Harun Yahya

Rupert Murdoch doğruları söylüyor olabilir mi?




Mizah; sosyal mesaj vermek, eksiklikleri yermek, yanlışları eleştirmek, olması gerekenlere dikkat çekmek gibi pek çok alt anlam taşıyabilir. Fakat mizahın tek temel hedefi vardır: Güldürmek.

Hakarete ise kimse gülmez. Özellikle kutsallara yönelik yapılmaya çalışılan hakaret, o kutsala değer veren “vermeyen” kimseyi güldürmez. Hatta toplumun büyük bir kesimine sadece ızdırap verir. Komik değildir o mizah, dolayısıyla mizah değildir. Sadece hakarettir. Hakaret ise asla ve asla fikir özgürlüğü değildir.

Hakaret iki sebeple yapılır: Acz ve kışkırtma! Basın özgürlüğü gibi günümüzün hassas kavramlarından birinin güvencesi altında yapılan hakaretin ise ne toplumları eğitme, ne geliştirme ne de güzelleştirme amacı vardır. Bu, sadece, cahilleri kışkırtmak, daha fazla yara açmak içindir. Nitekim Fransa’da mizah dergisi ile yapılan hakaret, cahilleri kışkırtmış, yarayı daha da büyütmüştür.

Ama,

İnsanları sırf yanlış düşünüyorlar, hakaret ediyorlar, İslam’a düşmanlık ediyorlar diye kurşuna dizmek, savunmasız haldeyken vahşice avlamak, ürkütücü bir terör eylemi ile sırttan vurmak olabilecek en korkunç barbarlıktır ve açıkça bir cinayettir. “İslam” maskesi altında insanları kalleşçe katlederek intikam aldığını ve cihat yaptığını zannedenler aslında gerçek İslam’a göre sadece birer katil olmuşlardır. Terörizm, İslam’ın lanetlediği bir beladır, fakat bağnazlığın en vahşi ve en ürkütücü yüzüdür.

Bu hafta, gerek Charlie Hebdo gerek Kosher market saldırılarının ardından terörü kınayanlar ve terörü kınayanları kınayanların polemikleri dikkatleri çekti. Sürekli olarak Avrupa’da bir terör dalgasının ateşlenip ateşlenmediği konuşuldu. Ve elbette manşetlerde hep o meşhur terim vardı: İslamofobi.

Dikkat çekici olan ise, İslam dünyasının temsilcisi olmayan bir kısım ünlü isimlerin yorumlarıydı. Bu isimler, terörün sorumluluğunu tüm Müslümanlara yüklediler ve İslam camiasından büyük tepkiler aldılar.

Bunlardan bir tanesi medya patronu Rupert Murdoch idi. Murdoch bir tweetinde şunları yazmıştı: "Müslümanların çoğunluğu barışsever olabilir ama içlerinde büyüyen cihatçı kanserin farkına varıp ortadan kaldırılana dek onlar da sorumlu sayılmalıdır[ay1] ."

Benzer bir yorum ise sosyalist Türk yazar Çetin Altan’dan gelmişti. Altan şunları söylüyordu: “İslam âlemindeki köktendinciliğin panzehiri de İslam’ın içinden çıkacak, çıkabilirse... Bu aslında Müslümanlığın imtihanı. Şu anda Müslümanlık bir silahlı örgüt gibi görünmeye başladı. İslam bir din olarak varlığını sürdürüp gelişecek mi yoksa bir silahlı örgüt görüntüsü içinde mi kalacak, bunu Müslümanlar belirleyecek...”

Haftaya damgasını vuran bu tarz yorumlar her ne kadar İslami kimliği olmayan kişilerden gelmesi ve tüm Müslümanlara sorumluluk yüklemesi bakımından pek çok kesim tarafından hoş karşılanmasa da aslında büyük anlamlar içeriyor. Dünya Müslümanlarının büyük bir çoğunluğu elbette barışçıldır; büyük bir çoğunluğu bu korkunç terör olaylarını kınamıştır. Fakat bu durum, kanayan bir yara şeklinde büyüyen bağnazlık belasının İslam dünyası içinde gelişmekte olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Dolayısıyla barışçıl Müslümanların, bağnazları kınayıp bir köşeye çekilmesi ve umursamaz davranması, bu büyük dehşetin kaynağı ve çözümleriyle ilgilenmemesi, bu konuyu bertaraf etmek için bir gayret içinde olmaması felaketlerin kapısını tam anlamıyla açacaktır.

Dahası, kendisine barışçıl diyen pek çok Müslümanın –bilerek veya bilmeyerek- bağnazları besleyen aynı hurafeleri gerçek din zannettiği de bir gerçektir. Bir barışçıl Müslüman adam öldürmüyor, fakat resme, müziğe, sanata şiddetle karşı çıkıyor; kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görüyorsa; bütün bunlar için ise Kuran dışı kaynakları delil gösteriyorsa, aslında aynı yanlış mantığın esiri olmuştur. Dolayısıyla önce, İslam’a ve Müslümanlara korkunç bir bela olarak gelen bağnazlığın ne olduğunu ve neden kaynaklandığını teşhis etmeli ve bunun çözüm yollarını aramalıdır. Bunu teşhis edebilmenin tek yolu Kuran’a başvurmaktır ve bunu yapabilecek olanlar da yine Müslümanlardır. Dolayısıyla eğer İslam adına kan akıtılıyorsa, bunu durdurabilecek olanlar yine Müslümanlar olacaktır. Yani Murdoch’un da Altan’ın da eleştirilerinde haklı bir yön vardır: İster kabul edilsin, ister edilmesin, sorumluluk tüm Müslümanlarındır.

Şunu tekrar belirtelim: Terörün hiçbir şekli hiçbir şekilde kabul edilemez. Özellikle bir insan öldürmeyi bütün insanları öldürmekle eşit sayan İslam dinini terör ile ilişkilendirmek yüzyılımızın belki de en korkunç trajedilerindendir. Fakat terör, ne sokaklarda protesto yürüyüşleri düzenlemekle, ne devlet başkanlarının kınamalarıyla, ne de sadece “İslam barış dinidir” deyip geçmekle ortadan kalkmaz. İslam’ın barış dini olduğu gerçeği Kuran’dadır ve bu gerçeğin ısrarla, tüm delilleri ve açıklamalarıyla, eğitimle dünyaya ilan edilmesi; İslam dünyasının hurafelerden arındırılması gerekmektedir. Bu konuda batının desteği elbette önemlidir, fakat bunu asıl yapması gerekenler Müslümanlardır.





Adnan Oktar'ın New Straits Times'da yayınlanan makalesi




 

Masaüstü Görünümü