Harun Yahya

Sayın Adnan Oktar'ın A9 TV'deki canlı sohbeti (5 Ekim 2013; 22:30)

(MP4) Video

(MP3) Audio


CEYLEN ÖZBUDAK: Aşkımın, bir tanemin, dünya yakışıklımın programına başlıyoruz, inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Hocam, geçtiğimiz aylarda sizinle görüşen Madonna Harper’s Bazaar Dergisi’ndeki röportajında; “Kuran okumaya başladığını ve Müslüman ülkelerde okullar inşa ettirdiğini” açıkladı.

ADNAN OKTAR: Bana diyorlar ki “Madonna ile niye görüştün? Masonlarla niye görüştün?” İşte bu sebeple görüşüyorum. Hidayetlerine vesile oluyoruz. Mesela saraydaki görüşmemizde üç saat bir arada kaldık, birlikte dua ettik, konuştuk, Yaratılış Atlası’nı hediye ettim, bütün kitaplarımdan çokça hediye ettim, Allah hidayeti ona bahşetti, vesile etti faaliyetlerimizi, inşaAllah. Masonlarda da aynı şey, Tapınak Şövalyeleri’nde de aynı şey. Hepsinde İslam’a, Kuran’a bir hayranlık uyanıyor maşaAllah, elhamdülillah.

Evet, Didem Hocam.

DİDEM ÜRER: Madonna ayrıca “ben bütün kutsal kitapları öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyorum.”

ADNAN OKTAR: Gayet güzel bak, Tevrat’ı da insanlar bilsin, İncil’i de bilsin, Kuran’ı da bilsinler.

DİDEM ÜRER: Yakın bir arkadaşının ona her zaman, “iyi bir Müslüman olmanın iyi bir Yahudi olmak ve iyi bir Yahudi olmanın da iyi bir Hıristiyan olmak anlamına geldiğini” söylediğini iletiyor. “Ben buna katılıyorum ve bu çok kişi için fazla cesur bir düşünce” diye söylemiş.

ADNAN OKTAR: Çok güzel konuşmuş. İyi bir Müslüman aynı zamanda iyi bir Musevi’dir ve iyi bir Hıristiyan’dır. Güzel söylemiş, çok güzel. Baya akıllı kadın, çok zeki yaman bir şey. MaşaAllah, kişiliği de çok iyi, boş işlerle uğraşmıyor, faydalı işlerle uğraşıyor. Mesela, normalde gidecekti, Yehuda Berg dedi ki: “Hocam, sizinle görüşmek için bir daha uzattı görüşmesini. Normalde gidecekti” dedi. “Çok merak ediyor, sizinle görüşmek istiyor” dedi. Tamam dedim. Saraya davet ettiler, üç saat beraberliğimiz oldu. Özel ayrılmış bir kat vardı, orası tamamen onlara ayrılmıştı, uzun görüştük, çok iyi oldu. Ve kitaplar çok faydalı oldu. Çok kitap hediye ettim, maşaAllah. Ona güzel bir Osmanlı halısı hediye ettim çok beğeneceği, böyle üstünde burçların olduğu, gökyüzündeki burçların sembolize edildiği ipek halı hediye ettim. Çok güzel Osmanlı tombak hediye ettim, çok hoşuna gitti. Halıyı hemen eliyle sarmaya başladı böyle hiç beklemeden. Baya beğendi halıyı. Çok şeker bir hanım, maşaAllah.

Evet, Dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Sayın Başbakanımız, Adana’da katıldığı törende bir hanım tespih gönderdi Hocam. Sayın Erdoğan da tespihi aldım anlamında tespihi yukarı kaldırıp gösterdi. Sonra da cebinden çıkardığı tespihi Fatoş Yurdaseven isimli hanıma hediye etti.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bu tespih hediye etme işini ben başlattım, Yaşar Nuri Hoca ile devam etti. Şimdi de Başbakanımız, maşaAllah. Çok güzel bir hediye şekli, çok güzel bir hediye. Geçenlerde de buraya gelen Diyanet İşleri Başkanı’na yine tespih hediye ettim. Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a da gönderdim, Çerkez hemşerilerimize, hakikaten güzel bir hediye ama taş olması lazım, hakiki taş olması lazım, imamesi falan da süslü olması lazım. Herhangi bir tespih olmaz.

DİDEM ÜRER: Sisinkiler sanat eseri gibi Hocam.

ADNAN OKTAR: Yani taşları olay, özel seçilmiş taşlar, imamesi olay el yapımı, inşaAllah.

Evet, dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Başbakanımız “andımız kaldırılacak” açıklamasına, özellikle CHP ve MHP’den sert eleştiriler gelmişti. Başbakan bu eleştiriler için: “Onlar çocuklarımızı otuzlu yıllardan kalma sloganlara mahkum etmek istiyor” dedi. Şöyle söyledi: “Milliyetçilik, o çocukları otuzlu yılardan kalma demir perde ülkelerinin soğuk savaş dönemlerinin sloganlarını attırmak değildir. Milliyetçilik, onlara bir vizyon bir ufuk sağlamaktır, onlara güçlü bir ülke sunmaktır. Şimdi çocuklarımıza akıllı tahtalar geldi, tablet bilgisayarlar verilmeye başladı” diye devam ediyor konuşmasına.

ADNAN OKTAR: Yalnız şimdi tabii ırkçılık anlamında tabii ki öyle bir şey olmaz, kabul edilmez. “Ne mutlu Türk’üm diyene” derken, yani genetik anlamda saf Türk’ü kast ediyorsa bir insan, vicdansızlık yapıyordur. Ama Türkiye sınırları içerisindeki herkesi kast ediyorsa, bu bir hemşerilik coşkusudur. Nasıl Fenerbahçeliler Fenerbahçeli olmakla iftihar ediyor, Beşiktaşlılar Beşiktaşlı olmakla iftihar ediyorsa, Galatasaraylılar Galatasaraylı olmakla iftihar ediyorsa, aynı şekilde Türkiyeli olmak da, Türkiye’de olmak da, Türk olmak da iftihar vesilesi. Bir güzelliktir. Mesela yurt dışına gittiğinde “ben Türk’üm” dediğinde insanların gözünde bir ışıltı, bir parıltı olması lazım, değil mi bir güzellik olması lazım. “Ben Fransız’ım” diyor ama araştırdığımızda Fas kökenli çıkıyor, ama Fransız, “Fransız’ım” diyor. Onun için, oradaki Türlük anlamı gençlere düzgün anlatırsak, çocuklara düzgün anlatırsak, o Türklük anlamıyla övünürlerse çok güzel olur. Ama ırkla övünüyorsa saf ırk anlamında, zaten saf Türk bulamaz. Boşa övünmüş olur, öyle bir ırk yok. Saf Kürt de bulamazsın, saf Türk de bulamazsın, saf Laz da bulamazsın. Bütün ırklar mecburen karışmıştır. Yüzyıllarca bir insan “aman Kürt olsun, Kürt olsun” nasıl desin? İnsan uğraşır mı? Mesela beğendiği kadınla insan evleniyor, sonra öğreniyor onun hangi kavme mensup olduğunu, ama önce beğeniyor. Osmanlı döneminde de öyle, mesela Osmanlı Padişahları hep yabancı hanımlar almışlar, hemen hemen hiç Türk hanım yok, hep yabancı. Ama sorduğumuzda “Türk’üm, Osmanlıyım, Türk’üm” diyor, inşaAllah.

Fatma Hanım; “Hocam, bu sevimliyle birlikte börek yemiştik. O kedi eksikliğini ben tamamlayayım dedim. Bakışları çok güzel, maşaAllah. Aşkıma çok derin sevgimi iletir misiniz” diyor. Ama hakikaten ne temiz şey bu böyle.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: İTÜ Jeofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Ercan; “İstanbul’da olması beklenen depremin ortalama 6.5 şiddetinde beklendiğini ve 2045 tarihinden önce gerçekleşmeyeceğini düşündüğünü” söyledi.

ADNAN OKTAR: Ahmet Ercan Hocamız olsun, diğerleri olsun, ilk günlerde “eli kulağında” diyorlardı depremin. “Deprem falan yok” dedim yine “var” dediler. “Deprem yok” dedim, sonunda kabul ettiler. Verdiği tarih de yanlış. Hicri 1506’dan önce İstanbul’da deprem yok, inşaAllah. 1506’dan sonra cehennem zaten, 1545’e kadar cehennem. Depremler, felaketler, belalar, iç savaşlar, ihtilaller. Bir faşist kalkışma olacak, bir komünist kalkışma olacak, dünyayı kaplayacak, kan gövdeyi götürecek, inşaAllah. Bediüzzaman diyor ki: “Küçük inkılab-ı azimenin ayrı ayrı tarihinde tatabbuk ve tevafukları cay-ı dikkattir” diyor, maşaAllah. Çok güzel Osmanlıcası Üstadımızın.

Evet, dinliyorum.

DİDEM ÜRER: “Tüm partilerin başörtüsü konusunda konsensüs sağladığını” söyleten AK Parti Grup Başkan Vekili Nurettin Canikli, “toplum kara çarşaflı öğretmene sıcak bakmaz” dedi.

ADNAN OKTAR: Tabii ki çarşaflı öğretmen olmaz, o bir acayip olur. Yani öyle bir şey de yapmaz kimse zaten. Çok yanlış anlaşılır, bu sefer başörtülü kardeşlerimizi de mağdur ederler. Çünkü daha önce öyle oldu; 1979-80’lerde falan başörtüsü serbestti, 1979’lara kadar. Okullarda da serbest edildi. Sen misin serbest eden; çarşaf, peçe o şekilde İstanbul Üniversitesi’ne gelmeye kalktılar, o dönemde. Askeri hükümet de, o zaman 12 Eylül olmuştu, onlar da tabii adeta dehşete kapıldılar, anladılar ki bu iş böyle olmayacak, kararnameyle yasakladılar. Eğer nezaketiyle girmiş olsaydılar, türban gibi kibar bir şekilde herkese sevgi gösterseler, bence 12 Eylül ekibi bir sorun çıkartmazdı. Yani o konuda bir sorun çıkartmazlardı, o kadar da anlayışsız değiller. Ama hakikaten ciddi bir bölünme meydana geldi. Ters ters bakmalar başı açık olanlara, net ikiye bölünmüş gibi göründü. Ama şu an toplum daha olgunlaştığı için, olgun olmayanlar da olgunlaştığı için hükümet bir mahsur görmüyor. Hakikaten bir sorun çıkma şu an. Makul sessiz sakin gidip-gelirler, inşaAllah. Yani onun olgunluğu oluşmuş gibi görünüyor.

DİDEM ÜRER: Atilla Yayla bugünkü yazısında; “Ankara siyasalda okuduğu dönemde sosyalizmle bilimin aynı şey olduğu fikrinin aşılandığını, bu nedenle öğrencilerin zihninde, bilim asla yanılmadığına göre sosyalizm de doğrudur şeklinde bir tablo oluştuğunu” yazdı. “Faşizmin ve sosyalizmin ortak köklerde beslendiğini ve şiddet unsurlarını kullanarak aynı amaca yöneldiğini” söyledi.

ADNAN OKTAR: Güzel, çok samimi güzel konuşmuş. Her ikisinde de şiddet var, yani insanı adam yerine koymama var. “Biz sizi sopayla, silahla hizaya getiririz.” Diyor ki adam: “ben komünist olmak istemiyorum” diyor. “Öyle bir olursun ki, hoplaya hoplaya olursun” diyor. Faşist de diyor ki: “Sen doğuştan zaten faşistsin” diyor. “Seni hoplata hoplata ben faşist yaparım” diyor, “sıkıysa yapma” diyor. Almanya’yı da böyle elde ettiler, Rusya’da da böyle elde ettiler dehşet saçarak ve insanları aşağılayarak. İnsanın beynine, aklına, ruhuna, kişiliğine değer vermeyen sistemlerdir komünizm de, faşizm de.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Hocam, “Türkiye’de faşizmin itibarının sıfır ama komünizmin çok yüksek olduğunu” yazmış aynı zamanda. “Ne zaman sosyalist odaklar tarafından bir şiddet eylemi olsa, hemen bu faşizm denilerek kınanıyor demiş. Ve “ikisi de ortak kökenden geliyorlar, Nazizm aslında nasyonal komünizm, Mussolini de eski bir komünist ve komünist ideallerini terk ettiğini asla açıklamamış bir faşisttir” diye eklemiş.

ADNAN OKTAR: Çok güzel yazmış, çok akılcı güzel, yani hepsi makul anlatımın. Aferin delikanlıya. Kim bu mübarek?

DİDEM ÜRER: Atilla Yayla, Yeni Şafak Gazetesi’nden.

ADNAN OKTAR: Gazete sağlam, maşaAllah, iyi güzel. Hocaya sahip çıksınlar, Hoca baya kafalı adam. Güzel yazmış, güzel konuşmuş.

Madonna’ya bu mantığı ben söyledim. Bizim derslerimizde, sohbetlerimizde zaten ana konulardan biri bu. Hıristiyan, Musevi kardeşlerimize her zaman söylüyoruz, biz diyoruz ki; “Gerçek bir Müslüman aynı zamanda gerçek bir Musevi’dir, gerçek bir Hıristiyan’dır” diyoruz. Aylardan beri anlatıyoruz.

AYLİN KOCAMAN: Dünya ilk sizden duydu Hocam.

ADNAN OKTAR: İlk benden duydular. Madonna da, aynısını söylüyor, maşaAllah.

Değerli ülkücü kardeşim Orhan Çelenk, eski ülkücülerden ama ülkücünün eskisi olmaz. Ülkücü ölünceye kadar ülkücüdür zaten. Şimdi ziyaretime geldi. Hanımı da çok delikanlı, yiğit, o da Karadenizli MaşaAllah, can gayet güzel Osmanlı ruhuyla türküler söyledi geçen günler evimizde. Cemal’ım o zaman aklıma takılmıştı. Dedi ki : “Hocam, Cemalım’ı da söyleriz” dedi. Şimdi biraz sonra İnşaAllah, Allah nasip ederse programa da katılacak. Güzel bir oltutaşı tespih de getirmiş, hediye etmiş. Çok teşekkür ediyorum. Nefis bir şey, maşaAllah, el işi, bayağı güzel. Teşekkür ediyoruz kardeşimize.

Samanyolu Haber’de devrim oldu; İlk defa Prof. Zeki Sarıtoprak katıldı. “Evet, Hz. Mehdi (a.s) şahıs olarak gelecek, vakti belli değil “ diyor.  Neye göre belli değil? Sen Nur talebesi değil misin?  Senin üstadın ne diyor? “Benden yüz sene sonra Hz. Mehdi (a.s) gelecek” diyor. Nasıl vakti belli değilmiş?  1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında garip zannetmişler” diyor. Nasıl vakti belli değil?  İki yerde “benden yüz sene sonra gelecek” diyor, Hz. Mehdi (a.s) için. Cami emevin’deki sohbetinde net olarak 1980’de Hz. Mehdi (a.s)’ın çıkacağını söylüyor. “1990-2000” diyor,  tarih de veriyor, “yarım asır sonra onları darmadağın edecek “ diyor. 1371’den yarım asır sonra. “Hz. Mehdi(a.s)’ın alametleri belirtilmiştir ama ikinci derecedendir” diyor. Bir say da, biz ikinci dereceden mi, üçüncü dereceden mi biz karar verelim. “Hz. Mehdi (a.s)’ın çıkış alametleri yoktur” diyor. Nasıl yok? Ehl-i sünnet alimleri binlerce kitap yazmışlar, nasıl alameti yok? “Kuyruklu yıldız çıkacak” diyor. Çıkmış. “İki uçlu” diyor Peygamberimiz (s.a.v) çıkmış. “Çok parlak” diyor, çıkmış. “Diğer kuyruklu yıldızların aksi istikametinde gidecek “ diyor, dediği gibi çıkmış. “Çıkmadan önce yağmurlar kesilecek” diyor, doğru çıkmış. “Çıktıktan sonra yağmurlar çoğalacak” diyor, doğru çıkmış. “Ondan sonra ekonomik kriz olacak” diyor o dönemde, doğru çıkmış. Ve hadisler ayrıca mütevatir sahih hadis hükmüne gelmiş, çünkü artık tahakkuk etmiş. Mütevatirin de üstünde artık. Mütevatirin de üstünde net çıkmış artık.

“Bazıları ben, Hz. Mehdi (a.s)’ım diyor “ diyor. Bazıları da, “’ben Hz. Mehdi (a.s) değilim ama bana benziyor’ diyor” diyor. Yani bunu diyen de benden başka olmadığına göre. Ana kaynağı olay tahalluk etmiş oldu. Tamam hakikaten benim izahlarımda bir Mehdiyet iması görülüyor.  Bu doğru. Çünkü biz diyoruz ki; şu şu hadislerin tamamı bende var. Aynı benziyor. Doğru. Peki ne yapayım, ne diyeyim? “Şimdi kaş çatma çizgisi tekdir “ diyor, Hz. Mehdi (a.s)’in. Bana zoom yapılıyor, alnımın kaş çatma çizgisi tek. Anlamazlıktan mı geleyim, ne diyeyim? “Burnu küçüktür” diyor. Küçük burnum. Yumruk gibi burnum yok. Küçük burnum. Hayır, öyle olsa onu da söylerim. “Orta boyludur” diyor, “geniş omuzludur” diyor, “uylukları geniş” diyor, “omuzu geniş” diyor , “göğsü geniş” diyor. Geniş hakikaten. Geniş adamım boydan boya baktın mı, dikkati çekecek şekilde, abartılı şekilde genişim. Doğru. “Sırtın da ben vardır” diyor. Var. Hatta garip yani önce kocaman bir ben, sonra daha küçük sonra daha küçük kuyruklu yıldız gibi. Peş peşe, peş peşe devam edip, omzumun bu tarafına doğru devam ediyor, doğru. “Göğsünde yaprak gibi bir ben vardır” diyor. Sağ göğsümde kocaman ben var hakikaten el ayası gibi büyük. “Sağ ayağında ben vardır büyük” diyor. Kocaman yani büyük irice bir ben var sağ ayağımda, doğru. “Yanağında ben var” diyor. Var sol yanağımda ben var. Gizleyeyim mi yani? Fotoğrafta görünüyor. Ne diyeyim? Baktı mı bu imayla görülür tabii, ikinci bir ihtimali olmaz ki. Adam dürüst burada “Kendini ima ediyor” dese, haklı. Fakat ben ne yapıyorum? Gidip mason oluyorum. Hz. Mehdi (a.s) mason olur mu? Hz. Mehdi (a.s) olmadığımı vurgulayacak ne varsa yapıyorum. Daha ne yapayım? Mastika oynuyorum, Ankara havası oynuyorum, türkü söylüyorum. Ondan sonra, dekolte hanımlarla, hatta derin dekolte hanımlarla falan oturup sohbet ediyorum. Hz. Mehdi (a.s) bir kere haşa külliyen bakmaz öyle hanımlara. Gözünü bile açmaz, öyle bir şey olmaz. Hz. Mehdi (a.s), masonluğa karşı olması gereken bir varlık. Hz. Mehdi (a.s) mason olur mu? İşte olmadığımı ispat etmek için ne gerekiyorsa yapıyorum. Hz. Mehdi (a.s) mastika oynar mı? Hz. Mehdi (a.s) Ankara havası oynar mı? Türkü söyler mi? Söylemez. Tamam, o deliller var ama ben de böyle deliller sunuyorum olmadığıma dair. Diyor ki, “Daha da pekiştirecek delil onlar” diyor. O zaman olmadı. O zaman kendin bilirsin. Hüsn-ü zan ediyorsan, Allah razı olsun. İnşaAllah, sen Hz. Mehdi (a.s) olursun.

Milletin beynini uyuşturmaya gerek yok. Hz. İsa Mesih (a.s)’da şahıs olarak geldi. “Hocam, 2002 nereden çıkarttınız o tarihi” diyorlar. Nur talebesi üstad ağabeyler vardı, onlar söylediler. “2002 tarihinde geldi” dediler Hz. İsa Mesih (a.s). Aradan 2000 yıl geçtiği için, çünkü Cenab-ı Allah diyor, “Bizim katımızda sizin bin yılınız Benim için bir yıldır” diyor Cenab-ı Allah. Bir andır veyahut. Bin yıla Allah dikkat çekmiş, izafi olduğuna bin yılın. Bin yılda Allah katına çıktı, bin yılda da Allah katından indi. Göz açıp kapayıncaya kadar ama bu. Hz. İsa Mesih (a.s) gözünü kapattı Allah katına çıktı, gözünü açtı, dünyaya indi. O kadar. Onlar zannediyor ki, Hz. İsa Mesih (a.s) orada uzun uzun bekledi. 2000 yıldan beri bekliyor. Ona sorduğunda o böyle bir irkilir kalkar “Ne oldu?” falan der. İnsan içi geçer ya uyur, onun gibi o. O hala Romalı askerler kapıda bekliyor zanneder. Halbuki aradan 2000 yıl geçmiş. Tabii, kalktığında o, Romalı askerler kapıda zannedecek. Bir an içi geçtiğini zannedecek, uyuduğunu zannedecek. Uyumasıyla uyanması bir olmuştur. Bir saniye kadar. Bin yılda Allah katına çıkmış, bin yılda da inmiştir. Bin yılın izafi olduğunu Allah Kuran’da açıklıyor. İlgili ayet var, açıp baksınlar. 2000 yıl. İki-iki, 2002. Yani bir tekrarlayan ikili sistem var Kuran’da. Çok fazladır, çok çok fazladır, mühim olaylar hep iki-iki diye gider. Nurcu kardeşlerimizin üstad olanları da bunu söyleyince, biz de alametler de görünce, Kudüs’ün üstünde bir ışıklar da görünce, insan gayri ihtiyari şüphe ediyor tabii. Müsaade etsinler de şüphe edelim.

Bir de sürekli bağnazların kullandığı, diyor; “Hz. Mehdi (a.s)’ın gelişine güvenmeyin. Siz görevinizi yapın kardeşim. Hz. Mehdi (a.s) gelir de, gelmez de siz görev başında olun.” Bunu demeye gerek var mı? Zaten yapacaksın sen. Sanki Hz. Mehdi (a.s) gelecek diye bütün millet yatağa gidip uyumaya başladı. Böyle bir şey yok ki. Hangi devirde gidip Müslümanlar uyumuş Hz. Mehdi (a.s) gelecek diye 1400 seneden beri? Harıl harıl İslam için gayret etmiş Müslümanlar. Ne samimiyetsiz, iki de bir oturup bu konuyu gündeme getiriyorsunuz. Kim Hz. İsa Mesih  (a.s)gelecek diye yan gelip yatmış? Herkes hazırlık yapıyor. Bediüzzaman ne diyor: “Ben, Mehdi (a.s)’ın pişdar bir neferiyim. Öncü bir askeriyim. Ona zemin izhar ediyorum” diyor. “Onun dümdarıyım” diyor. Bediüzzaman bunu diyorsa, biz de aynısını diyoruz.

“Hocamın yorumları muhteşem ötesi, aynen sonsuz katılıyoruz. Ve aynı zamanda gülmekten de katılıyoruz Hocamızın esprilerine. Hocamı sevmeyenlere yazık, çok yazık. Çok seviyoruz kendisini kesinlikle. ‘İslam şefkat dini’ deyip, ardından türlü baskı yapıyorlar. Sonsuz sevgiler canımız Hocamıza” diyor, Sibel Özhan.

“Okul hayatım boyunca sayısız yoklamaya katıldım, hiçbir yoklama beni bu kadar mutlu etmiyor. Buradayım canım Hocam” diyor. Yoklama önemli.

“Aşkla sevdiğimiz canım Hocam, her baktığımızda, her dinleyişimizde ihya olduğumuz inşaAllah, hakkını ne yapsak ödeyemeyeceğimiz.” Estağfirullah. Sizin hakkınız var bizim üstümüzde. Biz ne yapıyoruz? Biz, Cenab-ı Allah ne söylerse ona vesile oluyoruz. Allah’ın aciz kuluyuz.

“Tutku ile bağlandığımız, kördüğüm olup sevdiğimiz, bizleri Allah’ımıza yaklaştıranımız, inşaAllah” diyor. MaşaAllah.

“Nişantaşı’nda bir kafenin terasında çok sayıda kediyi besliyorlar. Ve evine almak isteyenler, alıp sahiplenebiliyor” diyor. Aferin çok iyi olmuş. Ama çok komik, ordu gibi. Yazık hayvanlara çok şekerler. İyi bakıldığında çok güzel oluyorlar ama üstlerinde garibanlık var. Yazık. Aslında bunları sokağa salsalar, sokakta daha mutlu oluyor bunlar. Daha sıhhatli oluyorlar. Ama sokakta da her gören mesela insan bir büfeye uğrar, sandviç alır verir onlara. Onların kapları olsa belediyenin ayarladığı. Mesela oradan 50 gram veya 100 gram peynir alıp versen, ihya olur onlar. En çok peyniri seviyorlar. Hazır kedi yiyecekleri satılabilir büfelerde. Ne olur onların yiyeceğinden? Bir avuç bir şey. Onların sevinci ne şahane. Hırlıyor yerken, süper mutlu oluyor.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Hocam, Gülsuyu Mahallesi’nde sol görüşlü Yürüyüş Dergisi’ni dağıtanlar, çete üyesi kişilerin silahlı saldırısına uğramış.

ADNAN OKTAR: Yine.

DİDEM ÜRER: Evet, akşam haber girdi.

ADNAN OKTAR: O çok acayip bir şey. Silahlı saldırı.

DİDEM ÜRER: Kendilerini polis olarak tanıtan kişiler silahlarla saldırmışlar. Ama çete üyesi olduklarını söylüyorlar.

ADNAN OKTAR: Allahualem, bu iddia edilen Ergenekon terör örgütü yeniden biti kanlandı gibi görünüyor.

Ufuk; “Selam” Aleykum Selam. “Söyler misiniz Adnan Hoca’ya, hep Kürtler için taviz mi verecek?” Taviz, ne yapıldı ki? Tavizden kastı ne?

AYLİN KOCAMAN: Kürtlere verilen hakları herhalde taviz olarak mı algılıyor?

ADNAN OKTAR: Ne tavizi? Hak verilme konusu da yok. Bir yanlışlık düzeltilmiş oluyor, o kadar. Hak verilme diye bir konu yok.

AYLİN KOCAMAN: Başbakanımız da o şekilde belirtmiş.

ADNAN OKTAR: Tabii yani hak verme lütuf gibi göstermeye de gerek yok. Bir insan Kürtçe öğrenmek istiyorsa öğrenir. Türkçe öğrenmek istiyorsa öğrenir. Almanca öğrenmek istiyorsa öğrenir. İngilizce, bütün herkes çocuğunu İngilizce kursuna gönderiyor. Kimse niye İngilizce öğreniyorsun demiyor. Adamın canı Kürtçe öğrenmek istiyorsa, gitsin öğrensin. Ama resmi dilin Türkçe olması, bütün Türkiye’de yaşayanlar için hatta bölge için konfordur. Mesela bizim Tacik kardeşlerimiz geliyor, Türkmen kardeşlerimiz geliyor, anlaşamıyoruz. Hatta konuşuldu, “Türkçe lehçesi oralarda resmi dil olsun” dendi. En akılcısı bu. Tek dil olsun, anlaşalım. Ama ayrı. Arapça olsun, Farsça olsun. Yani nefis güzel diller bunlar ama anlaşabileceğimiz bir dil olsun.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Hocam, bu silahlı saldırıları provokasyon olarak genellikle görenler var. Polisin cevap vermesini ve aynı anda altı yerde birden büyük bir çatışma çıkarma planı var diye söyleniyor. Tunceli, Okmeydanı, Taksim gibi altı yerde bu şekilde, DHKP-C’yi kullanarak Ergenekon örgütünün çatışma çıkarma planı var şeklinde söylüyorlar.

ADNAN OKTAR: Polisin tabii sabırlı tavrı iyi. Yani akılcı yaklaşması iyi. İyi bir istihbarat çalışması gerekiyor. Fakat adamların niyeti bozuk gibi görünüyor. Millet olarak birleşip tek vücut hareket etmek lazım. Partilerin de birleşmesini yani bu noktada birleşmesini sağlamak lazım. Yani bütün partilerin bu konuda. O zaman bu konu biter. Partiler arasında ihtilaf olursa riskli olabilir.

Didem Hocam dinliyorum.

DİDEM ÜRER: Ali Çolak; “Suriyeli mülteci çocuk sayısının bir milyona ulaştığını, 740 binden fazlasının da 11 yaşın altında olduğunu, kış dolayısıyla da çok zor şartlarda kalacaklarını” söylemiş. Ama bir çözüm önermemiş.

ADNAN OKTAR: Kışın çok tehlikeli olur tabii. Yani o çocukların durumu çok vahim. Anneler var, yaşlılar, kış hakikaten çok tehlikeli olur. O konuda çok acele edilmesi lazım. Bu Esad çok münasebetsiz adam. Ben böyle densiz adam görmedim. İnsan ölümü göze alır, şu rezilliği göze almaz. Deli misin be adam? Git, milli koalisyon kurulsun. Herkes gelsin, hükümete katılsın konu bitsin. Ne biçim adamsın sen? “İlla ben başta olacağım” diyor. Soğan başı gibi niye başta olman gerekiyor? Git, kimi seçiyorsa seçsinler. Mesela kaç gurup varsa, hepsi milletvekili göndersin, koalisyon hükümeti olsun, kendi kendilerini yönetsinler. Baş belası olmanın alemi ne? Çoluk çocuk var. Kendisi rahat, sıcak yerde duruyor, çoluk çocuk donuyor. Çocuklar soruyorlar canlarım benim, “Biz Esad’a ne yaptık?” diyorlar. Gördünüz mü onların filmini? Acayip tatlılar. Bir küçük ufaklık çok şeker, “Biz ne yaptık Esad’a?” diyor.

DİDEM ÜRER: Hocam, Bahçelievler’de Suriyeli mülteciler parkta kalıyormuş dışarıda. Onunla ilgili bir video vardı iki gün önceki halleri, uygun görürseniz gösterebiliriz. Bahçelievler’de parkta kalan Suriyelileri.

ADNAN OKTAR: Kardeşim bu ne iştir? İşte bak bunlar da Esad’ın marifeti. Bırak adamlar evlerine dönsünler, rahat yaşasınlar. Deli misin be adam sen? Nasıl bir insandır bu? Uluslararası bir heyet gidip, bunu alıp gelsin. Tabii, Amerikalı, İngiliz, Fransız, İran, İslam alemi, herkes her yerden hükümetler birer tam yetkili temsilci göndersin, çoluğuyla çocuğuyla bunu alıp bir yere götürsünler bunu. Milletin başını belaya sokacak bu adam.

Didem Hocam kısa bir ara verelim.

ALTUĞ BERKER: Yayınımıza devam ediyoruz sayın izleyicilerimiz. Sayın Hocamızın konuğuyla birlikte değerli kardeşimiz Orhan Çelenk. Hoş geldiniz.

ORHAN ÇELENK: Hoş bulduk.

ADNAN OKTAR: Orhan Çelenk kardeşimiz, çok güzel ahlaklı, bayağı asil, dürüst bir kardeşimiz, sanatçı aynı zamanda. Sazı da, sözü de çok güzel, maşaAllah. Lütfetti, şeref verdi, evimize de geldi. Orada da güzel sanatından, güzel icralarda bulundu. Bugün de hanımıyla, koç yiğit hanımıyla maşaAllah aslan gibi, Allah birbirlerinden ayırmasın, cennette de kardeş etsin. Bizleri Anadolu’nun o güzel ezgilerine, güzel nağmelerine kavuşturacak kardeşimiz inşaAllah, lütfedecek. Hangi parçayı ilk düşünüyoruz?

ORHAN ÇELENK: Şöyle güzel bir bozlak bir uzun havayla başlayalım, sonra neşeleniriz.

ADNAN OKTAR: Allah Allah, maşaAllah maşaAllah.

ORHAN ÇELENK: “Gayrı dayanamam ben bu hasrete, ya beni de götür, ya sen de gitme.” Uygun mudur Hocam sizce de?

ADNAN OKTAR: Lütfedersiniz.

ORHAN ÇELENK: Estağfirullah Hocam.

MÜZİK

ADNAN OKTAR: Helal olsun, çok güzel, maşaAllah. Ağzına sağlık. Ne güzel, şimdi ne dinleyeceğiz, inşaAlah.

ORHAN ÇELENK: Bir de isterseniz bir Ege yöresi olabilir.

ADNAN OKTAR: Süper olur.

ORHAN ÇELENK: Eğer uygun görürseniz.

ADNAN OKTAR: Estağfirullah, lütfedersiniz.

ORHAN ÇELENK: Kara Hisar Kalesi olabilir ya da Gedizler başı olabilir.

ADNAN OKTAR: Kara hisar kalesi.

ORHAN ÇELENK: Tamam.

MÜZİK

ADNAN OKTAR: Allah Allah. Allah Allah, ihya ettiniz, maşaAllah.

ORHAN ÇELENK: Estağfirullah.

ADNAN OKTAR: Ağzına, diline sağlık. Ama hakikaten nefis söylüyor, iltifat değil bu, hakikaten nefis. Bilmiyorum böyle kaç tane sanatçı var, Çelenk Hocam’ın adı bizlerin kalbinde ama dünyada bilinmiyor. Bence dünya çapında çok kaliteli bir sanatçısın. Allah kalbine güzellik versin, hidayet versin, ilmini, irfanını arttırsın, nurunu arttırsın. Çelenk Hocam’ın sadece tek gelişi olmasın, bugün yormayalım bence, bir daha ki sefere kim bilir ne güzel türküler olacak. Ara ara çağırırız, o zaten bizi kırmaz, şereflendirir, onurlandırır. Öyle görünüyor.

ORHAN ÇELENK: İnşaAllah Hocam.

TARKAN YAVAŞ: Size karşı sevgisi çok derin Hocam, maşaAllah.

ADNAN OKTAR: Evet, Allah razı olsun, biz de onu canımız gibi seviyoruz. Dava adamı, bütün gençliğini Allah’a, Kitap’a, vatana, millete, bayrağa adamış bir koç yiğit. Adını vatanseverlerin bildiği bir koç yiğit, bizlerin de bildiği bir koç yiğit. Allah ömrünü uzun etsin, hanımına da Allah sağlık, sıhhat versin. Dünya tatlısı, çok efendi, çok nurlu, nurani. Güzel, mutlu hayat nasip etsin Allah, cennette de kardeş etsin.

Bugünlük bu kadar olsun, yarın devam ederiz, inşaAllah.

Masaüstü Görünümü