fedakarlıktan kaçınmak ve sorumluluğu başkalarının üzerine bırakmak sevinç duyulacak davranışlar değildir. Aklı ve vicdanı ile doğru olanı kavrayabildiği halde, vicdanını örterek haktan yüz çeviren bir insan kendisini kazançlı sanmamalıdır. Allah'ın razı olacağı ahlakı yaşamakta ağır davranmak, geride kalanlardan olmak kişiye ahirette büyük bir sorumluluk yükleyebilir. Dünya hayatında, rahatını koruyabilmek, menfaatlerine zarar gelmesini engelleyebilmek için pasif davranan bir insan, ahirette dünyada karşılaşacağı zorluklarla kıyaslanmayacak kadar büyük acı ve sıkıntılarla karşılaşabilir. Dünyada ise Allah'ın razı olmayacağını bildiği samimiyetsiz bir ahlak göstermiş olmanın verdiği vicdan azabı, hayatının her anında ona bir iç sıkıntısı olacaktır. Bunun yanı sıra, Allah dilerse böyle bir kişiye ahiretten önce, dünya hayatında da azap verebilir. Kuran'da bu durum, "öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler. Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 45-47) ayetleriyle bildirmiştir.

İnkar edenlerin güzel ahlakın tebliğini engelleme amacıyla uyguladıkları baskı karşısında müminler Allah'a tevekkül etmelidirler. Ellerinden gelen tüm çabayı göstererek Kuran ahlakını yaşamaya devam etmelidirler. Allah Kuran'da bu kimseleri şu şekilde müjdelemektedir:

Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? öyleyse müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)

Ey Peygamber, sana ve seni izleyen müminlere Allah yeter. (Enfal Suresi, 64)

Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka İlah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur." (Tevbe Suresi, 129)

Salih müminler, Kuran'da bildirildiği gibi hayırlarda yarışıp öne geçenlerden olabilmek, Allah'ın rızasını en fazlasıyla kazanabilmek için, zorluklar karşısında şevkle tebliğe devam ederler. Kuran ahlakının gerektirdiği fedakarlığın yalnızca belirli konularla sınırlı olmadığını, insanın hayatının her anında, hiçbir zorluktan yılmadan bu ahlakta kararlılık göstererek yaşanabileceğini bilirler. Kuran'da müminlerin bu ahlakından övgüyle söz edilmiş ve buna karşılık Allah'ın onlara hem dünya hayatının hem de ahiret sevabının güzelliğini verdiği bildirilmiştir:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.

Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 146-148)

Zorluk Ortamlarında Gösterilen Fedakarlık ile Rahatlık İçindeyken Yapılanların Değeri Allah Katında Bir Olmaz



Kitabın önceki bölümlerinde zorluk ve sıkıntıların münafık karakterli insanlarla, samimi müminleri ayırt eden önemli bir imtihan vesilesi olduğundan bahsettik. Kuran'ın pek çok ayetinde, refah ortamındayken müminlerle birlikte hareket eden, mümin ahlakına benzer bir ahlak gösteren, zorlukla karşılaştıklarında ise farklı bir tavır sergileyen insanlar hakkında bilgi verilmektedir. Pek çok kişi refah ortamında birtakım zorluklara güç yetirebilir; ancak zorluk anında bu ahlakı gösteremeyebilir. Her ne olursa olsun tevekkül edebilmek, Allah'a bağlılıkta kararlı davranabilmek, karşılaştığı zorlukları aşabilmek için çaba harcayabilmek sadece güçlü bir imana sahip olanların gösterebilecekleri tavırlardır.

Kimi insanlar bu gerçeği görmezden gelir, refah içerisindeyken yaptıkları birtakım iyilikleri yeterli görürler. Zorluklarla karşılaştıklarında ise, zamanında yapmış oldukları iyilikleri öne sürerek fedakarlıkta bulunmaktan kaçınırlar. Ayrıca bunları delil göstererek Kuran'da bildirilen fedakar ruhu yaşadıklarını iddia ederler. Bu ahlaka sahip insanlar, kendileri sıkıntı içerisindeyken başkalarının sorunlarıyla ilgilenmenin vicdani sorumlulukları olmadığını savunur ve "başkaları yapsın" mantığıyla sorumluluk almaktan kaçınırlar.

Oysa bu bakış açısı Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Allah insanları, hayatlarının her anında güzel ahlakı yaşamakla yükümlü kılmıştır. Bu nedenle her insan, sabırda, tevekkülde, samimiyette, dürüstlükte, vefa ve sadakatte olduğu kadar fedakarlıkta da bir ömür süresince kararlılık göstermekle sorumludur. Allah insanın bu sorumluluğunu "Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46 ) ayetiyle haber vermiştir. Kuran ayetlerinde tarif edilen fedakarlık, kendi menfaatleriyle çatışan, hatta kendisini risk altına sokan, emek vermesini, sabır göstermesini gerektiren olaylarda dahi insanın seve seve özveride bulunmasıdır.

Kuran ayetlerinde, iman edenlerin zorluk içerisinde oldukları dönemlerde yaptıkları fedakarlıklarla, refah ve güvenlik içerisindeyken gösterdikleri çabanın bir olmayacağına dikkat çekilmektedir. İhtiyaç ve zorluk içerisindeyken, malından infak eden, çaba harcayan bir kimse Allah Katında derece bakımından daha üstün tutulmuştur. Kuran'da bu durum şöyle bildirilmektedir:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı vadetmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Hadid Suresi, 10)

Bir başka ayette ise Allah, "Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi..." (Tevbe Suresi, 42) sözleriyle kalplerinde imani bir zayıflık olan bu kimselerin zorluk anlarında fedakarlıktan kaçınmalarının gerçek nedenini bildirmiştir. Kolaylık, rahatlık ve refah içerisinde olduklarında, salih müminlerle birlikte hareket eden bu insanlar, zorluklarla karşılaştıklarında yılgınlığa kapılmaktadırlar.







 




Salih müminler ise, kendileri sıkıntı içerisinde olsalar bile, Allah korkuları ve samimi imanları nedeniyle fedakarlık konusunda büyük bir azim, kararlılık ve cesaret gösterebilirler. Müminin Allah'ın rızasını kazanma konusundaki şevk ve azmi, içerisinde bulunduğu zorluk ve sıkıntılara olan bakış açısını da temelden değiştirir. Zorluk olarak görülen her türlü olay, iman gözüyle bakıldığında mümin için kolay bir hal alır. Allah'ın samimi müminlere, Kuran ahlakını yaşamakta kararlılık gösterenlere, Allah'ın rızasını her türlü dünya menfaatinden daha önemli görenlere mutlaka yardım edeceğini bilmenin tevekkülünü yaşarlar.

Bu gerçeğin şuurunda olan müminlerin zorluk anlarında fedakarlık göstermeye, sorumluluk almayı talep etmeleri gerekir. Allah kimlerin bu sorumluluktan muaf olduğunu ise Kuran'ın "Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."(Tevbe Suresi, 91) ayetiyle bildirmiştir. Allah'tan korkan vicdan sahibi bir insanın, bu gerçekleri bilerek sorumluluktan kaçması, kendi menfaatlerinin peşine düşmesi hiçbir mazeret ile açıklanamaz. Allah bu kimselerin özür ve mazeretlerinin geçersizliğini Kuran'da Peygamberimiz (sav) döneminden bir örnekle şöyle haber vermektedir:

Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler. (Tevbe Suresi, 93)

Onlara geri döndüğünüzde size özür belirttiler. De ki: "özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu haber vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O'nun elçisi de. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilene döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir." (Tevbe Suresi, 94)

Bu kimseler, çevrelerindeki insanları gösterdikleri tavrın makuliyeti konusunda ikna etmeye çalışarak vicdanlarını rahatlatmak isterler. Kimi zaman ailevi, kimi zaman da ticari sorumluluklarını öne sürerek, fedakarlıkta bulunmamalarının zaruri bir durum olduğu izlenimini vermek isterler. Oysa ki tüm bunların geçersizliğini kendileri de bilmektedirler. Dünya hayatındaki herşeyin gelip geçici olduğunun, ezelden ebede kadar baki olanın yalnızca Allah olduğunun ve herşeyin sonunda Rabbimiz'e döndürüleceğinin şuurundadırlar. Nitekim "Andolsun sizden öne (veya önceden) geçenleri bilmişizdir; ve (yine) andolsun, geride kalanları da bilmişizdir."(Hicr Suresi, 24) ayetiyle de bildirildiği gibi, Rabbimiz bu kişilerin gerçek niyetlerini bilmektedir. Ancak buna rağmen, Allah'ın rızasını kazanmak yerine nefislerini memnun etmeyi tercih ederler. Bu kişiler kendi menfaatlerini korumalarının lehlerinde olduğunu düşünürken çok büyük bir yanılgıya düşerler. çünkü insanın asıl lehine olacak olan, Allah'ın rızasından yana hareket etmesidir. Onu koruyup kollayacak, ona nimet verecek, güvenliğini, rahatlığını, huzurunu sağlayacak olan yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Gösterilen bencil bir ahlakın, iman eden bir insanı ahirette olduğu gibi dünya hayatında da küçük düşüreceği unutulmamalıdır. Allah Peygamberimiz (sav)'e, mallarıyla ve canlarıyla fedakarlıkta bulunmaktan kaçınan insanlara şöyle söylemesini vahyetmiştir:

Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Kesin olarak benimle hiçbir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. çünkü siz oturmayı ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun." (Tevbe Suresi, 83)

Ayrıca zorlukla karşılaşınca geri çekilmenin, yılgınlığa kapılmanın, kendi menfaatlerini Allah'ın rızasına tercih etmenin, Müslümanım diyen bir kişiyi ahirette nasıl büyük bir pişmanlığa sürükleyebileceği de unutulmamalıdır. İman sahibi bir insanın tüm bu gerçekleri düşünerek Kuran ahlakını gücünün yettiği en mükemmel şekilde yaşaması sonsuza kadar sürecek böyle bir pişmanlık duymasını önleyecektir.

 

Kitap bölümleri

Masaüstü Görünümü