Harun Yahya

Sayın Adnan Oktar'ın A9 TV'deki canlı sohbeti (25 Mayıs 2013; 23:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio


CEYLAN ÖZBUDAK: Yakışıklı aşkımın programına başlıyoruz inşallah. Bugün Amerika’dan çok güzel bir misafirimiz var bizimle beraber, Lux bizimle.

ADNAN OKTAR: Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Ben de hemen okuyorum Hocam. Şair Necip Fazıl Kısakürek ölümünün 30. Yıl dönümü vesilesiyle başta Konya olmak üzere yurdun farklı yerlerinde etkinliklerle anıldı Hocam. Ve şiirinden kısa bir bölüm isterseniz okuyabilirim, Sakarya şiirinden. Ama siz mi okusanız acaba?

ADNAN OKTAR: Necip Fazıl, Bediüzzaman’ın o çileli hayatının, o hoş ortamında, o nurani ortamında yetişmiş çok değerli bir Müslüman, sevgi insanı. İslam’a sanatı getiren, şiirin güzelliğini insanlar gösteren, hakikaten de üstad olan bir insan. İki ünlü şair vardır; biri Üstad’dır. İkincisi kim? Solcu bir yazar.

DİDEM ÜRER: Nazım Hikmet.

ADNAN OKTAR: Nazım Hikmet. Çok şahanedir ikisinin de şiirleri ama bence Üstad’ın üstüne yoktur tabii. Şimdi şiiri dinleyelim.

DİDEM ÜRER: Tamam. Ben o zaman bir şu dizeleri söyleyeyim Hocam. “1400'e bir yıl var, yaklaştı zamanımız; Bu asırda gelir mi dersin kahramanımız?”

ADNAN OKTAR: Evet, o, Hz. Mehdi  (a.s)’a yönelik bir açıklama üstadın, maşallah. Benim canıma (yabancı misafir) demişler ki; “İstanbul çok tehlikeli yerdir. Sen ne yapıyorsun?” falan gibisinden. “EvelAllah” dedim. “Sen benim yanımda müthiş güvencedesin. Sen benim bir tanemsin. Senin tüyüne kimse dokunamaz” dedim. MaşaAllah öyle deyince çok rahatladı, inşaAllah. Ama bu kötü. Mesela hakikatten Türki devletlere gidiyor, korku içinde oluyorlar. Suriye’ye gidiyor, korku içinde oluyor. Irak’a gidiyor, korku içinde oluyor. Bu rezalet. Mesela İstanbul’a geliyor adam niye korksun? Hakikatten korkuyor, birçok insan korkuyor. Yani bu öyle dedikodudan ibaret bir şey değil. Korkuyorlar insanlar. Bunu ortadan kaldırmak lazım. Tam güven içinde olsunlar kardeşim. Göğsünü gere gere gezsin, istediği gibi hareket etsin. Bak, hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki; “Kadınlar özgürce gezecek” diyor. Erkek için demiyor. Çünkü kadının özgürlüğü çok hayatidir. Erkek bir şekilde yine kendini korur. Ama kadın göğsünü gere gere geziyorsa, orada hakikatten güven vardır, huzur vardır. Benim canım mesela dünya güzeli, dünya tatlısı. Göğsünü gere gere istediği gibi gezmesi lazım. Allah ona huzur, iyilik, bereket, güzellik versin, nur versin, hidayet versin. Kendisine de, annesine, babasına da uzun bereketli ömür versin, Allah kötülüklerden onu korusun, hep iyilik huzur ve neşe içinde yaşamasını Allah nasip etsin. Nimetin kıymetini biliyor. Didem Hocam, dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Sayın Başbakanımız, bugün Reyhanlı’ya gitti bildiğiniz gibi. Reyhanlı’daki vatandaşlarımıza ve Suriyeli sığınmacı kardeşlerimize fethin yakın olduğu müjdesini verdi ve şöyle söyledi.

ADNAN OKTAR: Allah Allah, maşaAllah hayret. Evet söyle.

DİDEM ÜRER: “Hani o darlık dolu bir anda diyordu ya: 'Allah'ın yardımı ne zaman'  diye, ona Allah'ın yardımının yakın olduğu müjdesi geliyordu. Suriyeli kardeşlerimize sesleniyorum, Allah’ın yardımı yakındır, inşaAllah.” Kovulmuş Şeytandan Allah’a sığınırım. “Nasrunminallahi ve fethun garib."  Yani “Allah’ın yardımı ve fetih yakındır.”Dedi. MaşaAllah.

ADNAN OKTAR: Tayyip Hocam, maşaAllah Ortadoğu’yu yıktı. Şu güzelliğe bak. Ben böyle Başbakan ilk defa görüyorum. Bunu diyecek de, millet onu Başbakanlıktan alacak! Mümkün değil. İşte partiler bunu bilmiyor. Son derece candan bir açıklama bu. Bu siyasi bir yatırım da değil. Candan. Hakikatten canı yanıyor Suriye konusunda, hakikatten acı çekiyor, hakikatten Kuran’la bir kurtuluş geleceğini söylüyor, coşkuyla. Millette seviyor hakkıyla. Çok güzel, tebrik ederim Tayyip Hocamı. Her gün bir güzellik, maşaAllah.

Didem Hocam, dinliyorum ben seni.

DİDEM ÜRER: Sayın Bahçeli, Adana’da büyük miting düzenledi Hocam; “Allah’ınıza kurban Adanalılar” diye seslendi. Ve “vatan mukaddes bir yuvadır. Muhafaza etmek namus borcudur. Türkiye bir deryadır, vatan Ötüken'dir, Balkanlar'dır, Kerkük'tür, Kuzey Afrika'dır. Vatan semadır, edilen duadır, Bilge Kağan'dır, Sultan Alparslan'dır, Fatih'tir, Kanuni'dir, Mustafa Kemal'dir; vatan Merhum Başbuğ'dur. Vatan ne Türkiye'dir ne Türkistan vatan Turan'dır” dedi, maşaAllah.

ADNAN OKTAR: Allah Allah, şimdi Bahçeli, o da ortalığı yıkmış, bütün dünyayı yıkmış, maşaAllah. Tebrik ederim. Bak çoktan beri duymadığımız bir konuşma yapmış. Biz bunu yani onlarca yıldan beri duymamıştık, hep gizli kalmıştı bu. Helal olsun, ağzından nur akmış. Helal olsun, şahane. Şimdi bak Ak Parti ile MHP gelişiyor dikkat ederseniz. Niye? Sebep, işte bunlar. Milletin ruhunu ifade ettiğinde, millet coşar. Millet öyle entel dantel bilmem ne onlardan pek hoşlanmaz yani. Didem Hocam dinliyoruz.

DİDEM ÜRER: “Allah’ınıza kurban Adanalılar”

ADNAN OKTAR: Bak, başlangıca bak. Bize yapılan hitaplarda hep ”Allah’ınıza kurban” derler. Okuyoruz, aylardan beri öyle maşallah. Adana’nın da güzel bir üslubu.

DİDEM ÜRER: “Vatan mukaddes bir yuvadır. Muhafaza etmek namus borcudur.”

ADNAN OKTAR: MaşaAllah, bir kere şu çok şahane bir ifade.

DİDEM ÜRER:  “Türkiye bir deryadır, vatan Ötüken'dir, Balkanlar'dır, Kerkük'tür, Kuzey Afrika'dır, vatan semadır, edilen duadır, Sultan Alparslan'dır, Fatih'tir, Kanuni'dir, Mustafa Kemal'dir; vatan Merhum Başbuğ'dur. Vatan ne Türkiye'dir ne Türkistan vatan Turan'dır.”

ADNAN OKTAR: Kardeşim şu ifadenin güzelliğine bak. “Bütün Türkler birleşsin” diyor ama net ifade ile açıklamış, çok güzel. Ve dikkat ederseniz, ifadenin içinde İttihad-ı İslam’da çok yoğun olarak vurgulanmış oluyor. Yani bütün Türk âlemi birleşsin, bütün İslam âlemi birleşsin, Türkiye lider olsun, anlatılan bu. Çok güzel. Tayyip Hocam ile ikisi aynı üslup. Ama biri bambaşka bir üslupla konuşmuş, biri bambaşka bir üslupla konuşuyor ama yollar aynı yerde kesişiyor, maşaAllah.

Şafak Sezer’e Aleykum Selam diyoruz, onu çok seviyoruz. Bir ara rahatsızlanmıştı herhalde, bir şeyleri vardı. Bize öyle bir haber gelmişti, ufak bir şey herhalde anladığım kadarıyla. Son filminin çok komik sahneleri var. Yani seçilen tipler falan. Güzel İslami mesajlar da veriyor içinde, güzel Kurani mesajlar veriyor. Ama bazı yerlerde yanlış anlaşılabilir, onu Şafak Hoca ile görüştüğümde açıklayacağım, anlatacağım ama güzel İslami mesajlar da var içinde.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Saadet Partisi Genel Başkanı Profesör Doktor Mustafa Kamalak Hocamız; “Saadet Partisi olarak başkanlık sistemine prensip olarak karşı olmadıklarını” belirtti. “Ama mahiyetini bilmediğimiz bir siteme de peşinen evet diyecek değiliz” dedi.

ADNAN OKTAR: Kamalak Hocam beni dinlesin, bu iş pek normal bir şey değil. Ben istemiyorum. Beni seviyor, ben de Hocamı çok seviyorum, aman. Hiç, hiç. O oldu mu, otomatik o olur yani. Başkanlık sistemi oldu mu adam “bu ne?” falan diyecekler, olur mu öyle şey? Başkanlık sistemi varsa federasyon da olur, Allah esirgesin. O Türkiye’yi parçalar, öyle bir şey olmaz. Bu iyi yani bir eksiği yok bunun. Başbakanımız çok geniş yetkili, yetkisini daha da arttırabiliriz istiyorsa. Tıkanan bir yer varsa düzeltilir. Üç kere seçilme şartını kaldırsın. O son derece gereksiz. Ne üçü, ne beşi, ne onu? Ömrü boyunca becerebildiği kadar, Allah, ona güç verdiği kadar başbakan olarak kalsın. Bayağı güzel, cumhurbaşkanı var, başbakan var, bu dengeli bir sistem. Başkanlık sistemi, Allah vermesin yarın bir gün değişik bir adam gelir, bir şey olur, “kardeşim federasyon niye yapmıyoruz?” der, şak olay bambaşka bir mecraya girer. Sağlamcı olalım, hiç gerek yok. Böyle güzel, biz, Türkiye ana gövde olarak çok güçlü olması lazım. Suriye’nin bölünmesinden bir şey olmaz, bölünüyorsa bölünsün. Irak bölünüyorsa bölünsün, bir şey olmaz. Yeter ki Türkiye güçlü olsun, onlar Türkiye’ye bağlı olsun. O zaman hiçbir risk yok. Çünkü baba güçlü olduktan sonra evlatlarını çok güzel yönetir ve yönlendirir. Sevgi de gösterir, şefkat de gösterir. İsterse otuz parçaya bölünsün. Ne fark eder? Türkiye de vilayetlere bölünmüş ama çok güçlü bir merkezi sistem var. Demokraside sorun varsa, demokrasi gelişsin. Özgürlükte bir sorun varsa, özgürlükler gelişsin. Özgürlükler, doğru yani yeteri kadar özgürlük yok. Daha fazla özgürlük olsun. Ama insanlar da daha fazla korunsun, daha fazla güvenlik olsun. Benim canım buraya geliyor, çocuk korkuyor, çekiniyor İstanbul’a geldiğinde. Niye öyle olsun? Alırken zırhlı arabayla aldık. Ne gerek var yani? Göğsünü gere gere çıksın, rahat olsun. Yani herkes böyle olsun. Şakır şakır orada adam vuruyorlar, orada bilmem ne oluyor. Sevgi eksikliğinden, insan sevgisi. Mesela benim canım kuzu gibi, çok tatlı. İnsan buna nasıl bir acı vermeye kalkabilir? Buna niye kötülük yapılsın? Neşeli olsun genç kız, hoplasın zıplasın şarkı söylesin, Allah’ı ansın, özgürce gezsin. Dünyanın güzelliği onlar. O korktuğunda, biz de rahatsız oluruz, herkes rahatsız olur. Mesela bir kadın, ben sokakta kadınlara bakıyorum, hiçbiri kimsenin yüzüne bakamıyor. Yazık çocuklara, böyle tutuyor bir hırkası falan varsa, şöyle bağlıyor, topluyor; büyük bir dikkatle gözü yerde öyle gidiyor. Böyle şey olur mu? Etrafa istediği gibi bakması lazım. Manzaraya bakar, insanlara bakar, mesela kadınlar arkadaşlarını görür selam verir, yaşlı amcalara selam verebilir, annelere selam verir. Hiçbir şekilde göz temasına geçmiyorlar, hiçbir şekilde, büyük bir özenle. Neşeleri kaçıyor, ondan sonra sağlıkları da bozuluyor, bakımlı olmaya da ihtiyaç duymuyorlar birçoğu. Böyle olmaz. Onlara sevgi sunacaksın ki, onlar da sevgiyi sunacak gücü bulsunlar. Mesela bakımlı olsunlar, zinde olsunlar, güzel olsunlar, etrafa neşe saçsınlar. Allah kuşları zımba gibi yaratıyor, maşaAllah. Kıyafetler mükemmel kuşların, rengarenk. Temizlik mükemmel, şamata mükemmel, özgürlük şahane. Adamlar kafasına ne esiyorsa yapıyor. Kediler de özgür, köpekler de özgür. Caddenin ortasına bir yayılıyorlar biz geçerken, biz duruyoruz, bekliyoruz. Adam “istersen gel” diyor. Hayır gecenin ilerleyen saatlerinde iyice coşuyorlar. Anlayamadığım bir nedenle, dağıtıyor yani. Caddedekiler de böyle çok sakin bakıyor. Bir kısmı teker ısırmaya meraklı. Acaba yumuşak mı falan nasıl bir şey ona bakmaya çalışıyor. Mesela hayvanlar özgür. Onlar korkuyu bilmiyor ama insan korkuyu biliyor. İnsanlara korkuyu tattırmamak lazım. Çocuk bilmez korkuyu, küçük yaşta. Sonra öğrenir korkuyu. Mesela köpeğin ağzına elini sokar. Görüyorsunuz değil mi? Mıncıklıyor kediyi çekiştiriyor. Adamın, öyle bir sorunu yok çünkü. Korkunun çocukluktan itibaren, bir tek Allah korkusunun bırakılması lazım. Aslında bütün korkular haramdır, hepsi haramdır. Bir tek Allah korkusu helaldir ve farzdır. Onun dışında bütün korkular haramdır, helal değildir. Korku insanı felç eder. Yani insanlar bu neşesizliği, sağlıklarının bozulmasının nedeni hep korkudur. Delice bir korkudur. Babasından korkuyor, annesinden korkuyor, ağabeyinden korkuyor, sokaktan korkuyor, okul arkadaşlarından korkuyor. Polis bile birçok yerde bir zarar gelmesinden korkuyor. Çekiniyor bir yere gittiğinde. Bir olay oluyor çekiniyor. Hakimler çekiniyor, acaba bana iftira mı atarlar? Diye. Hiç kimseyle konuşmuyor hakimler, büyük bölümü. Yani “Nasılsın?” bile demek çok zor oluyor, birçok hakime. Hiç konuşmuyorlar. Niye? Bir oyun oynarlar, bir şey yaparlar diye. Dünyanın, Türkiye’nin her tarafında öyle, gidin bakın. Dünyanın her tarafında öyle, bir tek Türkiye’de değil. Çekiniyor adamlar. Mübarekler diyeyim yani, öyle demeyeyim de. Mesela savcılar çekiniyor. Bayağı diken üstünde yaşıyorlar. Mesela emniyet müdürleri çekiniyor. Rahat değiller. Halbuki halkın içinde elini cebine sokup rahat rahat gezmesi lazım hakim. Şakalaşması lazım hatta. Suçlular, yargılanan adamlarla şakır şakır konuşması lazım. “Oğlum sen bunu niye yaptın? Bu nasıl oldu, niye oldu? Anlat” diye rahat rahat konuşması lazım. Hakimlere şakır şakır anlatması lazım, sohbet havasında. Anlatamıyor. Hakikaten de iftira atıyorlar, oluyor. Yani sorun çıkıyor. Bunun kalkması gerekiyor.

Babacan hakimler olacak böyle, şakalaşacak, konuşacak, Savcılar diyecek, “niye geldin bakalım?” falan diyecek böyle. Şakadan. Suçlu olması fark etmez ki, sevecen davranması lazım. Polisten bir adam niye korksun? Suçluysa zaten adaletin pençesinde. Adalete teslim oluyor. Niye korkusun polisten? Polis suçludan niye korksun? Korkuyor yani çekiniyorlar. Birçok yerde böyle. Her yerde demiyorum ama birçok yerde böyle.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Başbakanımız Reyhanlı halkına yönelik konuşmasına şöyle devam etti: “Zalim Esad rejiminden kaçan kardeşlerimiz, Reyhanlı’ya keyifleriyle gelmediler, ölüm endişesiyle geldiler.

ADNAN OKTAR: Doğru. Güzel.

DİDEM ÜRER: “Özellikle Reyhanlı’da kardeşlerime şunu hatırlatmak istiyorum; bu millet tarihi itibariyle mazlumlara hep kapısını açmıştır. Suriye’den gelenler bizim kardeşimizdir.”

ADNAN OKTAR: Bak şimdi çok önemli o. Bir daha söyle, ne diyor?

DİDEM ÜRER: “Bu millet tarihi itibariyle mazlumlara hep kapısını açmıştır.”

ADNAN OKTAR: Türkiye’ye mahsus bir şeydir bu. Bir kere, on kere, yüz kere değil. Avrupa’da da öyle. Mesela zulüm oluyor, Osmanlı’ya geliyor diyor ki, Kral mektup gönderiyor, “Beni mahvediyorlar burada. Beni kurtarır mısın?” diyor. Babalık yapıyor Osmanlı padişahları. Mesela Museviler İspanya’da müthiş zulüm görüyorlardı. “Ya Hristiyan olacaksınız, ya hepinizi öldüreceğiz” dediler. “Yahut gidin” dediler. Osmanlı orada da babalık yaptı. Böyle anlı şanlı, hepsini gemilere doldurdu böyle. Mesela Türkiye’nin çetin coğrafi şartları olan yerler var. Oralara da gönderebilir. Ne yapıyor? En güzel şehrin, en güzel semtlerine yerleştiriyor Musevileri. Ve “özgürsünüz, istediğiniz gibi yaşayın” diyor. İstediğiniz gibi. Mesela Fatih Sultan Mehmet aldığında İstanbul’u, sırf Yunan kilisesi vardı. Bütün kiliselere kapıyı açtı. “Hepiniz özgürsünüz.” Herkes kilisesini kurdu. Ermeniler, başkalar, Latinler, hepsi. “Serbestsiniz” dedi. Orada bir güzellik var, bir sevgi var. Çünkü insanlara baskı yaptığında, onun canını yakarsın. Özgürlük verdiğinde mutlu olur. Mesela sincap bile hayvanı alıyor kafese koyuyor, ölüyor hayvan ya, dayanamıyor esarete. Mesela keklik, hayvan esarette ölüyor. Kısa sürede ölüyor. Yaşayamıyor hayvan. İstediğin kadar yemle, istediğin kadar besle ne yaparsan yap, yaşayamıyor hayvan. İlla ki, özgür olacak yani insan da özgür olduğunda rahat ediyor. Baskıyı Osmanlı, mümkün mertebe kaldırıyordu. Ama işte Mehdiyet, ahir zamanda, Meryem oğlu İsa Mesih’in zamanında, Hz. Mehdi (a.s)’ın zamanında, alabildiğine bir ferahlık ve rahatlık olacak. Diyecek ki insanlar, “kardeşim biz, kendi kendimizi mahvetmişiz. Ne gerek vardı bu kadar acıya?” diyecekler. “Bu kadar karakola ne gerek vardı?” diyecekler. “Bu kadar polise ne gerek vardı? Bu kadar ceza evine ne gerek vardı? Bu kadar asmaya, kesmeye, bombalamaya ne gerek vardı? Biz bunu niye yaptık?” hayretler içinde kalacaklar. Çünkü hakikaten hiçbir sebebi yok. İnsan tatlı varlık, sevilecek varlık. Savaşa ne gerek var? Kavgaya ne gerek var? Dünya o kadar uçsuz bucaksız ki. Mesela Türki devletlere bakıyorum da 3 milyon, 5 milyon, 15 milyon nüfusu var. Bir arazi var, Türkiye’nin bilmem kaç misli. Mesela Kazakistan uçsuz bucaksız. Bir de bereketli topraklar, bomboş, hiç yani insan ayağını basmamış yerler var. Ucu bucağı yok. Neyin savaşını veriyorsunuz? Bütün dünya bomboş. Bir de yemyeşil, bayağı güzel yerler. Cıvıl cıvıl yerler, bomboş. Şeytan, nefis, insanları böyle bir deli ruhun içine sokuyor. Ufacık bir bölge için, herkes boğuşuyor, kavga ediyor. Mehdiyet işte bunu kaldıracak. Hz. İsa Mesih (a.s)’ın özelliği bu, inşaAllah.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Mustafa Kamalak Hocamız’ın konuşmasını demin okumuştum. Başkanlık sistemini öğrenmek istediklerini fakat devamında da, sizin açıklamanıza benzer başka türlü bir açıklaması var. “Eyalet sistemini desteklemediklerini” vurguluyor ve “bu sistemle ilgili endişemiz var. İslam Birliği kurulursa böyle bir endişemiz olmaz” demiş.

ADNAN OKTAR: Atana rahmet. Bakın, kelimesi kelimesine aynısı benim söylediklerimin. Aylardan beri söylediğim. Kardeşim, merkezi, güçlü bir Türkiye olduktan sonra ama muhteşem bir güç. Otuz milyonluk İslam aleminin ordusuna yön verebilen bir Türkiye düşünün. Dünyanın en büyük ordusu, dünyanın en büyük ekonomisi ve merkezde dev bir Türkiye. Suriye otuz tane eyalete ayrıldı. Kardeşim kaç yazar yani ne? Eyaleti de ayrıca yetmiş parçaya ayır. Ne mahsuru var? Mahallelere ayır, köylere ayır, hiçbir sorun çıkmaz. Ama şu an karşımızdaki adamlar ne diyorlar? “Kürt” diyor, Kürt. Tamam. Nedir kötü? “Her şey Kürt olacak” diyor. “Sağa dön Kürt” diyor. “Sola dön Kürt” diyor. “Adın ne? Kürt. Tavana baktın, Kürt.” Bu olmaz kardeşim. Ben on metrede Laz göreceğim.  On beş metre ötede Arnavut göreceğim. Çerkez göreceğim. Zaza göreceğim. Benim kardeşlerim hepsi dünya tatlısı. O ne ya öyle? “Gel senin bir genetik yapına bakalım. Senden bir parça alıp bir bakalım. Sen hakikaten Kürt müsün? Bakacağız. Sen hakikaten Kürt’müşsün. Sen şöyle bir kenara çekil bakalım. Sen Kürtlerle beraber ol” diyecekmişiz. Lazlara diyeceğiz, genetiklerine bakacağız, “sen de Lazsın. Aman ha Kürtlerle konuşma. Kürt vali olmasın. Kürt doktor olmasın. Ayrı ol” diyeceksin. Bu vahşet bu. Bu vahşet. Allah’tan kork. Asla kabul etmeyiz böyle bir şeyi biz. Onun için Kamalak Hocamız’ın sözü doğru. İttihad-ı İslam olur. Ne yapıyorsan yap. Zaten haya eder adam öyle bir şeyi aklının ucundan dahi geçmez. Saf ırk düşüncesi düşünecek, öyle mi? Haya eder, Allah’tan korkar. Çok yanlış bir şey.

Mesela Amerika’da o zamanlar, on üç ayrı devlet vardı. Amerika Birleşik Devletleri oldular, konu bitti. Adamlar dedi ki, “biz ayrılacağız” dediler. Amerika dedi ki, “ne oluyor?” falan dedi. Hiçbir şekilde kabul etmediler. Mahvolurdu Amerika eğer tek devlet olmasaydı. Tamam, Amerika eyalet sistemi ama güçlü bir devlet var. Dünyayı binlerce kere yok edecek askeri güce sahip Amerika. Olur mu? Türkiye’nin bir tek sevgi gücü var, iman gücü var. Askeri gücü sınırlı Türkiye’nin öyle yani zaten yapmaz da ayrıca Türkiye’nin askeri gücü olsa, gidip şunun bunun kafasını ezmez. Millet de kabul etmez. Ordu da yapmaz. Hiç kimse yapmaz yani. Allah’a şükür gücümüz var ama yapmıyoruz. Adam geliyor mesela kabadayılık yapmaya kalıyor, ona bile şefkatle, “aman” diyoruz, “aklı başına gelir. Bir densizlik yapmış, düzeltir” diyoruz. Allah vermesin mesela bir sinire kapılsa, dümdüz edebilir istese. Ama yazık günah, orada yok olacak olanlar Müslümanlar. İki tarafta Müslüman. Onun için akılcı yaklaşıyor ordumuz. Hükümet de akılcı yaklaşıyor. Hiçbir zaman için böyle bir şeye biz yanaşmadık. Yani Allah vermesin Kıbrıs’la bir tek mecburi olmuştuk. O da çok zorlu oldu yani çok vicdan azabı çektik. Çok rahatsız olduk. Biz mesela kansız olmasını istiyorduk ama çok kan aktı Kıbrıs’ta, hiç istemiyorduk. Çok şehit verdik.

“Okmeydanı savaş alanına döndü.” Hayırdır nedir durum?

DİDEM ÜRER: Hocam, akşam saatlerinde yüzleri maskeli elli kişilik gurup izinsiz yürüyüş yapmak istedi. Polise Molotof, taş ve havai fişek attılar. Poliste onlara gaz bombası atarak karşılık verdi.

ADNAN OKTAR: Olur öyle şeyler. Olur öyle vakalar, polisimiz gelir yakalar. Götürürler merkeze, gerekli muhasebesi yapılır. Bütün dünyada oluyor, olmayan bir şey değil. Ama bu münasebetsiz bir moda, çok gıcık, buna olgunlukla yaklaşıyorlar. Yani polisin elinde kalkan var, kask var, işte su sıkılıyor bilmem ne. Polise molotof kokteyli atmak ne demek? Öldürmeye tam teşebbüstür. Kafasına polisin sen Molotof kokteyli atıyorsun, öldürmeye tam teşebbüs etmiş oluyorsun. Bunun normalde cezası müebbet hapistir. Gayet sakin, normal, sıradan bir şeymiş gibi karşılıyorlar. Polisin başına beş kiloluk taş atıyor, beş kiloluk böyle “taşladılar polisi” diyor. Sanki leblebi atıyor. Öldürmeye tam teşebbüstür bu. Cinayete tam teşebbüstür. Geliyor canlarımın başına, hakikaten de gözü çıkıyor, kafası parçalanıyor, komaya girenler oluyor.  Olur mu böyle şey? Polis geldiğinde, orada konunun bitmesi lazım. Mesela Amerikan polisi öyle. Hoşafını çıkarıyor geldiğinde. Güçlü kuvvetli oluyorlar, altına aldığında eziyor, yok ediyor, yani etkisiz hale getiriyor. Kendini koruyor yani, ezdirmiyor kendisini. Onun için, polisimizi de koruyan bir kanun olması lazım. Yani polisin mağdur olmaması lazım. Gitsin polis kafa göz essin demiyorum ben. Ama bir yolu vardır bunun, bir yöntemi vardır, inşaAllah. Yani polisin ezilmesine müsaade edilmemesi lazım, özetle. Hem onun terbiyesi verilmesi lazım, bunun eğitimi yapılması lazım. Hem de, polisin kendini çok iyi koruduğu da gösterilmesi lazım.

DİDEM ÜRER: Başbakanımız, Reyhanlı’daki kardeşlerimize yönelik yaptığı konuşmanın devamında şöyle söylüyor: “Suriye’den gelenler bizim kardeşimizdir. Bize inandıkları için buradalar. Onları buradan kovmak isteyenlere asla itibar etmeyin. Suriye’deki diktatörlük sona erdiği gün bu kardeşlerimiz evlerine dönecek” dedi.

ADNAN OKTAR: İşte bu kadar, baya güzel konuşmuş. Ne kadar şefkatli, ne kadar akılcı ve insanlarda ne kadar güzel bir vefa hissi meydana getiriyor. Bir insan kendini Suriye’de düşünsün, gelmiş burada bir çadırda kalıyor, güvenlik içinde mermi yok, bomba yok, saldırı yok, hür bir ülkede, demokratik bir ülkede yaşıyor. Ve onu bir hükümete, bir Başbakan’a borçlu. Vefa borcu olarak asla, ömür boyu unutmaz o insanlar bunu. Mesela orada iki yüz bin kişi varsa, iki yüz bin tane Tayyip Hocam’ı seven vardır. Vefa muazzam bir histir. Bir insan hayatını kurtaran insanı unutmaz. Her ne pahasına olursa olsun unutmaz. Canını kurtarmış. Can azizdir, değil mi? Canını kurtardıysa, onu unutmaz.

Evet, Didem Hocam.

DİDEM ÜRER: Hocam, Seda kardeşimiz ve arkadaşı size resimlerini göndermişler, sizi çok çok sevdiklerini söylüyorlar.

ADNAN OKTAR: Bakayım. Aman Allah’ım nasıl güzelmiş ikisi de. Nasıl tatlıymış. Allah onlara uzun ömür versin, hayır bereket versin, sağlık sıhhat versin. Ben onları çok seviyorum.

Yolda sevenlerimiz var. Ben zannediyorum dönüşte gelecekler. O aşağıya doluşmuşlar ama boydan boya. Yani acayip bir sevgileri var ama anlatılır gibi değil, maşaAllah. Hanımlar, çocuklar böyle çok kalabalıktı, maşaAllah.

Evet, Didem Hocam.

DİDEM ÜRER: Seda kardeşimiz yeğeninin resmini göndermiş size.

ADNAN OKTAR: Bakayım. Ben onun minicik burnunu, dilini, patilerini falan kıtır kıtır yiyeceğim ben onu. Çok acayip şeker. Gözleri acayip güzel, maşaAllah. Burnu da çok güzel. Yani yamanlık, fettanlık, her şey üstünde, maşaAllah. Allah ona uzun ömür, sağlık, sıhhat, bereket versin, nur versin. Onlar hep, Hz. Mehdi (a.s) talebeleri, Hz. İsa Mesih (a.s)’ın talebeleri, nur gibiler, maşaAllah.

Evet, Didem Hocam.

DİDEM ÜRER: Hocam, Mardin Özel Harekat’tan size selam varmış. İzliyorlarmış kardeşlerimiz.

ADNAN OKTAR: Allah Allah, Allah Allah. Mardin’in bütün aslanlarına, özel harekatçı kardeşlerimize selam ediyoruz. Allah onlara güç, kuvvet versin. Cenab-ı Allah, onları kahpe kurşunlardan koruyor. MaşaAllah, elhamdülillah, dua ettik öyle, hakikaten o dualardan sonra Cenab-ı Allah onları kahpe kurşunlardan korudu. Deccalin pençesi oradan çekildi. Allah hepsine huzur, mutluluk versin. Ama koç yiğittir onlar, vatanı milleti için bayrağı için gözünü kırpmadan canını verecek alperenler, aslanlardır, ahir zaman aslanları.

DİDEM ÜRER: Hocam OECD raporlarına göre, Türkiye’de içki tüketimi bir buçuk litreymiş. Bu Avrupa’da otuz ülke içinde en fazla alkol tüketilen ülke konumuna getiriyor Türkiye’yi. 

ADNAN OKTAR: Ne gerek var? Devletin aldığı tedbir de, isabet var. Onda acayip olan bir şey yok. Bir engelleme de yok. Her yerde cayır cayır içki satılıyor, her bakkalda her yerde bulabiliyorsun. Süpermarketlerde falan her yerde var.

DİDEM ÜRER: Hocam, Canada, İngiltere, Estonya, İspanya, İsrail, İrlanda, Letonya, Makedonya, Norveç gibi ülkelerinde hepsinde, gece 22:00 ile sabah 10:00 arası yasak içki tüketimi, hatta bir çoğunda da açık yerlerde içmek yasak.

ADNAN OKTAR: Son derece makul bir şey. İçkili adama laf söz dinletmek de çok zor oluyor. Mesela bir kısmı yarı deli gibi oluyor, alkol almış adamın. Kontrol etmek, çok çok zor. Taşkın hareketler yapıyor, hanımlara karşı taşkın hareket yapıyor, çocuklara karşı yapıyor, arkadaşlarına yapıyor. Genellikle birbirlerini vuruyorlar, bar önlerinde. Arbede çıkıyor, sık sık duyuyoruz televizyonlarda. Kanlı arbede oldu diyor, barın önünde, o ona sıkıyor o ona sıkıyor, alkollü. Sabahleyin hatırlamıyor. Diyor “biz nasıl yaptık bunu hayret?” diyor, “ben mi yaptım?” diyor. Üç kişiyi birden öldürüyor, “Allah Allah, hiç hatırlamıyorum” diyor. Yazık günah değil mi? Sana da yazık, o insanlara da yazık.

Evet, Didem Hocam     

DİDEM ÜRER: Ahmet Hakan, Sevan Nişanyan’ın kendisine Twitter’dan hakaret ettiği gerekçesiyle bir okurunu mahkemeye verip tazminat kazandığını yazdı ve şöyle yorum yaptı. “Aferin Sevan, kendi saygınlığını korumak için mahkemelere bana hakaret ettiği bu kişiye ceza yağdırın diyen koşarken ifade özgürlüğünü aklına getirmiyorsun. Ama Hz. Peygamber (s.a.v)’e (haşa) hiçbir şekilde söylenmeyecek sözler için aldığın cezadan sonra ifade özgürlüğü diye ağlamayı biliyorsun” diye yazmış.   

ADNAN OKTAR: Ne zaman söylüyor? Biz söyledikten sonra söylüyor. Güzel maşaAllah, elhamdülillah ama her zaman adını biz koyuyoruz, elhamdülillah.

DİDEM ÜRER: İki faaliyet var onu okuyayım isterseniz? Bir Hülya kardeşimiz şöyle diyor: “Biz Hülya, Alanur, Canan, Ece, Zeynep, Elif olarak Niğde ve Ankara’dan size sevgilerimizi gönderiyoruz” diyor

ADNAN OKTAR: Getir şu köfteleri ben bir göreyim. Özellikle şu ortadaki ama birbirinden tatlı bunlar, maşaAllah.

DİDEM ÜRER: Ankara’dan kardeşlerimiz: “Merhaba Hocam, Ankara’daki kardeşlerimizle toplandık, birde size Mustafa Ağabeyimiz’in sevimli kızı Miray’ın fotoğrafını gönderiyoruz” diyorlar.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah, ne güzel toplantı, ne güzel ev, ne güzel insanlar. Allah her yerlerini nur kılsın, maşaAllah.

DİDEM ÜRER: Bu da, Miray.

ADNAN OKTAR: Bakayım yaklaştır. Canım benim çok şekermiş, baya güzel. Resimlerine bakayım. Onlarda çok güzel olmuş, çok şekermiş, kıyafette güzel, kendi de güzel, çok tatlı, maşaAllah. 

DİDEM ÜRER: Bir de Hocam, kardeşlerimiz bugün Şişli ve Mecidiyeköy’de çok sayıda A9 broşürü dağıtmışlar. Sizi çok sevdiklerini ve hasretle ellerinizden öptüklerini iletiyorlar.

ADNAN OKTAR: Estağfirullah, biz onların ellerinden öpüyoruz. Biz onların hizmetçisiyiz kapıcısıyız. Allah onları dünyada ahirette aziz kılsın. Benim canlarım, maşaAllah. Allah hepsine huzur bereket versin. Yalnız tekrar söylüyorum, kediler yemek yerken resim çekilmesinden hiç hoşlanmazlar. Hiç hoşlanmadıkları konulardan bir tanesidir. Hem kameraya poz verecek, hem yemek yiyecek, çok zor. Önce yemeğini yiyecek dinlenecek, ondan sonra gelir o poz verir zaten klasik pozlardan. Yandan böyle özel pozlar verirler. 

Evet.

DİDEM ÜRER: Bir de Esra kardeşimiz şöyle yazmış: “Kardeşlerim Şengül, İlknur, Ahmet ve ben, Gölcük Kavaklı’da üç yüz adet A9 TV broşürü dağıttık. Gözümüzün nuru, canımız, bir tanemiz Hocamıza sonsuz sevgilerimizi ve selamlarımızı iletiyoruz. Dualarınızı bekliyoruz.”

ADNAN OKTAR: Ah benim canlarım, Allah onlara hepsine uzun ömür versin, sağlık, sıhhat, afiyet versin, güzellik versin, ferahlık versin Allah. İnşirah, ne güzel Arapça, İnşirah kelimenin içinde var inşirah değil mi? Hemen ferahlık ifade eden bir kelime inşirah.

Evet.

DİDEM ÜRER: Akil adamlardan Ahmet Gündoğdu, çözüm sürecini onaylamayanlara yönelik hakaretamiz bir ifade kullanmış. Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Hüseyin Bozok da bu sözleri sahibine iade ederek şöyle söylemiş: “PKK’ya hangi tavizi verirseniz verin asla yok olmayacaktır. Ne Türkiye’nin dağındaki ve şehirlerindeki bataklıklarından vazgeçecekler, ne de şimdi sınırın ötesinde daha da büyütülen bataklıklarından vazgeçecekler. PKK’nın üst düzey yöneticilerinin sözleri gayet açık” yorumunda bulundu.

ADNAN OKTAR: Biz böyle şeyleri kaile almayız Kürt kardeşlerimiz bizim canımız, parçamız. Biz hepimiz ezildik millet olarak fakat şu an Türkiye süratle demokrasiye dönüyor, süratle özgürler içerisinde gelişiyor, mükemmele doğru gidiyor, dolayısıyla biz ırkçı bir kafaya şiddetle karşıyız. Teşbihde hata olmaz onun için söylüyorum. Bu sevdadan bu kafadan vazgeçecekler. Böyle bir şey olmaz. Canımız pahasına Türkiye’yi böldürmeyiz hiçbir şekilde. İstediği kadar köşe yazarları oradan buradan bir şeyler söylesinler, kendini akıldane görenler istedikleri kadar akıl dağıtsınlar. Onların akılları kendilerine kalsın. Biz, o sözlerden hiç etkilenmeyiz, kaile de almayız. Millet de kaile almadı, boş yere uğraşıyorlar. Aylardan beri yıllardan beri aynı şeyi anlatıyorlar. Türkiye merkez ülke olarak daima büyük ve bütün olarak kalacak. Bunu unutsunlar.

DİDEM ÜRER: Alanya turizm açılış festivali varmış. Kardeşlerimiz bu festivalde dört yüz elli adet sizin kitaplarınızdan ve sayısını bilmedikleri kadar çok broşür dağıtmışlar. “Heybetli nur yüzlü Hocamızın üç hizmetkârı: Mehmet, Fatih ve Rıdvan, aslan Hocamızdan dualarını bekliyoruz” diyorlar.

ADNAN OKTAR: Estağfirullah, biz onların hizmetçisiyiz. Onların ayağının tozuyum ben, onlar benim canım kardeşlerim Allah razı olsun. Geceli gündüzlü samimi olarak, Allah için hizmet ediyorlar.      

DİDEM ÜRER: Almanya’dan da dün Köln merkezde Bulgar sokak çalgıcılarını çekmiş kardeşimiz.

ADNAN OKTAR:  Görelim.      

DİDEM ÜRER: Ankara’nın bağlarını çaldıracaklarmış.

ADNAN OKTAR: Bak şimdi bak çalgıcı onları aldığınızda bana mutlaka gönderin video olarak o önemli ama iyi parçalar çalıyorlarsa.

DİDEM ÜRER: Şöyle diyor kardeşlerimiz: “Bir daha ki sefere Ankara’nın Bağlarını çaldıracaklarmış onun videosunu gönderecekler.” Bugün resimlerini sadece göndermişler.

ADNAN OKTAR: Olur, maşaAllah. Her ikisi de aslan gibi, maşaAllah. Allah ömürlerini uzun etsin, sağlık, sıhhat, afiyet, bereket versin.

DİDEM ÜRER: Büşra kardeşimiz de: “Bingöl Üniversitesi’nin, Atlas’a ilgisi çok büyük” diyor. Oraya atlas hediye etmişler. “Rabbimiz gücünüzü arttırsın” diyor. “Sevgilerini gönderdiğini” söylüyor, “ellerinden ayaklarından öpüyorum Hocamızın” diyor. Ailece Türk İslam Birliği’nin gerçekleşmesini istiyorlarmış.   

ADNAN OKTAR: Ama harikulade güzel, çok çok güzel, maşaAllah. Allah ömrünü uzun etsin, maşaAllah, çok çok yakışmış, çok bakımlı, baya güzel resmi de çok hoş olmuş.       

Yarın görüşüyoruz, hadi bakalım, inşaAllah.   

Masaüstü Görünümü