Harun Yahya

Öcalan'dan Mandela oluşturma gayreti boşunadır


Türkiye, yaklaşık 35 yıldır ülkenin doğusunu bölmek için çaba sarf eden terör örgütü PKK ile mücadele etmektedir. Bu mücadele sürecinde en az 40 bin kişi terör sonucunda hayatını yitirmiş, on binlerce asker, kamu görevlisi ve masum insan şehit olmuştur.

Şimdilerde ise, bölücü terör örgütünün lideri olan Abdullah Öcalan’la, Güney Afrikalı lider Nelson Mandela’nın hareketlerinin benzer sebepleri ve hedefleri varmış gibi zorlama mantıklar ileri sürülmektedir.

Oysa, Güney Afrika’da yaşananlarla Türkiye’de yaşananlar arasında büyük farklılıklar vardır.

Güney Afrika 350 yıl boyunca sömürgeci devletler tarafından işgal edilmiş ve bu süre zarfında yerli halka hiçbir insani değer verilmemiştir. Ülkenin işgalci ve sömürgeci yöneticileri, uyguladıkları ırkçı politikalarla siyahileri insan yerine koymamış, sürekli baskı altına tutmuştur. 20. yüzyılda bu baskılar iyice artmış, siyahilerin seçme, seçilme, mülk edinme, siyaset yapma, eğitim, sağlık ve sosyal devlet hizmetlerinden yararlanma gibi bütün hakları yasaklanmıştır.

Bizim binlerce yıllık tarihimizde ise farklı onlarca etnik yapı bir arada kardeşlik bağları içinde yaşamıştır. İnançlarımıza göre üstünlük ırk veya renkte değil, yalnızca takvadadır. İşte bu yüzden Anadolu’da yüzyıllar boyunca Kürt, Türkmen, Arap, Çerkes, Boşnak, Roman, Arnavut, Sünni, Alevi, Hristiyan, Musevi dostluk, kardeşlik ve barış içinde bir arada yaşamıştır. 1492’de Avrupa’dan sürülen Musevilerin güven duydukları Osmanlı’ya sığınması gibi, aynı dönemlerde Kürtler de Osmanlı’ya gönülden bağlanarak yüzyıllar boyunca eşit birer vatandaş olarak yaşamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, 600 yıl hüküm süren Osmanlı Devleti’nin devamıdır. Türkiye de eskiden olduğu gibi ortak bir hars, ortak bir inanç üzerine kurulu bir gönül birliğidir. Yüzlerce yıl kardeşçe yaşayan, ortak yuvalar kuran, acıları ve güzellikleri paylaşan farklı etnik yapıların bir arada “tek millet, tek vatan, tek devlet ve tek bayrak” ortak ülküsü içinde oluşturduğu bir bütündür.

Öcalan ve PKK, NATO, AB, ABD başta olmak üzere önemli pek çok ülke ve uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından terörist olarak kabul edilirken, Mandela’nın mahkumiyeti dünyanın büyük kısmı tarafından kabul görmemiştir. Tam aksine BM, Güney Afrika Cumhuriyeti yönetiminin bu kararını kabul etmeyerek bu ülkeye yönelik ambargo uygulatmıştır. Mandela her ne kadar, 1980’de Ronald Reagan döneminde sadece ABD tarafından terör listesine alınmışsa da, 2008 yılında George W Bush döneminde bu listeden  çıkarılmıştır.

Dahası, 1970 yılında BM tarafından Güney Afrika yönetiminin antidemokratik apertheid uygulamalarını sonlandırması amacıyla başlatılan ambargoya 1986’da ABD de katılmıştır. Bunun neticesinde ülke yönetimi daha fazla direnememiş ve 1990’da Mandela serbest bırakılmıştır.

GÜNEY AFRİKA 350 YIL BOYUNCA SÖMÜRÜLMÜŞTÜR

Güney Afrika 1652’de Hollanda kolonisi haline getirildi. Ardından 1795’te Fransa ülkenin kendi sömürgesi olduğunu ilan etti. En nihayetinde 1814’te Güney Afrika kolonisi İngilizlerin eline geçti. Özellikle, ülkede 1886’da bulunan altın ve elmas madenleri sömürgeci zihniyetin halk üzerindeki baskısını en üst boyuta çıkarmasına sebep oldu. Buralarda hızla yükselen ‘beyaz şehirler’ zaman içerisinde bu toprakların yerlisi olan siyahi nüfusa kapatıldı. Halka karşı tam baskıcı ve ırkçı bir siyasi ideoloji geliştirdi. Ülke 1931’de kağıt üzerinde bir bağımsızlık ilan etse de özgürleşenler ülke halkı değildi. Söz konusu özgürlükler işgalci/sömürgeci beyazların diktatörlük yönetimlerini daha da güçlendirmesi içindi. Siyahilerin tüm insani ve demokratik hakları, evlilik, siyaset yapma, oy kullanma, mülk edinme ve hatta caddelerde yürüme hakları dahi hukuki olarak ellerinden alınmıştı. Güney Afrikalılar ancak 1994 yılında tüm bu haklarına kavuştu.

GÜNEY AFRİKALILARIN SADECE NEFES ALMA HAKLARI VARDI

1913’te yasalaşan “Land Act” kanunuyla birlikte siyahiler üzerindeki baskı iyice arttı. İlgili yasa, beyaz işgalci azınlığın yerli olan siyahi halka nerede yaşayıp yaşayamayacağını, ne tür işlerde çalışıp çalışamayacağını, ne tür yerlere gidip gidemeyeceği yetkisi veriyordu.

Ülkeyi diktatörlükle yöneten Ulusal Parti 1948 seçimlerini kazanmasıyla, ülkede “apartheid” yani ayrımcılık sistemini iyice geliştirdi.  

1949’da ülkede siyahilerle beyaz ırka mensup olanların evliliğini yasakladı. Sosyal devlet uygulamaları olan sağlık, eğitim vb. gibi hizmetler sadece beyazlar içindi. 1953’te çıkarılan Bantu Eğitim Yasası ile siyahilerin eğitim alma hakları da ellerinden alındı.

Günlük yaşamda kamusal alanların, otobüslerin ve parkların siyahilerle ve beyazların kesin olarak ayrı kullanımına ayrılmasıyla, ırkçılık bu dönemde iyice görünür hale geldi.

Irkçı rejimin en acımasız uygulamalarından biri ise 1960-1994 yılları arasında siyahi ırka mensup ‘3.5 milyon’ kişinin yaşadıkları ev ve çevrelerinden koparılmasıydı. Ülkenin asıl sahibi olan bu insanlar, ekonomik ve sosyal altyapıların kurulmadığı bölgelere zorunlu olarak göç ettirildi.

TÜRK KÜRT KARDEŞLİĞİNİN 1000 YILLIK BİR MAZİSİ VARDIR

Kürtler ve Türkler, 11. yüzyılda Malazgirt Savaşı’nda aynı hedef uğrunda birlikte savaşarak İslam ve Selçuklu bayrağı altında kaynaşmaya başlamıştır. 12. yüzyılda ise Selahaddin Eyyubi önderliğinde Haçlı seferlerine karşı birlikte mücadele verilmiştir. Daha sonra 16. yüzyılın başında, Yavuz Sultan Selim döneminde İdris-i Bitlisi önderliği altındaki Kürt aşiretleri Osmanlı padişahı ve Halife’ye biat etmiştir. Kürt aşiretlerinin Yavuz Sultan Selim’e gönderdikleri bir mektupta yer alan “Cân-ı gönülden İslâm'ın Sultanı'na biat ettik.” ifadesi, bu birleşme isteğini en güzel şekilde ifade etmektedir.

Hem Osmanlı İmparatorluğu döneminde hem de Türkiye Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, bürokrat, savcı, hakim, vali, paşa, belediye başkanı olarak görev almış, ülke yönetimine ortak olmuşlardır.

Ülkemizde son 100 yılık dönemde derin devlet çetelerinin başta Kürtler olmak üzere halkın farklı kesimlerine büyük baskıları olmuştur. Ancak bu sevgisiz politikalardan sadece Kürt kardeşlerimiz değil, Aleviler, Ermeniler, dindarlar gibi toplumun pek çok kesimi yoğun bir şekilde etkilendi. Dindarlar büyük bir baskı altında ezildi, fişlendi, hukuksuzca tutuklandı, sürgün edildi ve türlü işkencelere uğratıldı. İbadetleri, dini hassasiyetlerine uygun giyinmeleri engellendi, okuma hakları ellerinden alındı. Alevilerin ibadetleri engellendi. Milyonlarca Alevinin varlığı görmezden gelindi. Milliyetçi gençler ve solcu gençler birbirlerine kırdırıldı. Bazıları illegal işlerde kullanıldılar ve sahipsiz bırakıldılar. Gayrimüslimler horlandı, dışlandı. Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Musevilere karşı büyük bir nefret üslubu geliştirildi. Ülkemizden göç etmeye zorlandılar. Anadolu insanı aşağılandı, önemsiz görüldü. Havralar, sinagoglar, camiler, cemevleri, cemaat evleri, Kuran kursları, dindarların yurtları sürekli saldırılara maruz kaldı.

2002’den sonra ise Türkiye önemli değişimlere sahne oldu. Derin devlet çeteleri ve darbeciler yargılanmaya başlandı. Devletin içine sızmış illegal yapılar büyük oranda temizlendi ve nefreti körükleyen politikalarda olumlu değişim görüldü. Toplumun her kesimine eşitlik, refah, huzur getirecek şekilde hakları ve özgürlükleri yavaş yavaş iade edilmeye başlandı. Her ne kadar tam anlamıyla özgür ve demokrat bir ortam henüz yerleşmemiş olsa da, bu konuda güzel adımlar atıldığı bir gerçektir. Ülkemize ibadet özgürlüğü, ifade özgürlüğü, anlayış, barış ve kardeşlik yavaş yavaş yerleşmeye başladı.

Bu alanda yapılacak daha çok iş vardır, ancak “Eski Türkiye” değişmeye başlamış, “Yeni Türkiye”nin de temelleri atılmıştır. Bu yapı içinde terör örgütü PKK’nın ve derin yapıların nefret/şiddet politikalarına asla yer verilmeyecektir.

SONUÇ

PKK, Türkiye’nin doğusuna demokrasinin gelmesi için değil, bölgede despot Stalinist bir diktatörlük kurmak için teröre başvurmaktadır. Bu şiddet sarmalı en çok da Kürt kardeşlerimizi olumsuz etkilemektedir. Yaklaşık 20 bin Kürt vatandaşımız, PKK terör örgütünün iç çekişmeleri, korku imparatorluğu kurma hedefleri ve muhalif seslerin susturulması sonucunda infaz edilmiştir. Bölgenin gelişmesini sağlayacak projeler yıllardır engellenmekte, şantiyeler PKK tarafından yakılıp yıkılmaktadır. Görüldüğü üzere buradaki hedef Kürt kardeşlerimizin rahatı, huzuru için evrensel insan hakları ve özgürlüklerin yaşandığı bir bölge oluşturmak değil, bağımsız komünist bir Kürdistan kurmaktır. Kaldı ki,  dili, dini, inancı, kültürü ve siyasi görüşü farklı olan tüm vatandaşlarımız Türkiye’nin her noktasında aynı ve eşit haklara sahiptir.

Dolayısıyla, Öcalan önderliğindeki Marksist-Leninist terör hareketi PKK ile illa bir başka örgütü benzetmek gerekecekse; Peru’da 60 bin insanı öldüren Aydınlık Yol, Kolombiya’da 220 bin insanın ölümüne neden olan FARC gibi Stalinist terör örgütleri birebir benzerlikler göstermektedir. Bu yasadışı örgütler aynı Türkiye’deki PKK gibi birer mafya yapılanmasıdırlar.

Sonuç olarak, bölücü terör örgütü PKK’yı ve binlerce katliama imza atan elebaşlarını zorlama benzetmelerle masum göstermeye çalışmak beyhude bir uğraşıdır. Barışı isteyenlerin yapması gereken şey, ellerindeki silahı bırakmayan terör örgütü üyelerinin yargıya teslim olmalarını sağlamak ve kafalarındaki silahı yani Marksist-Leninist-Stalinist felsefeyi ortadan kaldırıcı eğitim seferberliğine başlamaktır.

Masaüstü Görünümü