Harun Yahya

Sohbetler (10 Aralık 2014; 23:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio


BÜLENT SEZGİN: İyi geceler değerli izleyicilerimiz. Adnan Oktar’la Sohbetler programımıza başlıyoruz. Adnan Bey hoş geldiniz.

ADNAN OKTAR: Hoş bulduk, sizler de hoş geldiniz, sefa geldiniz.

PKK yüzünden birçok insan faaliyet yapamıyor Güneydoğu’da, Müslümanlar, çekiniyorlar. Ama tehdit altında faaliyet yaparlarsa, daha çok sevap alırlar. PKK tehdidine rağmen faaliyet yapılırsa, daha çok sevap alınır. Mesela bir ise, bin. Peygamberimiz (s.a.v) de tehdit ediliyordu, Hz. Ali (k.v) de tehdit ediliyordu, hepsi tehdit ediliyordu, o tehdit içerisinde faaliyet yaptılar ve çok sevap kazandılar. Tehdit olmasaydı, kazandıkları sevabın milyonda birini ancak alabilirlerdi. Milyonda birini bile alamayabilirlerdi. Tehdit, nimettir. Tehdidin olduğu ortamda İslam anlatılırsa, ibadet olur. Diyor ki; “tehdit olmasın, ben de ibadet yapayım.” İbadet neredeyse yok hükmüne geliyor öyle bir şeyde, çok çok azalır, yani bir hükmünde olur. Halbuki Müslüman çok fazla sevap istiyor. Milyon sevap kazanmak varken, niye bire razı oluyorsun? Tehdit yoksa bile Müslüman onu kalben isteyecek, “tehdit edenler olsa da daha sevap kazansam” demesi lazım. Tabii, böyle dik duranlar olduğunda, daha çok sevap kazanılır.

BÜLENT SEZGİN: Hz. Musa (a.s) döneminde, “onlar çıkmadıkça biz oraya girmeyiz, sen ve Rabbin gidin savaşın” diyorlar.

ADNAN OKTAR: Korkuyorlar. “Sen ve Rabbin gidin savaşın. Niye? Korkuyor, tehdit olarak gördüğü için. “Eyvah yakalandık” diyorlar” yine tehdit. Peygamberimiz (s.a.v) hep tehdit altında yaşadı. Ebu Cehil’in, Ebu Leheb’in, o devrin firavunlarının tehditleri. Hz. Musa (a.s), hep firavun tehdidi altında yaşadı. Çölde bile firavun’un tehdidi hep devam etti 40 yıl. Sürekli yer değiştirerek firavun’un suikastından kendilerini korudular. Çünkü oraya adam gönderir, asker gönderir, onlar orada uykudayken yahut herhangi bir savunma yapmadıkları anda onları vurabilirlerdi. Onun için sürekli hareket halinde oldular çölde 40 yıl Tih Çölü. Ve Cenab-ı Allah onların rızıklarını sürekli gönderdi. “Rızık derdine düşmeyin” dedi Cenab-ı Allah. Bediüzzaman da diyor talebelerine; “sakın rızık derdine düşmeyin, Allah size rızkınızı verecek, siz tebliğ yapın” diyor. Adam diyor ki; “nasıl olur, öyle şey mi olur” diyor, “en iyisi çalışayım, en iyisi evleneyim” diyor. Bediüzzaman diyor ki, “bak evlenmeyin” diyor talebelerine, “has talebeler evlenmesin, çalışmanıza da gerek yok, Allah size rızkınızı verecek” diyor. Buna inananların Allah rızkını verdi, ama inanmayanlar meşakkat içinde yaşadılar. Çok meşakkat içinde yaşadılar, dikkatlice bakılırsa bu görülür. Mesela Bediüzzaman’a Allah uzun bir ömür verdi, hastalıksız uzun ömür. Kanser olabilirdi, başka ağır hastalık olabilirdi hiçbir şey olmadı Bediüzzaman’a. Allah uzun ömürle ona tebliğ yaptırdı. Eğer tevekkül etmeseydi, evlenseydi, çoluk çocuğa karışsaydı, çok erken ölebilirdi Bediüzzaman. Ve bu faaliyetlerinin büyük bölümünü yapamazdı.

ALTUĞ BERKER: Kurşunlandı, zehirlendi bir şey olmadı Allah’ın izniyle.

ADNAN OKTAR: Hiçbir şey olmadı.

ALTUĞ BERKER: Sizin de tarihiniz öyle delikanlılıkla dolu Hocam. Kaç defa suikast, komplo, hepsinden daha güçlenerek çıktınız.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah. 7 kurşun sıktılar, daha ilk geldiğim gün. EvelAllah. Kurşunu yaratan kimdir? Allah. İsabet ettiren kimdir? Allah. İsabet ettirmedi mi, ettirmez. İsabet ettirince sen istediğin kadar tedbir al, evinde de olsan sana kurşun isabet eder. Pencerede olursun pencereden yine gelir. Sokakta yürürken olur yine gelir. Tedbir takdiri bozmaz. Ama tedbir için sebebe sarılırsın, ayrı.

Yani tehdit yoksa, sevap da yok onu bilecekler. “Tehdit ediliyoruz” diyor. İşte sana cennet nimeti, cennet köşkü, cennet güzellikleri. Allah’ın rızası demektir en başta. Sana Allah’ın rızası olarak dönecek o, nimet olarak dönecek. Ömrüne bereket gelir. Tehditle insan güzelleşir, sağlık sıhhat kazanır. Tehdit edeni yok, asude sakin hayat yaşıyor. Yok kardeşim, zannettiğin gibi olmaz. Ya hastane köşesinde can verirsin, ya bir şey yaparsın, yani Allah rahatlık vermez. Allah kendi yolunda olmayana rahatlık vermez. “Ben tebliğ yaparım ama çok rahat olmam gerekiyor.” Sen zaten tebliğ yapmak istenmiyorsun ki. Tebliğ; rahat olmayarak yapılan faaliyete deniyor. Sen de diyorsun ki, “ben rahat olmazsam tebliğ yapmam.” Tebliğin kökünü reddetmiş oluyorsun, esasını reddediyorsun. Tebliğde ne olacak; acı olacak, meşakkat olacak, zorluklar olacak, tehdit olacak. Arttıkça bu olacaklar, değeri artar tebliğin. Arttığında, Allah’ın rızasını daha fazla kazanırsın; amacın Allah’ı rızasıysa, rahmetiyse. İki günlük dünya için korkak, ürkek yaşamak, çok aşağılayıcı.

ALTUĞ BERKER: Bütün peygamber kıssaları açık. Hz. Nuh (a.s)’a, “çok ileri gittin” diyorlar. Hz. Şuayb (a.s)’a aynı şekilde söylüyorlar.

ADNAN OKTAR: Tehdit, peygamberlerin yaşadıkları bir kanundur, sünnettir. Hep Cenab-ı Allah’ın o sünneti onlarda tahakkuk etmiştir. Tehdidi yaratan Allah’tır. Diyor ki; “PKK tehdit etti.” Allah tehdit ediyor, PKK’yı sana vesile ediyor. PKK kim? Nihayet Allah’ın tecelli olarak yarattığı, görüntü olarak yarattığı zavallılar. Şeytana teslim olmuş zavallılar.

BÜLENT SEZGİN: Hz. İbrahim (a.s)’ın döneminde de kavmi “putların dinin den dönen bir genci biliyoruz” diyorlar. “Onu tutuklayın, ateşe atın” şeklinde bir tehditleri oluyor.

ADNAN OKTAR: Tehdit yaşamayan hiçbir peygamber yok. Başta Hz. Resulullah (s.a.v) olmak üzere. Hz. İsa (a.s), Hz. Musa (a.s), Hz. İbrahim (a.s) hepsi. Hz. Lut (a.s)’ın kapısına dayandılar. Hz. İsa (a.s)’a Romalılar musallat oldu biliyorsunuz. Canını almaya geldiler kendi kafalarınca. Bir anda Cenab-ı Allah onun görüntüsünü yok etti Hz. İsa Mesih (a.s)’ın. Onu yakalamaya gelen muhbir içeri odaya girdi, orada iki kişi olması gerekiyor, tek kişi. Romalı askerler delirdiler, “o adam nerede” diyorlar, “muhbir nerede” muhbir yok. “O zaman İsa bu olması lazım” diyorlar. O kargaşada döve döve ağzı burnu birbirine girdi tabii, kan revan içinde. Tam da anlayamadılar. Bak hep kuşku içinde kaldıkları için, İncil’de de geçer, “benziyor” diyorlar. Kan revan içinde kalmış insanı sen nasıl teşhis edeceksin zaten? Genel hatlarıyla benziyor tamam, saçı uzun, boyu posu benziyor, ama o değildi, talebesi Yuda İzaryot.

Peygamberimiz (s.a.v), Mekke müşrikleriyle doğrudan muhatap oluyordu, her gün tehdit vardı, “seni öldüreceğiz” dediler, şehit etmeye kalktılar. Hz. Ali (k.v) gitti Peygamberimiz (s.a.v)’in yatağına yattı, biliyorsunuz. Bak, o da tehdide nasıl delikanlıca göğüz geriyor görüyor musunuz. Yatağına yatmak ne demek? Adam o diye çeker, onu vurur. Korkmuyor, çünkü canı alacak olan Allah. Bak, o kadar savaşlara girdi Hz. Ali (k.v), 17 yerinden yaralandı Hayber Muhasarası’nda, Allah canını almadı. Ama bak o olayda suikast yaptılar, Allah canını aldı. Suikastı yaratan da Allah. Vakti geliyor, zamanı geliyor, Allah canını alıyor, şehit olarak almayı dilediği için, o şekilde.

Yollarına diken atıyorlardı, geçtiği yollara, deve işkembesi attılar üstüne, akıl almaz hakaretler, iftiralar ve yağmur gibi tehdit. O kadar çok ki günlük olaylardandı artık tehdit Resulullah (s.a.v)’de. Mesela namaz kılıyor, başına müşriklerden birisi geliyor kılıcını çekmiş, pala tarzında büyük kılıç. Yani Allah vermesin bir kere vursa, tam anlamıyla keser, bitirir. “Ya Muhammed” diyor (s.a.v)’e, “seni şimdi benden kim kurtaracak” diyor. “Peygamberimiz (s.a.v) sakince bakıyor, “Allah” diyor. Adam felç oluyor, yani o tevekkülden, o sükunetten felç oluyor. Ve orada Peygamber (s.a.v)’in o tevekkülüne hayran olup, İslam’ı seçiyor. Gücünün yetmemesinden de olayı anlıyor bir harikuladelik olduğunu. Çünkü oradaki cesaret ve yiğitlik görülmüş bir şey değil. Kime yapılsa öyle bir şey, felç olur adam. Öyle bir tehditte mahvolur yani. Sıçrar falan, kaçmaya çalışır. Peygamberimiz (s.a.v) hiç şeklini bile bozmuyor, “Allah” diyor işine yine devam ediyor. Ne yapsın adam o durumda, felç oluyor. Bu, günlük olaylardan bunlar, yani bu bir tanesi. Her gün akşama kadar olan olaylar. Kimi ok atmaya kalkıyor, kimi mızrak atmaya kalkıyor, kimi geçtiği yollarda üstüne taş atmaya kalkıyorlar. Bütün ömrü tehditle geçti ama vazgeçmedi Peygamberimiz (s.a.v). Sen çıkıp dersek ki, “beni PKK tehdit ediyor” kaybedersin. Allah’tan korkacaksın.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Bey, siz de okul yıllarında üniversite yıllarında namaz kılmaya giderken önünüzü kesip tehdit ediyorlardı, anlatıyorsunuz.

ADNAN OKTAR: Tabii, üniversiteden arkadaşım,”seni öldürürler burada okulda” dedi, “gelip gidiyorsun ama ben açıkça söyleyeyim sana” dedi, “okula gelme bence sen” dedi, “seni vururlar, mutlaka öldürürler” dedi. “Eğer Allah’ın takdiri varsa, biz her yerde şehit oluruz” dedik. Evde de olusun, orada da olursun, burada da olursun. “Ben Allah’a tevekkül ettiğim için, öyle bir düşüncem olmaz” dedim, “ben gelip gideceğim, sıkıysa, onu yapabilecek adam da varsa, anasından da doğduysa” öyle uzun bir konuşma yaptım, “gelsin görelim” dedim, “öyle bir şey olmaz, normal devam edeceğim” dedim. Şöyle hafif başını çevirdi, hani sen bilirsin gibisinden, devam ettik. Ortaköy Camisi’nin orada da evin oraya da komünistler toplanmıştı, bir gittim camiye, ben namaz vakitlerini hep camide kılıyordum, camiye gittim yeşil parkalı adamlar ama bütün camiyi doldurmuşlar. Bir komünistin cenazesini getirmişler, her yer yeşil parkalı. Aralarında biri vardı, uzun boylu tam tipik komünist o da böyle, o devrin komünistleri ayrıydı. Şu an öyle değiller, şu an daha modern görünüşleri. Yani anlamak zor oluyor şu anki komünistleri, eskiden baktığında, anlaşılıyordu. O, “gelir misin bir dakika” dedi ben camiden çıkınca, “gel şöyle bir konuşalım” dedi. Yanında da birkaç arkadaşı da beraber köşeden geçirdiler beni, uygun bir yere kadar getirdiler, “Kasımpaşa’da bizim arkadaşları dövüyor sizin arkadaşlarınız” dediler, “silahla tehdit ediyorlar vurmaya kalkıyorlar” falan. “Eğer bunu yapmaya devam edersen sen, devam edeceksen, biz de seni vuracağız” dedi benim için. “Ben İstanbul’a yeni geldim canım kardeşim” dedim, “Kasımpaşa’yı semtleri daha yeni tanıyorum” dedim, “oradaki kişilerin hiç birini tanımam” dedim, hakikaten tanımam bilmem. Orada da hakikaten bir delikanlı grubu oluştuğunu anladım, zaten Kasımpaşa adı üstünde, yiğit delikanlı dolu. Şimdi sen oraya komünistim diye girersen, ne hale geleceğin belli. Sokmuyorlar oraya, Allahualem. “Benimle alakası yok” dedim, “ama yine de söyleyeyim” dedim. “Biz de işte söyledik, orada bir tandık kanalıyla, usulen hükmen. Ondan sonra bir süre sonra yine geldi dedi ki, “devam ediyorlar” dedi. “Benim yapabileceğim bir şey yok” dedim, “benle alakası yok” dedim. O vurma tehdidini yine yeniledi, “o zaman biz de seni vuracağız” dedi. Hala bekliyoruz. Evet.

BÜLENT SEZGİN: Allah ayette şöyle buyuruyor, şeytandan Allah’a sığınırım; “Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. [Ali İmran Suresi, 173]

ADNAN OKTAR: Orada toplanan insanlar ne? Onlar da Allah’ın yarattığı varlıklar. O gücü veren kim? Allah. Onları tehdit ettiren kim? Allah. Seni koruyacak olan kim? Allah. O zaman niye çekiniyorsun?

Hz. Musa (a.s) mübarek çok şahane bir peygamberdi, çok tatlı bir peygamber. Tehdit aldı firavun’dan, gitmek istemedi. Cenab-ı Allah “gideceksin” dedi. O da dedi ki; “kardeşim olsun o zaman yanımda” dedi. O, her türlü psikopatlığı yapabilir. “Beni öldürmesinden çekiniyorum” diyor. Hakikaten de yapar adam, manyak yani firavun. “Gözümün önündesin ey Musa” diyor Cenab-ı Allah, “seni görüyorum ve duyuyorum” diyor, “kardeşinle gidin” diyor.

CEYLAN ÖZBUDAK: “Bizim yanımızda peygamberler korkmaz” diyor Allah.

ADNAN OKTAR: Evet, “korkmayacaksın” diyor Cenab-ı Allah, defalarca söylüyor.

Bugün Davutoğlu Hocam’ı, Sayın Bahçeli Hocam’la Kılıçdaroğlu Hocam’ız sıkıştırmış. Gülümseyerek dinlemiş, sonrasında da sert eleştiriler yapmış ama aynı zamanda esprili bir üslup da kullanmış. Davutoğlu Hocam’a kimse bir şey diyemez, Allahualem. Onu yıpratacak bir olay da olmadı. Dolayısıyla üslubu da çok iyi. Oradaki durum, pek zannettikleri gibi olmaz.

AYLİN KOCAMAN: Eleştiriler eğreti kalıyor biraz.

ADNAN OKTAR: Yok, onları kimse kabul etmez.

Tayyip Hoca’yı eğer ezmeyi kabul ederse insanlar, vefa yok diye bütün insanların kalbinde bir acı oluşur. Tayyip Hocam’ı mutlaka koruyup kollamak lazım. O bir Anadolu delikanlısı, hataları olabilir, eksiklikleri olabilir ama iyi niyetle ortaya çıktı, iyi niyetle gayret etti. Onun bu şevkinden, heyecanından, gayretinden dolayı takdir etmek gerekirken, tekdir yahut tekfir edilirse Allah esirgesin, bu çok çok çirkin olur. Onun için bağnazların da ağzını kapatacak şekilde hareket etmek lazım. Muhalifler de, daha vicdanla yaklaşırlarsa daha güzel olur. Cumhurbaşkanlığı köşkü yaptırıldı. İlk bakışta tabii kaba mantıkla baktıklarında onları öfkelendiriyor. Ama Çankaya çok eski bir bina. Layık görmüyorlar oraya. Hep ezme yanlısılar. İşte “sen muhtar dahi olamazsın. Şu olamazsın, bu olamazsın.” Akılları fikirleri ezme yönünde. Tayyip Hocam’ın, gariban olmasını istiyorlar. Ezik olmasını istiyorlar. Her vurulduğunda çöksün istiyorlar. O da dik başlı. İyi yapıyor. Çünkü ezmek istiyorlar açıkça, yani vurdukça çöksün istiyorlar. Olmaz öyle şey. Eğer öyle olsaydı, şu anki başarıları elde edemezdi. Şu anki gibi Allah’tan, dinden bahseden bir üslup varsa. Osmanlıcayı anlatalım diyor. Çünkü Osmanlıcadan pek bir şey çıkmaz. Ama sembolik anlamı güzel onun. Yoksa gençler öğrenecekler. Cayır Cayır Osmanlıca falan öyle bir şey çıkmaz. O zaten imani bir hizmete de fayda sağlayacak bir şey değil. Çünkü Osmanlı, Osmanlıcayla çöktü zaten. Osmanlıca hakimdi, fakat Osmanlıcanın uygulandığı, yaşandığı, okunduğu bir ortamda Osmanlıca çöktü. Dolayısıyla Osmanlıcanın kurtarıcı bir yönü yok. Ama atalarımızın kullandığı harfler, eskimez bir harf Kuran-i huruf, olduğu için, makbul ve güzel. Yani Kuran’ı okumak açısından iyi olur, Kuran’ı anlamak açısından iyi olur. Yoksa bizim o harflerle öğreneceğimiz bir bilgi yok. Her türlü kitap tercüme edildi zaten. Eski Osmanlıca eserlerin hepsi tercüme edildi. Türkçeye çevrildi, gayet mufassal anlaşılır hale getirildi, şerh edildi. Dolayısıyla Osmanlıca bilmemekten kaynaklanan bir eksikliğimiz olmuyor. Hiç olmuyor değil, olur tabii. Ama rahatça tercüme yapılabiliyor, tercüme edilebiliyor. Özetle Tayyip Hocam’ın, anlatmak istediği o, bu uygulamanın meydana getirdiği sonuç şu; “Ecdadın ruhuna dönüyoruz” mantığı. Ve o tabii İslam’ı çağrıştıran bir şey, Kuran’ı çağrıştıran bir şey, o yönüyle kıymetli. Bir de zorla boyun eğmeyiz kafası, mantığı güzel.

BÜLENT SEZGİN:  “Şamil Tayyar, Amerika Birleşik Devletleri Adana Konsolosu John L. Espinoza için “Konsolos sürekli Gaziantep, Şanlıurfa ve çevre illere gidiyor. Ve ne zaman gelse, ardından olay çıkar. HDP ve PKK’lılarla sıkça görüşür. Gaziantep’teki bazı STK’ları harekete geçirmeye çalışarak bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor ve tahrik ediyorlar” açıklamasında bulundu. “Eğer siz bir ülkenin iç ilişkilerini karıştıracak faaliyetlerde bulunuyorsanız, istenmeyen adam ilan etmeniz lazım. Ülkeden gönderilmeniz lazım.”

ADNAN OKTAR: İspat edebiliyorsa, niye bekliyor zaten? İspat etmesi çok önemli. İspat edip gereğini yapsın. Zaten hükümetin içinde olan bir insan. AK Partili değil mi? Tamam her türlü yetki, imkan var. Dolayısıyla bunu tavsiyede bırakmaması lazım. Ama o adam öyle bir şey söylüyorsa, sen onun yüz misli cevabını ver. Yahut bize ortam sağla, biz yüz misli cevabını verelim. Yani can güvenliğimizi sağla Güneydoğu’da hallaç pamuğu gibi atalım PKK’yı, fikirle, düşünceyle. Deki, “ben size hem jandarmadan, hem polisten gereken güvenliği sağlayacağım, gidin istediğiniz gibi tebliğ yapın” desin. Diyarbakır, Mardin, Siirt, Midyat her tarafta yaparız tebliğ. O şahısların yaptığı tahribatı da gayet güzel düzeltiriz. Ama biz elimizi, kolumuzu, sallayarak orada gezemeyeceğimiz belli.

“Ben bu mesajı Sayın Adnan Oktar Beyefendi için gönderiyorum. Onu çok seviyorum.” Allah razı olsun. “Mardin’de yaşıyorum. Sohbetleri takip etmeye çalışıyorum. Burada artık devletin kalmadığını söyleyebiliriz. Çünkü seksen yıllık köy karakolumuz kısa bir süre önce bir sebep gösterilmeden kapatıldı. Yapılan propagandaya göre PKK istediği için kapatılmış. Bu bahse konu, karakol sadece bir köyün değil, kendisine bağlı on iki köye bakıyordu. Şimdi buraların artık PKK’lılar tarafından kontrol edileceği söyleniyor. Saygılarımla Adnan Hoca’ya hürmetlerimi sunarım. Telefonum” diyor. Telefonunu vermiş kardeşimiz. Karakol neyse onu söylesin kardeşimiz. O karakolu daha güçlendirtelim. Yerine kale karakol yaptırtalım. Karakol kapatılmaz.

“Kameraman kardeşimizden Allah razı olsun. Bu gece muhteşem güzellikteki yüzünüzü daha net görüyoruz” diyor. Öyle mi?

Ricardinho da öyle geziyormuş Güneydoğu’da sürekli. Kardeşim o zaman bırakın, biz de gezelim. Ama bize güvenlik sağlayın. Değil mi? Hem jandarmanın, hem polisin desteğini sağlayın. Biz de gayet orada tebliğ yapalım. Sivil jandarma, sivil polis. Resmi polis istemiyoruz. PKK’yı hallaç pamuğu gibi atarız. Adamlarda ideoloji yok, fikir yok.

“Reisi cumhura müteveccih tahkiri cimayette twitter münasebetiyle tevkif edilen el- aziz eski mebusu Feyzi İşbaran, hakime verdiği mazmununda tenkit mahiyetindeki üç, dört tamim haricindekilerin şahsına mahsus olmadığını, şahsına mahsus olan tamimlerde ise kastettiği şahsiyetin Adnan Oktar, olduğunu beyan etmiştir. Kıymetli Hocamız’ı, bu mevzu ile alakalı tedrisine muttali olmayı niyaz ederiz.” Osmanlıcanın güzelliğine bak. Osmanlıcanın güzelliğine bak. Hem hukuk dili, hem Osmanlıca. Tayyip Hocam, Osmanlıca diyorsa, var bildiği.Yavaş yavaş etkisini göstermeye başlamış güzel. Feyzi İşbaran.

Yalnız adamın dövülmesi ayıp. Yani bu çok kötü ve yanlış bir hareket. Yapanları kınıyorum. Çirkin bir hareket. Eli kolu bağlı bir insana, polislerin arasında götürülen bir insana gidip saldırmak, ağzını burnunu kırmak çok çok ayıp, çirkin ve acizce bir hareket. Dövüp saldıracaksan sokakta hali var onun, sokakta geziyor. Dışarıda hiç bir şey yapamıyorsun da, eli kolu bağlıyken, eli kelepçeliyken gidip onu dövüyorsan, bu delikanlılık değildir, bu vicdan da değildir, çok çok ayıp, çok çirkin bir hareket. Hiç yakışık almadı. Hapishanede adam dövmek, karakolda adam dövmek, kelepçeli adamı dövmek bunlar delikanlılık değildir. Tam tersidir, çok çirkin hareketlerdir. Yapacaksan, dışarıda yap da görelim-ki, dışarıda da çok çirkin yapılması. Ama dışarıda aklının ucundan dahi geçmezken, eli kolu bağlıyken kahramanlığın tutuyorsa, yiğitliğin tutuyorsa, sen ne kahramansın ne de yiğitsin, ne de delikanlısın. Öyle bir şey yapacaksan adam dışarıda geziyor, eli kolu açık geziyor yani tek başına geziyor. Git yap. Hayır, zaten yapmasını istemem çirkin bir şey bu da, oradaki çirkinliği vurgulamak için söylüyorum. Orada çekiniyor, dışarıdayken çekiniyor. Eli kolu bağlıyken yiğitliği tutuyor. Çok çirkin. Bunu hiç kimse de kınamadı. Çok çok ayıp. Vicdanın asla kabul edeceği bir şey değil.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Sırrı Süreyya Önder, çözüm süreci kapsamında yürütülen müzakerelerle ilgili: “Müzakereler taslağını yakında kamuoyuyla paylaşacağız. Müzakere metninin içinde özerklik de var” dedi.

ADNAN OKTAR: Türkiye’de özerkliği kim düşünüyorsa, kim bunun olması için devletin imkanlarını kullanmaya kalkarsa, kim böyle bir dayatma yaparsa, yani bunu kim sinsice planladıysa, Allah onu helak etsin. Allah içine ateş düşürsün, Allah aklını alsın. Asla müsaade etmeyiz. Dış güçlerin mantığı bu, kafası, Amerika’nın derin devletinin kafası, Allah kafalarını ezsin. Allah akıllarını alsın bunu kim tasarlıyorsa. Tayyip Hocam otuz kere söyledi. En taş kafa olan bile anlar, otuz kere söyledi. Dedi ki: “özerklik falan yok” dedi. “Tek bayrak, tek devlet, tek millet. Bunu unutun” dedi. Öcalan’ın bırakılması, ev hapsi böyle bir olay da yok” dedi. Net, delikanlıca açıkladı. Durup durup açıklama yapıyorlar. Kardeşim yok öyle bir şey. Dünyayı başlarına yıkarız, kıyamet kopar. Sessizliğimizi yanlış anlamasınlar. Bak açıkça söylüyorum, dünyada hiçbir ülke kalmaz. Dünya dümdüz çorak toprak olur. Tepsi gibi olur dünya. Sakın ha. Bunu unutacaklar. Asla müsaade etmeyiz. Ama KCK böyle düşünüyor olabilir, PKK, Amerikan derin devleti öyle düşünüyor olabilir, karşılıklı şarap içip, kafayı bulup böyle laflar ediyor olabilirler. Bu bizi ilgilendirmez.

Evet, birileri bir şey söylesin, biz de bir şeyler söyleyelim.

BÜLENT SEZGİN: HDP’nin İmralı heyetinde yer alan İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, demokratik müzakerelerle ilgili bir soruya; “bu memlekette temel haklar meselesinde bozucu olan neler varsa onlar olduğunu, yasal ve anayasal değişikliklerin hepsinin olduğunu” belirtti. “Özerklik de olduğunu” vurguladı. “Demokratikleşme başlığı altında kamu ile bunların paylaşılacağını” belirtti.

ADNAN OKTAR: Yok kardeşim özerklik falan unutsunlar, öyle bir şey yok. Hiç kimsenin öyle bir şeye niyeti yok. Öyle bir şeyi yapmaya kalkana da dünyayı başına yıkarız. Kıyamet kopar, o anlamda. Yani dümdüz böyle çöl olur dünya. Hiçbir ülke, hiçbir yer kalmaz. Onu unutacaklar.

BÜLENT SEZGİN: Genel afla ilgili de konuşması var.

ADNAN OKTAR: Yok kardeşim. Sen polis vuracaksın, asker vuracaksın sonra “çık dışarı” diyeceksin, o zaman asker, polis vurmak helal hale getirilmiş oluyor. Şehit etmek helal hale getirilmiş oluyor. Bunu kim tasarlıyorsa, Allah onu helak etsin. Allah içine ateş düşürsün. Allah azap içerisinde yaşatsın. Öyle bir azap ki dili, dişi tutulsun yani normal bir azap değil. Başı derdine düşsün kim düşünüyorsa, yani eyleme geçirecek şekilde kim düşünüyorsa. Fikir olarak düşünüyorsa düşünsün ona bir şey dediğimiz yok. Şarap içiyor, rakı içiyor kafasının şekli değişiyor bir şeyler anlatıyor olabilir veyahut uykusuz kalır veyahut rüya görür, çok fazla yemek yemiştir böyle acayip rüyalar görebilir, o ayrı mesele ama fiiliyatta müsaade etmeyiz.

“Sayın Hocam şu an beş arkadaşla sizi izliyoruz” diyor, maşaAllah. Semih Öz; “Seni seviyoruz be Hocam” diyor.

“Ailece sizi soluksuz izliyoruz. Çok karizmatik görünüyorsunuz. İnşaAllah bir gün ziyaretinize gelmek isteriz. Bodrum’dan selam, saygılar.” Aleykum Selam. Şenol Yıldız. Ben de böyle program olsa hakikaten kesintisiz izlerim. Çünkü öbür programlara bakıyorum, birçoğu için diyorum hakikaten çok sıkıcı. Bir de konular çok önemli hakikaten.

GÜLŞAH GÜÇYETMEZ: Sizin konuşmalarınız çok hikmetli hem de sizi dinlemesi çok zevkli.

ADNAN OKTAR: “Hocam otuz kez Irak peşmerge bölgesine, yirmi kez İran Doğu Beyazıt üzerinden Bazargan İran şehrine gittim. Gördüğüm Irak’a giderken Mardin, Kızıltepe, Nusaybin, Cizre, Silopi, Habur güzergahı üzerinde her şey Cizre’de başlıyor.” Yani PKK orada artistlik yapıyor diyor. “Otuz kilometre Silopi’de yükseliyor” orada daha da artıyor diyor. “PKK’yı peşmerge bölgesinde görseniz, süt dökmüş kedi gibiler” diyor. “Ağrı üzerinden İran güzergahı üzerinde her şey Doğu Beyazıt’tan başlıyor” orada PKK’nın etkenliği başlıyor diyor “otuz beş kilometre ileride Gürbulak Kapı, iki kilometre Bazargan şehri, yine orada da PKK süt dökmüş kedi gibiydi” diyor. “Dediğim yerlerde PKK’ya af yok” diyor “mutlaka kafalarını eziyorlar. Biz fazlasıyla iyimserlik yapıp çok ödün vermiyor muyuz?” diyor. Bak “her yerde hizalar” diyor. Amerika’da hizalar, İran’da hazır ola geçiyorlar, Türkiye’de itlik yapıyorlar.

CEYLAN ÖZBUDAK: Almanya “sokaklarda, parklarda hiçbir şekilde Almanca dışında hiç bir dil kullanılmayacak” diyor. Orada hiçbir şekilde teklif bile edemiyorlar.

ADNAN OKTAR: Evet. Almanya’da, Amerika’da inanılmaz terbiyeliler. Her şeyleri üslup, konuşma, hareket, nezaket hepsinde çok titizler. Bir tek bu sululukları, cıvıklıkları Türkiye’de. İran’da da it gibi korkuyorlar. Halbuki İran’da Türkiye’den daha fazla Kürt nüfusu var. Oradaki Kürt kardeşlerimiz de bunlardan nefret ediyor. Ama PKK’lı sayısı da aynı şekilde Türkiye’den çok fazla İran’da. Ama köpek gibi korkuyorlar İran’dan, acayip saygılılar.

GÜLŞAH GÜÇYETMEZ: “Orada özerklik konusunu bile açamıyorlar” demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Tahayyül dahi edilemez. Ellerinde böyle düzgün kartonlar var beyaz, küçük harflerle yazılmış, kaldırımın kenarına çıkıyorlar, çok nezaketli bir şekilde o yazıları gösteriyorlar. Bağırıp çağırma da yok. İran bayrağı ellerinde, kafalarını gözlerini patlatırlar. Hiçbir şekilde yapamazlar. Türkiye’de böyle kabadayılık yapmaları, Türkiye’nin şefkatinden kaynaklanıyor, yani ılımlı tavrından kaynaklanıyor. Yoksa İran gibi aynı modeli uygulamış olsalar, konu bitecek.

BÜLENT SEZGİN: İran’daki gösterilerin fotoğrafı vardı Adnan Bey.

ADNAN OKTAR: Göster bak nasıl kibarlar orada. Bak nasıl hizaya gelmişler? Hiç PKK’lı der misin bunlara? Bak tek sıra, beyaz kağıt, aynı boyda. Bağırtı çağırtı yok, PKK bayrağı yok, Öcalan posteri yok, kıyafetler sivil normal kıyafet, yazılar küçük boy. Bak tam hizaya getirmişler. İran bunlara etek giydirdi zaten. Ne zaman bunları yakalasa, hepsine etek giydiriyor İran. İran etek giydiriyor diye bu sefer de aralarında etek moda olmuş. Kabul etmişler yani.

Bülent Bey, siz bir şeyler söyleyin.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Bey, Sayın Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la aralarında rekabet olduğu iddialarına cevap mahiyetinde mecliste bir konuşma yaptı. Ve Sayın Erdoğan’la samimiyetlerine ilişkin “İlişkimiz, ölümle de bitmez. Dünya ahiret kardeşiz. Biz söz verdik mi mezara kadardır mezara” ifadelerini kullandı.

ADNAN OKTAR: Tabii ki çok vefalı, efendi, akıllı bir insan. Ne rekabeti olacak? Ama sıradan bir insan değil, Sayın Ahmet Davutoğlu. En az Tayyip Hocam kadar, en az onun kadar çok kaliteli bir insan. Yani bazen böyle yedek başbakanlar olurdu eskiden öyle birisi değil. Usulen başbakan değil, hakiki başbakan. Onun için değerini iyi bilmek lazım. Üslubu, efendiliği dindarlığı muhteşem. Ama Tayyip Hocam’ı da ezmek istiyorlar, ona da millet olarak vicdanen müsaade etmeyelim. Çünkü hakikaten belalı yılların, belalı olayların içine girdi. Belayı üstüne çekti, dertleri üstüne çekti. Şimdi orada vefasızlık göstermek yakışık almaz. Çok çirkin olur. Bilakis takdir etmek lazım.

Dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Sayın Davutoğlu, kimsenin etnik köken ya da mezhep nedeniyle birbirini dışlamaması gerektiğine dair şunları söyledi. “Bizim için çözüm süreci, milletin bütün fertlerinin kaynaşma süresidir. Mücadelemiz yeniden Kuva-yi Milliye mücadelesidir. Herkes mahallesinden çıksın. Mahallesinin rahat ortamında yaşamasın. Çıksın başka mahallelere girsin. Sünni vatandaşlarımıza sesleniyorum, Alevi vatandaşlarımızla kucaklaşın. HDP’lilere de aynı çağrıda bulunuyorum, artık Türkiye’de olun. Türkiye partisi olmak nezihliktir. Bir mahallenin bir bölgesinin partisi olmak değil” dedi.

ADNAN OKTAR: Şahane, şahane konuşmuş. Kalıp gibi. Tam yakışır tarzda konuşmuş. Anlamı da güzel, üslubu da güzel, hikmetli de maşaAllah. Allah feyzini artırsın.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Ares Gazetesi’nin haberine göre; “Filistin yönetimi Yerleşim Bakanı İsrail’i protesto amacıyla Batı Şeria’da bugün düzenlenen protesto gösterileri sırasında İsrailli bir askerin göğsüne tüfek dipçiğiyle vurması sonucu hayatını kaybetti. Bakanın kalp hastası olduğu ve dipçik darbesinin kalp krizine yol açtığı” belirtildi.

EBRU ALTAN: Öncesinde de yoğun gaz sıkıyorlar bölgeye İsrail askerleri.

ADNAN OKTAR: Hem stres etkisi olabilir, hem de o vurmayla kalp ritmi bozulmuştur. Kalbin elektrik sistemini bozmuş olabilir. Acı bir olay tabii.

AYLİN KOCAMAN: İsrail askerleri “kargaşada fenalaştığını” söylemişler.

ADNAN OKTAR: O da olabilir. Yani o stresten, o sıkıntıdan, gerilimden yani kalp hastasıysa vefat etmiş olabilir. Dipçik de gelmiş olabilir, gelmemiş de olabilir. Bilmiyoruz. Allah rahmet etsin. Allah geride kalan ailesine sabr-ı cemil nasip etsin. Cennet olsun makamı, inşaAllah.

Evet, dinliyoruz.

KARTAL GÖKTAN: Dışişleri Bakanlığı; “Filistin’de yasa dışı yerleşimlerden sorumlu bakanın İsrail güvenlik güçleri tarafından öldürülmesini şiddetle kınadığını” duyurdu. “Dışişleri İsrail’in Filistin topraklarındaki eylemlerini barbarlık olarak nitelendirdi ve durdurulmasını” istedi.

ADNAN OKTAR: Bunun görüntüsü varmış, onu ben bir göreyim. Bu adı geçen bakanın. Videosu yayınlaşmış. Ama tabii herhangi bir darbeyle veyahut bir şeyle normalde bir insan ölmez. Bir rahatsızlığı olduğu belli. O rahatsızlığını tetikleyen olaylar olmuş, öyle görünüyor. Allah rahmet etsin. 1982’de ömür boyu hapse mahkum edilmiş. 1985’te mahkum değiş tokuş sırasında serbest bırakılmış. Ancak ölümüne tam neyin sebep olduğu bilinmiyormuş. Şu an soruşturma başlatılmış. Soruşturmanın neticesini beklemek lazım. Eğer kasten bir olay varsa, tabii ilgili kanun maddelerine göre tecziye edilmesi lazım, yapan kimse. Ama tabii kardeş kardeşi orada eziyor olması da çok kötü. Yani iki taraf da birbirine sevgiyle, merhametle, şefkatle yaklaşması lazım. Çok güzel bir yurt, Kuran’da övülmüş bir yurt. Beyt-il Makdis, Kudüs-ü şerif, mübarek topraklardır. Orada mesut, mutlu birada yaşamak varken, orayı kavga şehri haline getirmek çok korkunç. İnşaAllah, Moşiyah - Hz. Mehdi (a.s) devrinde bu bela bitecek.

BÜLENT SEZGİN: Olayla ilgili fotoğraf vardı. Adnan Bey.

ADNAN OKTAR: Bakayım. Boğazından falan tutmuş. Ama böyle bir durumda eğer hastaysa tabii ölür. Çok gerilimli bir ortam var.

EBRU ALTAN: Kalabalığı geriye doğru itmeye başlamışlar, onun üstüne olmuş.

ADNAN OKTAR: Eğer kalp enfarktüsü geçirmişse daha önce, yani kalbinde rahatsızlık varsa, böyle bir durum çok stresli ortam. Adam boğazına sarılmış falan. Sırf oradaki stres de yeter ona. Yüksek tansiyon ve şekeri de varmış. O zaman tabii vefat oluşabilir. Yani bu zaten kalp krizini tetikleyecek iki mühim neden var; tansiyon ve yüksek şeker. Ama yine de baksınlar.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Irak Kürt bölgesi Başbakan Yardımcısı Kubat Talabani; “Irak’ta Sünnilere kendi bölgelerinde bir çeşit özerklik gibi geniş siyasi kontrol vermenin IŞİD’le mücadele yollarından biri olacağını” belirtti. “Mantığı ayrı gözüküyor olabilir, ancak Irak’ı bir arada tutmanın tek yolu Bağdat’ın elindeki gücü bırakmasından geçiyor” dedi.

ADNAN OKTAR: Irak dümdüz gitmiş vaziyette. Şimdi diyorlar ki; “onlara Sünnilere özerklik verelim.” IŞİD zaten senden söke söke devletini de almış, topraklarını da almış, vatanı da almış. Senin lütfuna ihtiyaç kalmamış ki. Orada devlet kurmuş. Ne özerkliğinden bahsediyorsun sen? Direkt devlet kurmuş. Ordusu olan, cephanesi olan, askeri olan, polisi olan devlet kurmuş. Sen de oturmuşsun özerklikten bahsediyorsun. Bu zavallıca bir izah. Yani Sünniler diyecek ki işte “Siz burada devlet kurun. Ayrı bir özerklik yapın” falan. Olmuş bitmiş bir şeyin neyini anlatıyorsun sen?

CEYLAN ÖZBUDAK: Adnan Bey, IŞİD daha çok yeniydi ve o kadar güçlü değil gibi görünüyordu. Irak ordusu hemen onu yener diye söylemişlerdi. Siz şöyle demiştiniz; “Irak ordusunun bir inancı yok. IŞİD’in bir inancı var ve ideolojileri çok güçlü kendilerine göre. Hiçbir şekilde Irak ordusu savaşmaz, silahlarını bırakıp kaçar” dediniz. Aynen dediğiniz gibi oldu. Bütün Amerikan silahları şu an IŞİD eline geçti.

ADNAN OKTAR: Tabii ki.

GÖKALP BARALAN: Ayrıca mahkemeleriyle, her şeyleriyle tam oturmuş bir devlet gibi Hocam siz daha iyi bilirsiniz, inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Kardeşim adamların belediyesi tamam, şunu tamam bunu tamam. “Biz devletiz, ister kabul et ister kabul etme.” Adam “ben sistemimi kurdum” diyor. Onların lütfuna ihtiyaçları yok adamların.

AYLİN KOCAMAN: Eğitim sistemini değiştirdiler, sosyal sistemi değiştirdiler şehirlerde. Her şey tamamen ona göre.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Bey şu an videoyu gösterebiliriz, bakanla ilgili videoyu.

ADNAN OKTAR: Bakalım. Bak orada fenalık geçiyor, öbürü de oturmuş omuzuna masaj yapıyor, ilgilenmiyorlar. Onun orada kasten bayılıyor gibi yaptığını, bir eylem olarak yaptığını düşündüler muhtemelen. Kalp krizi geçirdiğinden haberleri yok, ilgilenmiyorlar. Hâlbuki o anda ilaç verebilirler, hastaneye kaldırabilirler. Orada bir ihmal de var. Ama tabii takdir Allah’ın kader öyle, kaderinde olan neyse o olur.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Adnan Bey, Paris, Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre, Türkiye ve Fransa’dan gelen kardeşlerimizle on bin adet İbranice, Çince ve Arapça kitap dağıtıldı, maşaAllah.

ADNAN OKTAR: On bin adet, hay maşaAllah. Fütuhata bak fütuhata. Arabadan indiriyorlar değil mi kitapları? On bin adet.

KARTAL GÖKTAN: Adnan Bey, kitaplar Fransa’da yaşayan Musevilerin, Çinlilerin ve Arapların yoğun olarak yaşadıkları semtlerde dağıtıldı.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah, deccaliyeti yerle bir etmişler. On bin adet ne demek? Bir milyon kişiye mukabil, maşaAllah mükemmel. Çok güzel olmuş.

BÜLENT SEZGİN: Ruşen Çakır, PKK-Cemaat ilişkisinin doğru olmadığına dair bir yazı yazdı. Ve bu görüşünü destekleyen olayları şöyle sıraladı; “Öcalan baştan beri 17-25 Aralık olaylarını darbe girişimi olarak niteleyip, Erdoğan lehine hareket etti.”

AYLİN KOCAMAN: Yani Cemaatin aleyhine bir şey yaptı demek istiyor.

ADNAN OKTAR: Ama Abdullah Öcalan, rüzgâra göre şekil alıyor zaten o. Nerde isabetli bir şey varsa ona sahip çıkmaya kalkıyor. Nerde düzgün bir şey varsa, ona sahip çıkmaya kalkıyor. Kendi itibarını yükseltmenin peşinde o. Hem PKK’nın, hem kendi itibarını yükseltmenin peşinde. Ben PKK’yı rezil kepaze edince, şu an PKK’lıyım demeye insanlar utanıyorlar. Yakın zamana kadara PKK’lı olmak, onur vesilesiydi birçok insan için, öyle görüyorlardı. Ben rezil rüsva edince şimdi konu bitti. Abdullah Öcalan’ı çok onurlu, yüce, kutsal bir şahsiyet göstermek için birçok gazeteci, hatta bazı siyasetçiler de dört koldan gayret ettiler. Ne oldu? Sıfıra gitti. Hiçbir netice alamadılar. Çünkü biz varız elhamdülillah, vatandaşlar var, Allah’ı seven, Kuran’a bağlı olan milyonlarca insanımız var.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder bu akşam TV’ye bağlanarak “hükümete sundukları taslakta özerkliğin olmadığını” söyledi. “Taslakta özerklik diye bir başlık yok. Yerel idarelerin demokratikleştirilmesi, kaynakların çoğaltılması gibi bir dizi içerik var. Açıkçası bundan sadece özerklik kavramının alınarak bunun üzerinden yürütülmesi bizler açısından, sürecin kıymeti açısından çok verimli bir tartışma gibi gelmedi. Ama belki bu bizim eksikliğimiz, biraz da basının yansıtma biçimiyle alakalı bir şey. Sokağa çıkıp on kişiye özerklik diye sorsanız, farklı değerlendirir. Çünkü özerklik bölünme gibi gösterilmeye çalışıyor” dedi.

ADNAN OKTAR: İşin aslı, özerklik istiyorlardı da, biz kükreyince “yanlış anladınız ağabey, biz onu demek istemedik” mantığı ortaya çıktı. Aylardan beri bas bas bağırıyorlar federasyon, özerklik diye. Hepsi koro halinde aynı şeyi söylüyordu. Biz yanlış duymadık, onlar da yanlış söylemediler. Olmayacağını anladılar şu an. Çünkü müsaade etmeyeceğiz. O mümkün değil, onu unutacaklar.

CEYLAN ÖZBUDAK: Sürekli “ne sakıncası var?” diyorlardı, özerklikle ilgili.

ADNAN OKTAR: Gündüz “özerklik de var” diyordu. Ben “hadi oradan” deyince, akşam çevirdi lafı bu sefer “ne özerkliği? Özerklik yok” demeye başladı, olmaz. Eğer ses çıkartmasak kendilerince halledeceklerdi. Müsaade etmeyiz. Hükümet hiçbir şekilde zaten kabul etmiyor. Tayyip Hocam da kabul etmiyor, Başbakan da kabul etmiyor özerkliği, uzatmalarına gerek yok.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Yiğit Bulut yine başkanlık sisteminin ülkenin önünü açacak en önemli konu olduğuna dair bir yazı yazdı.

ADNAN OKTAR: Aman ha, sakın ha. Bak, Irak’ta başkanlık sistemi vardı mahvoldu. Suriye’de başkanlık sistemi vardı mahvoldu. Her yerde vardı bu. Libya’da vardı mahvoldu. Amerika başkanlık sisteminden şu an çöktü Amerika, iflas etti Amerika mahvoldu. Sakın.

CEYLAN ÖZBUDAK: Senatoya da hakim değil şu an da Obama hiçbir yasa geçiremiyor.

ADNAN OKTAR: Şu an felç Amerika. Hükümet var ama ölü bir hükümet, hiçbir gücü yok. Bitkisel hayatta hükümet, serumla şunla bunla yaşatılıyor.

AYLİN KOCAMAN: Dün Adnan Bey, iki tane eyalette idam cezası uygulandı Amerika’da. Buna yine merkezi hükümet hiç bir şey yapamıyor. İdam cezası olan eyaletler, o şekilde devam ediyorlar.

ADNAN OKTAR: Deveye demişler “hörgücün var sırtın eğri” demişler “nerem doğru ki?” demiş. Amerika dümdüz gitti, battı. Amerika’yı kurtaracak şekilde dünya ülkelerinin birleşmesi lazım. O eski güzelliğine kavuşması için gayret etmek lazım.

BÜLENT SEZGİN: Yiğit Bulut “bu şekilde güçsüz hükümetler döneminin sona ereceğini” iddia ediyor. Yüzde elliyle seçilen bir Cumhurbaşkanı var.

ADNAN OKTAR: Bilakis, Tayyip Hocam’ın da başını belaya sokar böyle bir sistem, Türkiye’nin de başını belaya sokar. Bu sistem gayet güzel. Sayın Davutoğlu Başbakan olarak çok başarılı. Tayyip Hocam da Cumhurbaşkanı olarak çok başarılı. Parlamenter sistem çok güzel ve Türkiye’de başkanlık sistemini kabul eden bir topluluk yok. Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu karşı. Bunu ite kata bize getirmenin bir alemi yok.

Hayret bu saatte bu kadar çok kişinin izlemesi, maşaAllah.

Dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Alevi kardeşlerimiz, zorunlu din derslerinin Sünni ağırlıkta okutulması gerekçesiyle bu dersin kaldırılmasını istiyorlar. “Bu nedenle de büyük bir boykot yapacaklarını ve bazı Alevi öğrenci ve öğretmenler 9 Şubat’tan itibaren bir hafta süreyle okula gitmeyeceklerini” açıkladılar.

ADNAN OKTAR: Din dersinde Alevilik, Sünnilik, Vahhabilik hepsi anlatılsın. Hristiyanlık, Musevilik din dersinde bütün dinler ve mezhepler anlatılması lazım. O zaman Alevi’si de, Sünni’si de hepsi bu derslere gelip bu önemli kültürü almış olurlar. Kendi coğrafyasındaki dinleri, mezhepleri bir insan nasıl bilmez? Bizim coğrafyamızda Şii de var, Sünni de var, Vahhabi de var, hepsi var, Hristiyan, Musevi hepsi var. Hepsinin hakkında bilgi sahibi olması lazım gençlerin.

Bugünkü sohbetimiz bu kadar yeter, yarın devam edelim, inşaAllah.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Oktar’la Sohbetler programımız bu akşam sona erdi. Yarın tekrar görüşmek üzere hoşça kalın. 

Masaüstü Görünümü