Harun Yahya

Türkiye'nin Referandumu



Türkiye'nin parlamenter sistemden "Cumhurbaşkanlığı sistemine" geçişini öngören anayasa değişikliği, yapılan halk oylamasında kabul edildi. Bu halk oylamasına göre, anayasadaki 18 madde değiştiriliyor. Buna göre cumhurbaşkanının yetkileri yeniden düzenlenirken, başbakanlık kaldırılıyor ve bakanlar kurulunu atama yetkisi cumhurbaşkanına veriliyor. Ayrıca, milletvekili sayısı da 600'e yükseltiliyor. Yeni sistemle ilgili düzenlemeler 3 Kasım 2019 günü eşzamanlı yapılacak olan cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerle birlikte yürürlüğe girecek.

Yapılan referandumdan küçük bir farkla evet sonucunun çıkmasının kuşkusuz verdiği önemli mesajlar var. Sandık sonucu, halkın "federasyon" korkusunu aslında bir kez daha gözler önüne serdi. Daha önce federasyon ihtimali taşıdığı için başkanlık sistemine destek sadece %25'lerdeydi. Bu düşük oran karşısında anayasada federasyon ihtimalini ortadan kaldıran düzenlemeler yapıldı ve sistem başkanlıktan, geniş yetkili partili cumhurbaşkanlığına dönüştürüldü. Bu düzenlemeler halkın bu korkusunu büyük ölçüde gidermiş, hatta AKP, federasyona keskin bir dille karşı olan MHP'nin desteğini almıştı. Ancak referanduma birkaç gün kala iki cumhurbaşkanı danışmanından "federasyon" vurgusu gelmesi şüphe uyandırdı. Bu konuşmalar daha sonra cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından kesin olarak yalanlansa da, söz konusu çıkışın 16 Nisan'daki sonucu %2-3 oranında etkilediği düşünülüyor.

Bir anayasa değişikliğinin, halkın tümüne hitap etmesi önem taşıyor. Bu konuda Başbakan Binali Yıldırım'ın, 25 Temmuz 2016 tarihinde, anayasa çalışmaları sürerken söylediği şu sözlerin haklılık payı büyük:

"Toplumun yüzde 100’ü değilse bile büyük bir kesimini, kahir ekseriyetini kapsaması lazım, onların kabul edebileceği bir metin olması lazım. Bunu da tek başına yapamayacağımız aşikâr; onun için bütün partilerle çalışmamız gerekiyor."

Bu önemli, çünkü 16 Nisan'da gerçekleşen referandum, tıpkı genel seçimlerde olduğu gibi iki karşıt fikrin mücadelesi şeklinde algılandı. Bir kesim, Türkiye'nin demokrasisine zarar geleceğinden çekiniyor; diğeri ise, tıpkı 90'lı yıllarda olduğu gibi dindar kesimlerin ezilip dışlanacağından. Her ikisinin de haklı yönleri var.

Türkiye, demokratik bir Müslüman ülkedir. Anayasasında "laik" ibaresi geçen sayılı ülkelerden biridir. Anayasasında "laik" ibaresi geçen tek Müslüman ülkedir. Demokratik bir Türkiye, 94 yıldır bu ülkenin vatandaşları için bir övgü vesilesidir; bizim için bir gurur ve nimettir. Bu vesile ile Türkiye hiçbir zaman bir kısım Ortadoğu ülkelerinin düştüğü bağnazlık tuzağına düşmemiştir.

Ancak buna rağmen bazı kesimler, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk'ün bu ülkeye getirdiği mükemmel demokrasi ve özgürlük anlayışını saptırarak dindarlara yoğun baskı uygulamaya çalışmışlardır. Bu yüzden darbeler gerçekleşmiş, dindar kesim fişlenmiş ve Türkiye, bir demokrasi ülkesine yakışmayacak dönemler geçirmiştir.

Şu anda özellikle dindar kesim, eski günlerin geri gelme ihtimalinden endişelidir. İşte bu nedenle ana muhalefet partisi CHP'ye bir türlü yanaşamamakta, o kesimden gelen vaatlere bir türlü inanamamaktadır.

Gelelim diğer %50'ye. Her ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de, azınlık da olsa sesini duyuran bağnaz bir kitle vardır. Bu cepheden zaman zaman gelen bazı açıklamalar, bağnazlığın korkunç zihniyetinden ürkmüş insanlarımızı haklı olarak endişeye sürüklemektedir. Bayanların açık giyinmesine karışan, müzik haramdır diyen, sanata savaş açan, heykel gördüğünde tüküren ürkütücü zihniyet, Atatürk'ün emek emek oluşturduğu demokrasiye sahip çıkmaya çalışan kesimleri dehşete sürüklemektedir. Söz konusu durum, kimi zaman tüm dindar kesime mal edilmekte, merkez sağı temsil eden hükümet de bundan nasibini almaktadır. Bunun getirisi ağır olmakta, iktidar partisi AKP, bir türlü Türkiye'nin kıyı kesimlerinin oyunu alamamaktadır. 16 Nisan Referandumunda da benzer durum gözlerden kaçmamıştır.

İşte Türkiye'nin hemen her seçimde %50-%50'lik keskin bir ayırımla ikiye bölünmesinin sebebi budur. İki tarafın da uygulamaları ve söylemleri değişmedikçe, bu ayırım aynı netlikte devam edecek gibi görünmektedir.

Peki, değişmesi gereken nedir?

Ana muhalefet, mücadele yöntemini değiştirmelidir. Karşı tarafı haksız çıkarmak, karşı tarafa olan güveni sarsabilir ama insanları ana muhalefete çekecek bir yöntem değildir. Ana muhalefetin, karşıdaki %50'nin korkularını ortadan kaldıracak bir mücadele yöntemi benimsemesi gerekmektedir. CHP, bağnaz zihniyet ile haklı bir mücadele içindeyken aynı zamanda gerçek İslam'a sahip çıksa; sanatın, kalitenin, demokrasinin ve özgürlüğün Kuran'daki İslam'ın savunduğu değerler olduğunu anlatsa ve dindarlara asla tekrar mağdur olmayacaklarının garantisini verse, büyük bir oranda korkuları aşabilecektir.

Eğer iktidar, bağnazların zihniyetini açık ve net bir şekilde eleştirse, demokrasinin, laikliğin, özgürlüğün bu ülkenin en önemli güvencesi olduğunu her fırsatta ispat etse; sanat, müzik, resim, heykel gibi güzelliklerin hem dinimizin hem de ülkemizin en önemli değerlerinden olduğunu vurgulasa; dekolte veya kapalı, tüm kadınları ön plana çıkarsa, ülkedeki laik kesimin endişeleri dinecektir. İktidar partisi, bunu her fırsatta çeşitli şekillerde yapmaktadır; fakat halkın beklediği daha doyurucu bir vurgudur.

Demokrasi çok sesliliktir ve güzeldir. Fakat halkın keskin bir çizgi ile ikiye bölünmesi, özellikle ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biri ve NATO'nun tek Müslüman üyesi olan Türkiye gibi istikrarlı kalması gereken ülkeler için bir risktir. Umarız, önümüzdeki günler, bu kutuplaşmayı ve korkuları dindirecek politikalarla birlikte gelir.

Adnan Oktar'ın The Jerusalem Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.jpost.com/Opinion/Turkeys-choice-488363

Masaüstü Görünümü