Harun Yahya

Donald Trump Ayrımcılığı Değil, Radikal Terörü Kökten Bitirecek Çözümleri Hedeflemelidir




2016 ABD seçimlerinin Cumhuriyetçi Parti aday adaylarından Donald Trump'ın Güney California'da yaşanan saldırının ardından Müslümanların ülkeye girişlerinin engellenmesini istemesi hem ülke içinde hem de ülke dışında tepkilere yol açtı. Trump'ın açıklaması bizzat kendi partisinin pek çok taraftarı, Demokratlar, Birleşmiş Milletler, Müslüman liderler ve yabancı liderler tarafından "tehlikeli" ve "ayrımcı" olarak tanımlandı. Beyaz Saray Trump'ın bu teklifle başkanlık makamına gelme ehliyetini kaybettiğini ileri sürerken, Eski ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney açıklamayla ilgili "savunduğumuz ve inandığımız her şeye karşı” yorumunu yaptı. İngiltere Başbakanı David Cameron Trump'ın sözlerini  "ayrımcı" ve "oldukça yanlış" bulduğunu, Fransa Başbakanı Manuel Valls ise Trump'ın bu ifadelerle yalnızca "nefreti körüklediğini" belirtti.

Trump'ın Amerikan halkı tarafından da yoğun tepkiyle karşılanan teklifi, Amerikan anayasası ve değerleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle medyada eleştirilerin hedefi olurken, sivil toplum örgütleri de Trump'ı kınayan açıklamalar yaptı. Öte yandan NBC ve Wall Street Journal'ın ortak düzenlediği anket Amerikalıların üçte ikisinin ülkedeki gergin atmosfere rağmen Müslümanlarla ilgili olumlu kanaat taşıdığını ortaya koydu.[1]

Donald Trump'a bir tepki de Amerikalı Müslüman Marwa Balkar'dan geldi. Genç kızın Facebook hesabından paylaştığı ve tüm dünyada yankı bulan sözleri sevgi ve barışa dair çok güzel mesajlar içeriyordu: "Sevgili Donald Trump. Benim adım Marwa ve ben bir Müslüman'ım. Seni dinledim; bizi fişlemek istiyorsun. Oysa benim mensubu olduğum İslam dini, barışın temsilcisi bir din. Ve bana öğrettiği şey, adaletsizliğe karşı birlik olmak."[2] Marwa CNN'e verdiği röportajda Trump'a tepkisini şöyle sürdürdü: "Ben bu ülkede doğup büyüdüm. Otobüste ya da sınıfta yanımda oturan Amerikalı'yla aramızda hiçbir fark yok. Dinlerimiz farklı olabilir ama hepimiz Amerikalıyız."[3]

ABC News Dış Haberler Baş Muhabiri Martha Raddatz, "Kız çocuklarının okuması için büyük bir mücadele yürüten, Nobel ödüllü Malala'yı veya Kral Abdullah'ı da mı Amerika'ya almayacağız?" diye sorarken,[4] France 24'e konuşan Amerikalı genç kız Hannah Belkassis Trump'ın açıklamalarından ötürü korkuya kapılmadığını, çünkü bu düşüncesini Amerika'da gerçekleştirebileceğine inanmadığını söyledi. Hannah sözlerini şöyle tamamladı: "Sırf bir dine inanıyorlar diye insanların bu ülkeden çıkarılabileceklerine yüzde yüz surette inanmıyorum."[5]

Michigan Temsilciler Meclisi üyesi Rashida Tlaib ise Donald Trump'ın teklifini şu sözlerle eleştirdi: "Amerikalı Müslümanları fişlemekten bahsettiğinizde, sadece inancından dolayı bir kitleyi hedef almış ve onları kendinizle eşit konumda görmediğinizi vurgulamış olursunuz."[6]

Rashida Tlaib'in dikkat çektiği gibi bu tür önyargılı ve ayrımcı bir söylem, hedefindeki gruba toplumun bir parçası olmadığını dikte eder ve o grubun mensuplarının kendilerini ötekileşmiş hissetmelerine yol açar. Önyargı ve ayrımcılık zincirinin bir sonraki halkası ise nefret söylemidir ki önyargıları, hoşgörüsüzlüğü ve düşmanlığı körükleyen yıkıcı özellikler içerir. Toplum bireyleri arasında karşılıklı saygı ve sevgiyi zehirler, terörün ve şiddet olaylarının artmasına yol açar ve söz sahibinin büyük bir vebal altında kalmasına neden olur. Çünkü nefretin geliştiği bir toplumda terör ve şiddet olayları kaçınılmaz olarak gelişecek, yaşanan olaylardan en çok etkilenen ve en büyük zararı görenler ise hiç şüphe yok sıradan, masum insanlar olacaktır.

Elbette ki özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra uluslararası toplumun gündeminde en üst sıraya yerleşen ve sözde "İslami terör" olarak tanımlanan radikal terör eylemlerinin başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyayı huzursuz ettiği ve toplumları şiddetli savunmaya geçirdiği doğrudur. Ne var ki bu tehlikeye karşı izlenmesi gereken yöntem şiddete şiddetle karşılık vermek değil, şiddet ve nefretin dayanağı olan fikri fikirle ortadan kaldırmaya çalışmak olmalıdır. Dolayısıyla terörü durdurmak için yapılması gereken, Donald Trump gibi tüm Müslümanları potansiyel şüpheli addedip dışlamak değil, her topluluğun ve her dinin mensupları arasında radikallerin olabileceğini göz önünde bulundurmak ve İslam'ın özünden tamamıyla uzak, bağnaz bir anlayışa sahip oldukları halde İslam adına ortaya çıkan radikallerin savundukları değerlerin Kuran ile örtüşmediği gerçeğini, bir başka ifadeyle radikalizm ile gerçek İslam arasındaki farkı ortaya koymaktır.

Radikal terör örgütlerinin insanlık dışı eylemlerinden tüm Müslümanları sorumlu tutmak, kişilik haklarını zedeleyerek onları dışlamak adaletli bir tavır olmadığı gibi hiçbir sorunu da çözüme ulaştırmaz. Aksine bu tarz girişimler şiddeti kışkırtır, kutuplaşmayı arttırır ve kavga ve çatışmaları tırmandırır. Özellikle siyasilerin ayrımcılığı ve nefreti savunması son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir davranıştır. Bunu savunan kurumlardan biri de AİHM'dir. AİHM siyasilerin hoşgörüsüzlüğü alevlendirecek bir dil kullanmama sorumlulukları olduğunu belirtmekte, siyasileri bu konuda kapsamlı bir incelemeye tabi tutmaktadır. 2003 yılında Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte sarf ettiği, "Günün birinde Fransa'da bugünkü gibi 5 milyon değil 25 milyon Müslüman yaşıyor olacak ve bizi onlar yönetecek” cümlesi "ayrımcılık", "nefret" ve "şiddete tahrik" içerdiği gerekçesiyle 10 bin Euro'luk para cezasına çarptırılan Jean Marie Le Pen'in açıklamalarının AİHM tarafından "dışlayıcı" ve "düşmanlık hislerini güçlendirici" nitelikte bulunması buna bir örnektir.

Gerçek şu ki tüm dünyanın muzdarip olduğu radikal terörün önüne geçmenin tek bir yolu vardır, o da sorunun asıl sebebini teşhis etmek, ardından en sağlam çözüm yollarını uygulayabilmektir. En sağlam ve en doğru çözüm yolu ise, radikallerin uydurma hadis ve hurafeler doğrultusunda geliştirdikleri ve tüm eylemlerini dayandırdıkları sapkın din anlayışını, İslam’ın katıksız hali olan Kuran ile ortadan kaldıracak bir eğitim politikasına gidilmesidir. Bu noktada gerek Donald Trump'ın gerekse tüm dünya siyasilerinin şiddetin ve terörün altyapısını hazırlayan söylemlerden kaçınmaları, "sözde İslami" radikal terörün İslam'ın kaynak kitabı olan Kuran ile ortadan kaldırılacağını anlamaları gerekmektedir. Öte yandan nefret, kin ve öfke dolu sözleri yaygınlaştırmak, böylelikle teröre davetiye çıkarmak yerine sevgiyi, dostluk ve kardeşliği, birlik ve beraberliği pekiştirmenin, teröristlerin propaganda malzemelerinin temelden yok olmasına vesile olacağı açıktır. Bu nedenle tüm dünyanın teröre karşı birlik olmanın önemi üzerinde durması gerekmektedir. Donald Trump'tan da beklenen ayrımcılığı, önyargıyı ve nefreti körükleyen değil, sevgiyi, barışı, birlik ve beraberliği ön plana çıkaran sözler ve girişimlerdir.




[1] http://www.nbcnews.com/meet-the-press/nbc-wsj-poll-57-oppose-trumps-muslim-proposal-n477941
[2] https://www.facebook.com/Marwi/posts/10153772348557360
[3] http://edition.cnn.com/videos/world/2015/11/25/young-muslim-writes-letter-to-trump-sesay-intv.cnn
[4] http://abcnews.go.com/GMA/video/world-reacts-donald-trumps-muslim-immigration-plan-35640549
[5] https://www.youtube.com/watch?v=QOFJRWdC618
[6] http://america.aljazeera.com/watch/shows/live-news/2015/12/us-muslims-react-to-donald-trumps-proposal.html



Adnan Oktar'ın China Post'da yayınlanan makalesi:

http://www.chinapost.com.tw/commentary/2015/12/27/454515/Message-to.htm

Masaüstü Görünümü