Harun Yahya

Sayın Adnan Oktar'ın A9 TV'deki canlı sohbeti (30 Nisan 2013; 16:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio


AYŞE KOÇ: Ruhum, bir tanem, yakışıklı Hocamla sohbetimize başlıyoruz, inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Didem Hocam buyurun.

DİDEM ÜRER: Başbakan Erdoğan son konuşmasında, Peygamberimiz (s.a.v)’in şu hadisini hatırlattı; “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. İşte 1920’de meclisimiz Atatürk’ün talimatıyla Cuma namazını müteakiben bu hadisin verdiği atmosferle açılmıştır” dedi. Ve “Gazi Mustafa Kemal, iki gün boyunca tüm illerde Kuran-ı Kerim hatmedilmesini, hatim dualarının yapılmasını, mevlitler okutulmasını, minarelerden de salavat-ı şerifler getirilerek meclisin açılışının kutlanmasını emretmiştir. Bu heyecan, Misak-ı Milli sınırlarımız içinde de kalmamış, Afganistan’dan Pakistan’a, Balkanlar, Ortadoğu, Arjantin’e kadar yayılmıştır. İşte bu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir ortamdır. Çünkü zafer böyle kazanılmıştır” dedi.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah. İttihad-ı İslam’ın anlatımını kendi diliyle, kendi üslubuyla, lisan-ı münasiple anlatmış, maşaAllah. Başbakan, bu hükümeti kurmadan önce Türkiye otuz yıl, kırk yıl, elli yıl rahat etmedi. Bu bir gerçek, bunu inkâr etmeye gerek yok, dürüst davranmak lazım. Mafya kol salmıştı. Herkes mafyaya haraç veriyordu aşağı yukarı. Mafya devletin mafyasına bağlıydı, ana mafyaya bağlıydı, iddia edilen Ergenekon terör örgütüne bağlıydı. Bir kısım devlet memurları millete tepeden bakıyordu. Malum bu meşhur, inkâr edilecek gibi değil. Haşa adam yerine koymuyorlardı. Ve millet potansiyel tehlike olarak görülüyordu, bazı memurlar tarafından. Potansiyel tehlike. Her an suç işleyebilecek, her an tarassut altında tutulması gereken ve normal mekanın da hapishane olması gerektiğine inanıyorlardı. Birçok insan şaşırıyordu dışarıda gezdiğine. “Ben nasıl oluyor dışarıda beni gezdiriyorlar? Nasıl öldürmüyorlar? Nasıl dışarıda gezebiliyorum?” diye hayret ediyordu birçok insan. Birçok Müslüman, özgür olmasına hayret gözüyle bakıyordu. Ya mezardı Müslüman’ın yeri ya da hapishaneydi, bazı bürokratlar açısından, bazı kişiler açısından. Tayyip Hocam bu belayı def etti.

Didem Hocam dinliyorum. Nedir bu tatlı böyle?

DİDEM ÜRER: Hocam, bu badem şekeri sizin ellerinizden öpüyormuş, Zeynep Elif. Şu an sevinçten yerinde zıplıyormuş annesinin söylediğine göre.

ADNAN OKTAR: Allah, ne diyeyim ben şu tatlılığa? Bembeyaz acayip güzel. Nur gibi canım benim, maşaAllah. Ne kadar güzel varlık bu böyle?

DİDEM ÜRER: Bu da annesi. İkisi de sizi çok seviyorlarmış. Hülya annesi de. Dualarınızı bekliyorlarmış.

ADNAN OKTAR: Allah ömrünü uzun etsin, sağlık, sıhhat, afiyet versin. Derin iman nasip etsin Cenab-ı Allah. Derin iman oldu mu, bitti. O an, cennet hayatı başlar. Derin iman oldu mu, cennet başlar. Nimet akışı başlar. Gerçekten eğer samimi imanlı ise, bir kişi bile olsa dünya hâkimi olur. Bak bir kişi bile yetiyor, bir tane adam. Allah dünya hâkimi yapıyor. Mesela Hz. Süleyman (a.s) çok imanlıydı, Allah dünya hâkimi yaptı. Hz. Zülkarneyn (a.s) tekti tek, imanlıydı, Allah dünya hâkimi yaptı. O kadar. Sabır, iman, samimiyet, bu kadar ve dünyadan geçmek. Hz. Yusuf (a.s) güzeller güzeli benim tatlı dedem, o dünya tatlısı, hâkim oluyor artık bütün Mısır’ın mülkü onun oluyor, “Ya Rabbi” diyor, “bana cennetini nasip et. Bana ahiretin güzelliğini nasip et” diyor. Dünya ile ilgili hiçbir talebi yok. Hemen babasını annesini geçiriyor tahta, hürmet gösteriyor onlara sevgi gösteriyor. Kendi makamına geçiriyor. Onlar da sevgi gösterisi olarak secdeye ayağına kapanıyorlar. Bu sevgi gösterisi olarak yapılıyor tabii tapma anlamında değil, sevgi olarak. Ayağına kapanıyor. O, tevazunun en yüksek noktasıdır, sevginin en yüksek noktalarından bir tanesidir. Şirk anlamında değildir, ibadet olarak yapılmıyor. Sevgi olarak yapılıyor. Mesela birisinin elini öpmek. Diyor ki, “ancak Allah’a eğilirim.” Kardeşim sen hürmetinden eğiliyorsun. Sevgi olarak eğiliyorsun. Yerden bir şey almak için eğilmiyor musun? O zaman yere de eğilme sen, değil mi? O zaman yerdekine tapmış oluyorsun. Haşa öyle mantıksızlık olur mu? Sen orada hürmet gösteriyorsun, sevgi gösteriyorsun. Eğilip el öptüğünde, o sevginin, tevazunun bir gösterisi. Annelerin, dedelerin elleri öpülür. Büyüklerin, şeyh efendilerin elleri öpülür. Yalnız el öpme değil de, eli dudağa temas ettirmek olmaz. Çünkü mesela el öpülüyor, birçok kişi gelip öpüyor. Birinde bir rahatsızlık olabilir, diğerlerine geçebilir. Çeneyi değdirmek lazım. Çünkü bak ayette diyor ki; “Çenelerinin üstüne kapanırlar.” Eğer hürmet ifadesi kastediliyorsa çeneyi değdirmekte bir hürmet ifadesidir. İlla dudak değildir. Alnına koyabilir. Çenesini dokundurabilir. Ama dudak temasından kaçınmak lazım. Yani birinci öpen adam griptir Allah vermesin ikinci öpene o şey olabilir. Allah vermesin. O bir edep noksanlığı olmaz. Çünkü tevazu ediyor, eğilip öpüyorsun sen çeneni değdiriyorsun. O yeterli, o şekil el öpülsün. Çene değdirerek. O şekilde öpülsün. Çene değdirerek, alnına götürerek olur, çene değdirerek olur.

Şeyh Bahaddin Efendi Hazretleri’ni, canımız sultanımızı bekliyorum, inşaAllah. Emrettiği gün uygundur, inşaAllah. Biz emrindeyiz Şeyhimizin. Gelsin, çok güzel bir cd hazırlamış. Muazzam bir şey, çok şahane. Onu dinleyeceğiz, onu göreceğiz, bakalım o güzel sesiyle neler hazırlamış, maşaAllah.

“Hocam, hicri 1400’ün bile ne olduğunu bilmiyorlar” diyor. Onlar kendilerini bile bilmiyorlar.

“Bugün eşimle evliliğimizin 13. yılı” olmuş. “Vesilenizle birbirimizi daha çok sevdik, inşaAllah. Eşim de, ben de o kadar mutlu olduk ki, Allah Adnan Hocamız’dan ve sizden razı olsun, inşaAllah. Hocam canlı yayında eşime sürpriz yapmak için mesajımı Adnan Hocama iletin.” Murat eşi için dua ediyor; “Ya Rabbim bizi Hz. Mehdi (a.s)’a talebe yapsın” diyor. MaşaAllah, Allah muhabbetinizi arttırsın, Allah ikinize de sağlık, sıhhat, uzun ömür versin, mutluluk, sevinç versin. Üzerinizdeki belaları, dertleri alsın Cenab-ı Allah. Göreyim resimlerini. MaşaAllah, Allah muhabbetinizi arttırsın, Allah kalbinize ferahlık versin, maşaAllah. Şefkatli olman çok güzel eşine karşı. O, Allah’ın sana emaneti. Evladın gibi aynı zamanda, aynı zamanda annen gibi, aynı titizlikle koruyacaksın. Üç yaşındaki çocuğa nasıl titizsin, ona da öyle titiz olacaksın. Kadınlar çok hassastırlar. Çok çabuk kalbi kırılır, çok çabuk üzülebilir, vesvese edebilir, çok uyanık bir dikkatle özen göstermek lazım. Mesela yüzündeki en ufak bir soğukluk bile onu rencide edebilir, tedirgin edebilir. Hanımların kalpleri vesveseye açık olur. Erkek gibi değildir. Çok ince düşünürler, çok detay düşünürler. Onun için o mübarek varlıklara, harikulade özen gösterilmesi lazım. Nerede üzülebilir, neden tedirgin olabilir, mesela kalbi nasıl kuvvetlenir. Ama bir hanıma yapılacak en büyük ikram, imanını güçlendirmektir, takvasını güçlendirmektir. Mesela diyelim ki, hanımına bilezik aldın, altın bilezik. İmanını güçlendirirsen, bir milyon ton altın bilezik alsan, yine kıyas olmaz. O kadar onu mutlu edersin. Çünkü altın bilezikle o ferahlayamaz ki. Bileziği alır, bunalımı, hastalığı devam eder. Ama imanla, dünyası cennete döner. Samimi iman, samimiyse. O da çünkü Allah’ın kulu. Nihayet kısa bir ömrü var. Hepsi vefat ediyorlar. Hepsi ahirete gidiyorlar, değil mi? O altının kalacağını bilir dünyada. Altın gitmez, altına bir şey olmaz. İnsan çürür. Altın bin sene dursa bozulmaz. Bak, Firavun’un mezarında altın çıkarıyorlar, dört bin yıl, beş bin yıldan beri hiç bozulmamış, olduğu gibi duruyor. Ama insanın tozu kalmıyor. İnsan zavallı bir varlıktır. Onun için önce imanını kurtarmak. Yani “sevgilim” demek, o olmaz kadına sevgilim. “Sevgilim” diyorsun ama adam senin de öleceğini biliyor, onun, kendinin de öleceğini biliyor. Coşkun bir iman ona verebilirsen, o en çok ondan mutlu olur, inşaAllah.

Bir de hanımların kilo almasına karşı uyanık olsunlar kardeşlerimiz. Hanımların bünyesi daha kilo almaya müsait oluyor. Canlarım benim hep kalp rahatsızlıkları, damar rahatsızlıkları oluyor, çok zor durumda kalıyorlar. “Sonra zayıflarım” diyor. Kilo kanser gibidir, çok tehlikeli bir şeydir. “Ne olacak, zayıflarım” diyor. Kardeşim zayıflamak kolay iş değil. Sen zayıflarken hastalanırsın ayrıca. Öyle basit, sıradan bir şey değil ki. Adam rejime başlıyor, grip olur, nezle olabilir, sarılık olabilir, vücut direnci kırılıyor. Hazır zayıfsın, muhafaza etsene onu. “Ne olacak? Bir şey olmaz. Sonra yine kiloyu hallederiz” diyor. Olmaz. Çok ızdırap çekiyor sonra hanımlar. Kilo verdin mi onu muhafaza etmek lazım. Hafif yiyecekler. Yani klasik yemek politikası olmaz. Biz eskiden mesela sabah kalktığımızda tereyağı olurdu, yağlı peynir olurdu, yumurta olurdu, çaylar doyasıya yerdik. Hatta derlerdi, “Sabah kahvaltısı kuvvetli olması gerekir” diye. Öğlen oldu mu yağlı pilav, işte etli pilav, zaten etsiz olmuyor. Etli sebze yemeği, hoşaf falan böyle güzel, ala, çıtır ekmek falan yanında. Bir de misafirlikte, “ye  ye” Anadolu’da falan çok teşvik ederler. Yememek zaten şeydir yani hakaret, yani “Ne yaptık biz sana böyle yapıyorsun? Suçumuz nedir? Onu öğrenelim.” Yani iyilik yapılmış olmaz. Misafire zeytinyağlı sunmak lazım, iyilik yapacaksanız. Hafif şeyler, mesela çorbalar.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Hocam, kardeşlerimizin faaliyetlerinden okuyayım, inşaAllah. Ankara’dan kardeşlerimizin mesajı var size; “Pazar günü Ankara Sincan’daki fosil sergimizin ikinci gününe ait fotoğrafları gönderiyoruz. Fosil sergisinin olduğu yerde A9 TV ve yaşayan fosiller broşürü dağıtımı da yaptık, inşaAllah. Yakışıklı Hocamızın nur ellerinden öperiz” diyorlar.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah benim canlarıma. Allah şevklerini arttırsın. Başka arkadaşları geziyor tozuyor, bir şeyler yapıyorlar, işinde, gücünde. Ama benim canlarım, hep Allah’ın rızasının peşindeler. Ve Allah o vesileyle de onları birçok beladan, hastalıktan koruyor. Mesela bak benim arkadaş çevreme dikkat ediyorum, elli küsur yaşında olan kişiler var, altmış yaşında olan kişiler var, tek bir kişi hastalıktan vefat etmedi, maşaAllah. Yani ben görüyorum adamlar kalp enfarktüsünden ölüyorlar, kanserden ölüyorlar. MaşaAllah, Allah hepsine can bağışladı. İslam’a hizmet ettikleri için, Kuran’a hizmet ettikleri için. Çünkü benim çevrem bayağı geniş. Biliyoruz akrabalarımız var, tanıdıklarımız var. Her yerden geliyor ölüm haberleri. Mesela kırk yaşında, kırk beş yaşında. Bir de bu genç ölümleri de çok oluyor. Mesela bazı genç kızlarla tanışıyorum. “Baban ne iş yapıyor evladım?” “Mühendis” diyor. “Annen baban beraber mi?” “Vefat etti” diyor. “Kaç yaşında?” “Kırk beş yaşında.” Kaç yaşında soruyorum. İşte “Kırk sekiz yaşında vefat etti.” Hep kalpten, kalpten, kalpten, kalpten. “Aniden düştü, öldü” diyor. İşte bu beslenme politikası ve sigara. Dükkanların önünde bakıyorum gencecik delikanlılar büyük bir coşkuyla sigara içiyor. Kardeşim lezzeti yok, kokusu berbat, rahatsız edici. İnsanın başı ağrıyor o kokudan, bayağı kötü kokusu. Bir vitamin, mineral değeri yok. Sadece tansiyonu arttırır. Tansiyon da rahatsız edici bir şey. Ne zorun yani onu oturup fosur fosur içersin? Ne derdin yani?

Başbakanımızın ayran muhabbetine tavır almak da yersiz. Başbakanımız doğru söylüyor. Çünkü ayran, içindeki kalsiyumla, magnezyum ve proteinle ve içindeki tuz miktarlarıyla vücuda hakikaten dinçlik verir. Kemik yapısını güçlendirir. Ve sulu olduğu içinde böbrekleri yormaz. Çok güzel konuştu Başbakan. Çok ayıp Başbakan’a böyle bu yüzden tavır koymak. Yani o söyledi diye böyle. Rakı, şarap, viski, bunlar tansiyonu yükseltir. Ve beyin hücrelerini, karaciğer hücrelerini tahrip eder, bu doğru, bilimsel bir gerçek. Açın bakın tıp kitaplarına, toksik zehirler, ağır zehirler bölümüne bir bakın. Kardeşim ben demiyorum, tıp söylüyor. Yarın getirin toksikoloji kitabı getirin, göstereyim. Ağır zehirler bölümünde, alkol başta. Yani ağır zehirlerin içinde alkol. Ne zorunuz? Ne oluyor yani şimdi? Ya gidip hanımını dövüyor, ya arkadaşlarını çekip vuruyor, ya araba kazası yapıyor. Ne gerek var? Hayır, içene ben saygı duyarım. Ama öyle mesela zil zurna içmeler, şunlar bunlar falan, karaciğerin tahribi bunlar yersiz. Orada bir mutluluk aramaya da gerek yok. Üzüm suyu mis gibi koy güzelce iç, özellikle beyaz üzüm suyu.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Melahat kardeşimiz şöyle yazmış; “Zümrüt gözlü Seyyid Ahmed nur Muhammed Adnan Hocam. Konya Selçuklu Kültür Park ve Özal Kent Siteleri’nde babam, kardeşim ve ben bin adet broşür dağıtımı yaptık.Dağıtım yaparken mahallede bir grup teyzeyle sohbet ettim. Fotoğrafların arasına babamın dükkanında beslediği kediyi de koydum. İlmimizin, irfanımızın ve şevkimizin artması, daha çok çaba göstermemiz için duanıza muhtacız, inşaAllah. Canımın içi, seni canımızdan çok seviyoruz” demiş, kardeşimiz.

ADNAN OKTAR: Bunlar ne kadar güzelmiş ne şekermiş bunlar. Kedi gibi üçü de, maşaAllah. Allah onlara iyilik, versin güzellik versin. Ne güzel bak kardeşimizin oradaki şefkati şu görünüş bile o kedinin sevgi dolu bakışı hayvanın, değil mi? Bu sarmanlar ayrı bir tatlı oluyor. Onlar şu kadar kaşar peyniri olsa, onlara yeter. Bazen kardeşlerimiz iyice doysun diye çok fazla ciğer alıyorlar, gerek yok. O rahatsızlandırır. Onlarda obur olduğu için, hepsini bitirmeden rahat edemezler. Az bir şey kaşar peyniri verse, onun o günkü mineral ihtiyacını, protein ihtiyacını tamamen karşılar. Ufacık bir vücudu var, öyle bir şeye ihtiyacı olmaz, inşaAllah. MaşaAllah, elhamdülillah.

DİDEM ÜRER: Hocam; Havre, Ali Tarık, Fettah ve Mehmet kardeşlerimiz Erbil’deki Selahaddin Üniversitesi’ne ‘İngilizce Yaratılış Atlası, Derin Düşünmek, Canlılarda Anne Şefkati, Harika Canlılar’ dvd’lerini hediye etmişler. Ayrıca eğer sizin izniniz olursa, bu dvdleri yüz adet çoğaltıp cuma namazı çıkışı cemaate dağıtmak istiyorlarmış. “Hocamızın ellerinden öpüyoruz. Resimdeki kedi, mahallemizin gülü” yazmışlar.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah, bende onların ellerinden öpüyorum. Allah şevklerini artırsın. Çok güzel, maşaAllah. Bunlar İslam’ın dünyaya hakimiyetinde de bu hatıraları Allah onlara yine sunmuş olacak. O Fotoğraflara bakıp, baya sevinç duyacaklar.  Onları saklasınlar, on yıl sonra bakacaklar, inşaAllah.

Bu nedir bu çete böyle?

DİDEM ÜRER: Bu, bir arkadaşımızın komşusunun kedisiymiş .

ADNAN OKTAR: Yaklaştır bakayım.  Allah Allah, hayret böyle bir şey olması. Cins, hoş bir şeymiş, maşaAllah. Tam çete. Allahualem, diğer kediler acayip korkar bundan. Baba kedi yani.

Evet, Didem Hocam.

DİDEM ÜRER: Saime ve Reyhan kardeşlerimiz, bu gün Ayasofya, Sultan Ahmet, Eminönü  ve Beyazıt civarında turistlere İngilizce kitap dağıtmışlar. “Hocamızın nurlu ellerinden öperiz” diyorlar.

ADNAN OKTAR: Bak benim canlarıma modern, gayet kaliteli, güzel kızlar. Sosyaller, dışa dönükler. Ne gerek var bağnazlığa, ne gerek tutuculuğa? Bak çarşaflı kardeşlerimiz de var, diğer kardeşlerimiz de, başörtülü hanımlar da var, başı açık hanımlar da var. Hepsini, Cenab-ı Allah birbirine o yönde eş yaratıyor. Eşittirler yani. Oturup birini diğerinde üstün tutmak, çok çok yanlış. MaşaAllah, elhamdülillah, çok güzel.

Didem Hocam buyurun.

DİDEM ÜRER: Hocam, Hollanda’dan kardeşlerimizin de bir faaliyetleri vardı; “Nurlu, zümrüt gözlü, canım Hocam. Dün akşam saat yirmi ikiden bugün öğlen bire kadar aralıksız süren, Hollanda’nın meşhur Terneotsen’de kraliyet kutlamalarında yaptığımız fosil, broşür ve dvd dağıtımı çok güzel geçti. Kardeşlerimiz gece boyu tebliğe devam ettiler, maşaAllah. İki bin adet dvd dağıttık. Kardeşlerimizin isimleri; İnan, Muhlis, Ercan, Necati, Feyza, Furkan, Recep ve iki tane de Faslı misafirimiz vardı” diyor, kardeşlerimiz.

ADNAN OKTAR: Ama muazzam bir faaliyet olmuş, çok güzel olmuş, maşaAllah. Yeri de güzel, zamanı da güzel, yöntem de güzel. Allah mübarek etsin, Allah şevklerini arttırsın, çok güzel.

Bakın Bediüzzaman diyor ki, “Allahualem” diyor, “İsa (a.s)’ı nur-u iman ile tanıyan, bak Hz. İsa Mesih (a.s)’ı, İsa İbn-i Meryem, Hz. İsa Mesih (a.s)’ın bizzat şahsını, şahs-ı manevi demiyor, bakın “İsa (a.s)’ı nur-u iman ile tanıyan”, Şahs-ı manevi tanınır mı? Bak şahs-ı maneviden İsa (a.s)’ı çıkarttık denemeyeceğine göre. Ben bu Nurcu kardeşlerimizin bir kısmının bu ilginç tavırlarına şaşıyorum. İnsanların zekasıyla, aklıyla alay etmeleri inanılır gibi değil. Alenen alay ediyorlar insanların aklıyla. Bakın “İsa (a.s)’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan” yani Hz. İsa (a.s)’a tabii oluyor, “tabi olan cemaat-i ruhaniyey-i mücahidin”, öyle bir cemaat ki, mücahit bir cemaat ama ruhani bir cemaat. Demek ki, bir Hıristiyan cemaati.  Dindar Hıristiyan ama Müslümanlığı andıran bir cemaat. Ne yapıyorlar? Hz. İsa (a.s)’ı tanıyorlar. Ne yapıyorlar? Tabi oluyorlar Hz. İsa Mesih (a.s)’a. “İsa (a.s)’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniyey-i mücahidinin kemiyeti, deccalin mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.” Kemiyet nedir? Sayı. Çapı, çok küçük. Mesela belki bin kişi, bin dört yüz kişi. Rivayetlerde bin dört yüz kişi diyor, Hz. İsa Mesih (a.s)’ın talebeleri bin dört yüz kişi. Bak, “deccalin” dünya çapındaki deccalin, “mektepçe” okullarda, “ve askerce” genellikle ordulara hakim oluyor, deccaliyet, dünya ordularında, çoğunda hakimdir deccal. Çünkü Türk ordusu şefkatli, merhametlidir, güzel huyludur ama birçok ordu gaddar ve adam öldürme üstüne ihtisaslaşmış, insanlardan nefret eden, adam öldürmeyi meslek edinmiş, sadece insanlardan nefreti esas alan bir ruh halindedirler. Halkı küçük görürler, halkı tehlike olarak görürler. Birçok ülkede ordu, zaten halk içindir, halkı ezmek içindir, halkı katletmek içindir. Halkın başını ezip, halkı hareketsiz bırakmak içindir. Ordunun ana vasfı budur. Kendi halkına karşı kabadayıdır. Ama dışarıya karşı çok korkak, çok acizdirler. Ama kendi milletine karşı çok gaddar, enaniyetli, kibirli, tepeden bakan ve azgındırlar. Onun için diyor bak; “deccalin mektepçe ve askerce” demek ki, mesela dinsizler genellikle ateistler, Marksistler, komünistler, okullardaki hakimiyeti çok önemli görürler, onun için okullara hakim olmak isterler. Bediüzzaman’da ona dikkati çekmiş; “mektepçe ve askerce” adam bilmeden deccale tabi oluyor, birçoğu. “Ve askerce” ordularda. Mesela dünyanın diğer ordularına bakın, kendi halkına karşı Güney Amerika ülkelerinde var, çok acımasızdır ordular. Hep nefret üstüne kuruludur. Acımasız bir disiplin, acımasız bir nefret, acımasız bir öldürme siyaseti vardır. İşkence, hapsetme, mahvetme, bu orduların özelliğidir. Türk ordusu bir tek benim gördüğüm şefkatli, merhametlidir, inşaAllah. Ve bazı birkaç ordu. “Mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına karşı.” Yani ilmi nasıl yapıyor?  Darwinizmi, materyalizmi savunuyor üniversitelerde. Felsefeyle ateist felsefeyi yayıyor, Marksist felsefeyi yayıyor. İlmi ordudan kasıt bu. Profesörler, doçentler, asistanlar, deccaliyetin emrinde oluyor, farkında olmadan. “Ve maddi ordularına nispeten” maddi ordu işte tankıyla, topuyla, uçağıyla “nispeten çok az ve küçük olması işaret ve kinayedir.” Deccale göre çok küçük gücü ama kahredici, Hz. İsa Mesih (a.s)’ın gücü, maşaAllah.

Didem Hocam, ben dinliyorum sizi.

DİDEM ÜRER: Hocam, Ulaştırma Bakanımız Sayın Binali Yıldırım, Şırnak’ta Cudi Dağı eteklerine çıktı ve burada yaşayan göçebe vatandaşlarımızla bir araya geldi. Çoban kardeşlerimizle sohbet etti, göçebelerin çadırlarını ziyaret etti. Burada yere oturup, ailelerle çay içti. Hasta olan çocuklara yardım için, kendi doktoruna talimat verdi ve oyuncaklar dağıttı. Yeni doğan kuzuları sevdi. “Başbakanımızla gelip bu dağlarda beraber çiçek toplayacağız, birliğimizi, beraberliğimizi pekiştireceğiz bizi ayırmak isteyenlere fırsat vermeyeceğiz” dedi. 

ADNAN OKTAR: Süper olmuş, çok güzel. Tam tarif ettiğim gibi. Yıllardan beri anlattığım gibi, çok şahane olmuş, bayağı güzel olmuş. Ama orada işte Laz vali de olacak, Boşnak vali de olacak. Kürt kardeşlerimiz de gelip, İstanbul’da valilik yapacaklar. Kürt gidecek İzmir’de valilik yapacak. Irk üstünlüğü, ırk hakimiyeti olmayacak bölgelerde. Mesela Karadeniz’de illa Laz vali diye bir şey yok. Karadeniz’de Kürt vali olsun veyahut Boşnak vali olsun. Laz vali gitsin, Diyarbakır’da görevini yapsın. Irk üstünlüğü iddiası, ırka göre sevme, ırka göre insanlara değer verme çok korkunç bir şey. Hepimiz, Ümmed-i Muhammed’iz, Hepimiz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evlatlarıyız. Üstünlük ancak takvayladır. Ne diyor Peygamberimiz (s.a.v.); “Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yok. Üstünlük ancak takvayladır” diyor. MaşaAllah.

Evet, Didem Hocam.

DİDEM ÜRER: Sayın Mustafa Kamalak Hocamız, Tacikistan’da bir konuşma yaptı; “İslam aleminin darmadağınık ve perişan vaziyette olduğunu” belirterek, “İslam birliği” çağrısında bulundu. “Bugün İslam alemini darmadağınık ve perişandır. Halbuki bizim Rabbimiz Bir’dir, Peygamberimiz (s.a.v.) bir. Kitabımız birdir, kıblemiz bir. Öte yandan geniş manada bütün insanlarda kardeştir. Çünkü biz inanıyoruz ki babamız Hz. Adem (a.s), annemiz ise Hz. Havva (a.s)’dır” dedi.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah, ne güzel konuşmuş. Hem Darwinizme, hem materyalizme cevap vermiş ama lisan-ı münasiple. Hocamızdan rica etmiştik, Darwinizme karşı bir şey söyle diye, cevap vermiş ama bence nette konuşsun. Desin ki, “ben Darwinizme karşıyım.”  Ama tabii usul kendine mahsus olur. Ama Darwinizme karşı tavrını, hocamız gürül gürül her fırsatta dile getirsin. Ama bu ifade net olmuş. İslam birliğini istemesi, İttihad-ı İslam, muhteşem olmuş. Ağzından nur akmış, Allah razı olsun. Daha yeni istirham etmiştik, o da o güzel sözü deruhte etmiş, maşaAllah.

Ben gidiyorum, inşaAllah.

Masaüstü Görünümü