Harun Yahya

Sohbetler (21 Ocak 2016; 22:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio


BÜLENT SEZGİN: İyi geceler değerli izleyicilerimiz. Adnan Oktar ile Sohbetler’e başlıyoruz. Adnan Bey hoş geldiniz.

ADNAN OKTAR: Hepimiz hoş bulduk.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, Kanlıca’daki yalısında sabah sporu yaparken geçirdiği kalp krizinin ardından hayatını kaybetti. Kendisine Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı dinliyoruz.

ADNAN OKTAR: Evet, Allah taksiratı varsa affetsin. Annesine, babasına, ailesine Cenab-ı Allah uzun ömür nasip etsin. Fazla kilo tehlikeli. Onu en başında durdurmak lazım, fazla kiloyla deneme yapılmaz. Tabii ki insan bir süre yaşar ama fazla kilonun hiçbir açıklaması yok. Onu sona bırakmak olmaz, en başında durdurmak lazım. Daha ileride kilo veririm, daha ileride kilo veririm olmaz. Yaşlandıkça daha da zor olur, daha güç olur. Ama tabii takdiri İlahi, Cenab-ı Allah’ın kaderi neyse o olur kader değişmez. Allah geride kalanlara uzun ömür versin. Rahmetli Vehbi Koç, Molla Camii’nde ben namaz kılıyordum o camiye gelmişti. Herhalde işi vardı bir yere gidiyordu anladığım kadarıyla, vakit mi darlaştı bilemiyorum, arabalarını orada durdurdular camiye gelmişti. Çekik gözlü halis Oğuz Türk’ü Ankara’nın yerlisi. Ama halis Ankaralı’ydı böyle. Diğer bizim komşular vardı Ankara’nın yerlisi aynı onlar gibi konuşuyordu. Ankara’nın yerlilerini de seviyordu bayağı. Çok çalışkandı o da Allah gani gani rahmet etsin. Dindardı o, çocukları da dindardır tahmin ediyorum babası dindar olduğuna göre. En azından Allah’a inananlar yani inanıyorlar.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Cumhurbaşkanı Erdoğan dünkü konuşmasında bundan sonra hiçbir şekilde PKK ile de, HDP ile de çözüm görüşmesi yapılmayacağını söyledi ve PKK’nın içindeki gençlere seslendi. “Önümüzdeki süreçte ne bölücü terör örgütü ne de onun güdümündeki parti ve diğer yapılar asla muhatap alınmayacaktır. O iş bitmiştir” dedi.

ADNAN OKTAR: Tayyip Hocam sağlam gidiyor. Bu sefer oldu.

İngiliz derin devleti bak daha yeni 2015’te açıklaması net “bu iş bitti” diyor “konu bitti” diyor. Sen kim oluyorsun da Türkiye’nin işini bitiriyorsun? Onların 1. Dünya Savaşı’na dönemine gitmiş kafaları. Zaten “aynı” diyor. Türkiye’nin değiştiğinin, modern bir ülke olduğunun farkında değil, gücünün de farkında değil, kararlılığının da farkında değil. Bir avuç dede oraya toplanıp karar veriyorlar. İnsanlar da bunları acayip güçlü zannediyordu, ben bunların ipliğini pazara çıkarıncaya kadar. PKK’yı da öyle çok güçlü zannettiler, ben rezil-rüsva ettikten sonra PKK’yla bu muhatap olmama olayları başladı. Rezil-rüsva ettim, acayip saygılı konuşuyorlardı. Sayın Öcalan aşağı, Sayın Öcalan yukarı. Şimdi İngiliz derin devleti öyle. Taraftarları köpek gibi kaçıyorlar, acayip panik var. Diyorlar “Biz hiçbir zaman zaten onlardan yana olmadık ki” diyor adam. Daha düne kadar onun yalakalığını yapanlar “Biz zaten karşıydık onlara, onlar pis adamlar onları biz biliyoruz zaten” diyorlar. Adamlarının paçasının arasından ayrılmıyordun, değil mi? Minik keçi yavrusu gibi peşlerinde gidiyordun, ben rezil ettikten sonra bu hale geldin. Böyle münafık tiynetlilerin öyle bir özelliği vardır; güçlü bildiği sığındığı adam yahut kişiler veyahut kurum ezilip aşağılandığında veyahut gücünün yok olduğu gösterildiğinde hemen başka yere yalakalık yapmak üzere onlara hemen sırt dönerler. Şimdi bak bunların yalakaları kafileler halinde bunlardan sırt dönmeye başladılar. Alenen bunların aleyhine olmaya başladılar. Bu Chatham House’ye falan şiddetle karşılar şu an. Daha düne kadar ayaklarını yalıyorlardı, şimdi bir anda böyle muhalif kesildiler. Çünkü münafık kim güçlüyse o tarafa döner. Ama yeni pislikler aramaya başlar yani münafık böyle kan mıknatısı gibidir arar pislik. Mesela yeni bir pislik daha arar, onu kaybederse yeni bir pislik daha arar. Yani bir mikrop olduğu için, bir iblis ruhu taşıdığı için nasıl şeytan pislik yapmaktan bıkmazsa o da yeni yeni maceralara doğru yönelir. Sen münafığı derin devletten çıkarttığında vazgeçmez o yeni bir pisliğin peşine girer. Acaba nereden yeni bir ahlaksızlık yaparım diye onu düşünür. Onun için her yönden iblisin yolunu kapamak lazım her yönden. Şimdi orası olmazsa orası, orası olmazsa orası yol ararlar yani.

BÜLENT SEZGİN: Chatham House’un Türkiye değerlendirmesi vardı 7 Haziran seçimlerinden sonra, okuyabiliriz Adnan Bey.

ADNAN OKTAR: Oku. 2015

BÜLENT SEZGİN: 2015 7 Haziran seçimlerinden sonra Chatham House’nin Türkiye değerlendirmesi. “Türkiye’nin hali Osmanlı’nın son dönemi gibi. AK Parti hükümetinin PKK ile masaya oturması…”

ADNAN OKTAR: Bak dikkat et, “Osmanlı’nın son dönemi gibi.” Yani hiçbir şey değişmedi diyor, 1800’lerdeyiz diyor. Dede bunama derecesine gelince. Evet.

BÜLENT SEGİN: “AK Parti hükümetinin PKK ile masaya oturması büyük fırsat, uluslararası hukuk açısından da uygun ortam ortaya çıktı. Özellikle Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklama önemli bir koz verdi. AK Parti iktidardan gitse bile fark etmez. O toplantıyı AK Parti yaptı denemez. Muhatap Türkiye Cumhuriyeti. PKK’ya otonom verilmesi kaçınılmaz olarak görülüyor. Bu konuyu, PKK’ya otonom verilmesini tartışmamalıyız. Türkiye buna mecbur. Batılı ülkeler bu çerçevede tavır belirlemeli. Geri adım söz konusu olamaz. Sınır çizilmesi aşamasındayız. PKK-HDP sınır çizilmesi koşuluyla belli tavizler verebilir. Sınırların çizilmesi ve bölgenin Kürt bölgesi olarak tanınmasını kritik eşik, anadil, güvenlik birimleri gibi konular gündemin ilk sırasında değil. Sınır kabul edilirse anadil, güvenlik ve yargı birimleri gibi konular zaten arkadan gelir. PKK yönetimi batıyla benzer görüşlere sahip” şeklinde.

ADNAN OKTAR: Akıllarını başlarına alsınlar. Harita marita falan yok, 1800’lerde falan da değiller. Türkiye’nin bir karış toprağı yok verilecek. Deneme yapmak istiyorlarsa gelsinler.

KARTAL GÖKTAN: “Türkiye bu plana direnirse uluslararası yaptırımlar devreye girer” deniliyor Chatham House’un raporunda.

ADNAN OKTAR: Uluslararası yaptırımlar. İşte bize portakal narenciye falan göndersinler, bir de neyse şimdi burası yeri değil. Yaptırım maptırım yok. Nerede görülmüş böyle bir şey? “Memleketinizi böleceğiz.” Ee? “yoksa yaptırım yaptırırız.” O zaman biz de İngiltere’yi bölelim öyle oluyorsa nasıl oluyormuş? “Biz de size yaptığım yapacağız” diyelim. Ne kadar kolay görüyor bunlar. Yancıları darmadağın ama. Yancıları direkt bunları elinden attı kızgın maşa atar gibi. Şimdi yeni maceralara doğru yol almaya başladılar. Müsaade yok. 

Bir sevgi etiketi yapalım “Sevgi iyilik getirir” diyelim, evet.

Nisa Suresi 139’da, şeytandan Allah’a sığınırım: “Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. 'Kuvvet ve onuru” yani bu dünya hakimiyeti, işte bu derin devlete de dikkat çekiyor ayet, “Kuvvet ve onuru” işte sükseli olmak, yüksek olmak, büyük olmak, “onların yanında mı arıyorlar?” diyor Allah.  “Şüphesiz, 'bütün kuvvet ve onur,' Allah'ındır.” Derin devletler şunlar bunlar hepsi hikayedir. Küçücük kapılarına bir Chatham House diye plaka yapmışlar mavi. Uzaydan bakan küçük bir nokta görünüyor. İçine banyoya giden, yiyen zavallı insanlar girip-çıkıyor. “Bu ne?” diyoruz “Bunlar İngiliz derin devleti mensubu.”

Ne kadar güzel bu Ukraynalı kızlar. Çok şekerler. Avrupalı kızlar pek böyle olmuyor. Onların da çok iyileri var ama Fransız kızlar, İtalyan kızlar daha farklılar, Alman kızlar. Rusya ve onun çevresindeki ülkedeki kızlar çok mazlumlar. Anadolu kızlarına çok benziyorlar yani böyle bir Osmanlı terbiyesi var üstlerinde, belki o dönemden kalma bir şey olabilir bilmiyorum. Çarlık döneminden kalma bir terbiye anlayışı olabilir.

“Yeşil gözlerine hayran olduğum Hocam. Müslümanlarla Müslüman ahlakını yaşamayanlar küfür arasında çok büyük farklar oluyor. Ancak bunun farkında olmuyorlar. Bu farkı anlatır mısınız?” Mina Didar. Şimdi bazı genç kızlar Müslüman oluyor, genç delikanlılar, “ne değişti?” diyoruz “namaz kılıyorum” diyor. Başka? “O kadar bir de şarap içmiyorum” diyor, olur mu? Sen daha önce mantığınla hareket ediyordun şimdi vicdanınla hareket edeceksin. Çünkü sana Allah vahyedecek her an vicdanına vahyedecek sen de vicdanına uyacaksın. Mantık bitecek. Ve onların hiçbir şeyine hayran olmayacaksın. Mesela Hz. Musa (a.s) “hadi sizi götüreyim burada sizi çok eziyorlar” dedi “sizi aşağılıyorlar, Allah’ın vadettiği topraklara götüreyim orada rahat edersiniz” dedi. Bunlar bir şekilde gittiler ama sonra dediler ki “oradaki medeniyet, oradaki insanlar, oradaki arkadaşlarımız, oradaki kalite anlayışı, biz burada çölde onu bulamıyoruz. Oradaki yiyecekler, oradaki hayat biz bunları bulamıyoruz özledik” dediler. “Köle olsak da, aşağılansak da” bak aşağılansak da “biz geri dönmek istiyoruz” dediler. Bazen öyle Müslümanlardan oluyor hakikaten, küfre özlem duyuyor aşağılanacağını bile bile. Ama onu tabii kafasında canlandırıyor, “Bana çok saygılı davranırlar, çok güzel davranırlar.” Senin hiçbir çıkar sunmadığın bir ortamda adam seninle niye uğraşsın? Ballandıra ballandıra örneklerle anlatıyorlar “şöyle güzel davranırdı böyle güzel..” Bir çıkarı vardır, ya cinsel yönden istifade etmeyi düşünüyordur, ya senin ailenden bir şeyler koparacağını düşünüyordur. Durduk yere o sana yapmaz onu. Çünkü Allah rızası için yapılması ayrıdır bir şeyin, öylesine yapma, adam öylesine öyle bir şey yapmış olsa sürünür o zaten. O zaman herkese yardımcı olur o. Sokaktaki dilencilere bilmem şuna buna herkese.

Müslüman olanların bir kısmında tarih boyunca hep öyle olmuştur, hep küfürde akılları kalmıştır. “İşte burada Müslümanlar tamam birbirine yardım ediyor ama küfürde beni daha çok korurdular, daha çok severdiler.” Allah için sevmiyor seni akılsız, ona niye özlem duyuyorsun? Allah için sevmiyor seni. Neyini seviyor? “Bir şekilde seviyor” diyor. Şimdi etten kemikten oluşmuş bir organizma olarak görüyor seni, peki bunun neyini sevsin? Senden bir çıkar bekliyor sen bunu akıl edemiyorsun. Uzun veya kısa vadede senden bir çıkar bekliyor. Ama öbüründe sadece Allah’ın rızasını düşünüyor, “Allah ne der?” diye düşünüyor. İstisnasız hepsi için öyle diyemeyiz tabii. Küfür bilmiyoruz çeşit çeşit kafada adamlar oluyor. Mesela gizlice de Allah’a inanmış oluyor bazen. Veyahut “total bir güce inanıyorum” diyor. Dolayısıyla Allah’a inanmış oluyor. Ama insanın ruhunda iki güç de mücadele eder. Yani vicdanıyla mantığı. Mümin daima vicdanından yana olacak. Mesela ben şimdi İsrail’i kolluyorum, bu mantıken çok büyük bir hatadır. Türkiye’de özellikle Ortadoğu’da olabilecek en kötü en yanlış hareket olarak bilinir. Sen ne demek? Adam “lanetlenmiş bir kavim” diyor haşa. Atıyor gerçi de, sen o kavmi korumuş oluyorsun, katil olarak tanıtıyor adam, sen onu korumuş oluyorsun. Halbuki biz mazlumlarını kastediyoruz. Katille benim ne işim var? Tabii ki ona karşı olurum. Mesela masonlar hakikaten efendi insanlar, koruyup-kolluyorum. Hayır, içlerinde ateistleri var, yanlış yolda olanları var onlarla tartışıyorum konuşuyorum, faydalı olmaya çalışıyorum, kitap dağıtıyorum. Ama hayatım boyunca hep tehlikeli işlerin içinde oldum. Mesela Darwinizm, zaten İngiliz derin devletinin koruması altında olan dünya çapında bir deccal hareketi. Ben tek başıma çaktım bu adamları sırtüstü yapıştırdım, Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın güç vermesiyle. Kendi gücümler değil Allah’ın gücüyle. Vicdanımı kullanıyorum, mantığımı kullansam bunların hiçbirini yapmamam lazım. Akademide iç mimari okuyorum, tamam iç mimar olursun, ne yapar adam bir atölye açar bir şey yapar falan devam eder. Mesela adam der ki “ben evleneyim çoluk-çocuğa karışayım toplumda bu daha iyi karşılanır evli bir adam çocukları var, tebliğ yapıyor adam çok çok makul görür” diye düşünebilirim. Veyahut da “İstanbul’da sürekli niye kalayım? Biraz da Antalya’da İslam’ı tebliğ edebilirim” diyebilirim, değil mi? Mesela yahut “yurt dışına gideyim orada İslam’ı anlatayım” diyebilirim. En tehlikeli olan yerde kalıyorum, tehlikenin göbeğinde etrafım sarılmışken gidip orada tebliğ yapıyorum. Bunu bana kim diyor? Vicdanım diyor. Mantığım ne der? “kardeşim belanı mı arıyorsun?” der. “Git modern bir ülkeye, değil mi? Ne bağnaz tehlikesi olur ne bilmem ne tehlikesi olur, öyle kimse de başına iş çıkartmaz, orada istediğin gibi yaşa” diyebilir. Yahut “evlen, çoluğuna çocuğuna işine gücüne bak ama yine de tebliğini yap” da diyebilir. Bunu kim der? Mantık der. Mantık insanı helak eder. Bak hep vicdanıma uydum insanlar hep şaşırdı vicdanıma uyduğum için. “Sen belanı mı arıyorsun?” falan diyorlar. Allah hep zenginlik, bereket ve güzellik veriyor, hep başarı veriyor. İktidar, muktedir bir sistem her yerde gelişiyor. İslam buram buram gelişiyor.

Her hafta gözaltına alınıyordum emniyete götürülüyordum her hafta bir kere iki kere falan. Umurumda bile değil. Mesela alıp-götürdüler tımarhaneye akıl hastanesine hiç umurumda değil. “Seni çıkartmayız buradan vazgeçmezsen” dediler yine umurumda değil. Baksana adam çıkışta ne diyor? Fotoğrafı göstersene. Zorla el öptürmeye çalışıyor, getirdi yanağıma sakalıma dayadı elini böyle. Ben “öpmem” dedim. Başım böyle daha hala getirip yüzüme dokundurmaya çalışıyor. Hizaya getirdiği kanaatinde. Göster. Bak alttaki yazıya. Hiç böyle el öptürme gördünüz mü? Bak sakalıma dayamış elini. Başım da yana eğik. O ısrar ediyordu elimi öp diyerekten.

BÜLENT SEZGİN: “Bundan sonra daha dikkatli davran.”

ADNAN OKTAR: Akıl hastasına bu denir mi? Akıl hastasının aklı yok ki yapsın “Daha dikkatli davran.” Hayır, dikkatli davranıyorum da “daha dikkatli davran” diyor. “Yapmazsam ne olur?” “İşte böyle olur” diyor. Türkiye bak ne devirlerden geçti.

Getirdiler evin için kokain koydular. Kokaini kim koydu niye koydu devlet onu araştırmadı, hükümet araştırmadı. Emniyette yiyeceğime kokain karıştırdılar, kim karıştırdı onu da araştırmadılar. Türkiye o kadar ferahtı o zamanlar, acayip başıboş bir sistem vardı.

Bak, Firavun’un yanında gittikten sonra adamların kafa takılıyor. Diyorlar “bizim arkadaşlarımız çok kaliteliydi, çok iyiydiler, modern bir ortam vardı, biz çölde kalıyoruz.” Kardeşim, şimdi sen Allah için yaşamakla mükellefsin. Sen ne yapacaksın oradaki taşları piramitleri bilmem ne? Mesela altın buzağı heykeli o devrin en modern markası, en klas markası her yerde var. Hemen orada, var ya bizde döküntü tipler vardır meraklıdır modernliğe falan. Mesela beğendiği arabanın markasını elinde anahtarlığında taşıyor, gören de o arabanın sahibi zannedecek. Ayağında lastik ayakkabı böyle atomforvet ortada geziyor.

“Adnan Hoca kokainman. Adnan Hoca’nın kokainmanlığı belgelendi.” O zaman Sabah ve Hürriyet manşetten vermişti. “Adnan Hoca’nın metodu. Adnan Hoca’nın ağına düşürdüğü gençlere kokain partilerinde uyuşturdu.” Ama sekiz sütuna manşet yani ana başlık bütün gazetenin üstü kaplı. Sonra beraat ettim ve bunun bir oyun olduğu komplo olduğu anlaşıldı ve her yönüyle belgelendi. Bunu niye yazmadın? Bu yok. Daha evde kokain bulunmadan bir gün öncesinden Adnan Hoca kokain kullanıyor” diye haber çıkmıştı. Ben anladım şüphelendim her yere faks çektim “bana oyun oynayacaklar” dedim. “Ayet ayet Kuran, adım adım İslam.”

OKTAR BABUNA: Akıl hastanesindeyken bir gün bırakıyorlar Hocam, inşaAllah, o gün de yine camiye arkadaşlarınızın yanına gidiyorsunuz ve hemen geri alıyorlar paniğe kapılıp.

ADNAN OKTAR: Evet. Bıraktılar hastaneden camiye gittim, cami çaka çaka dolu hiç tanımadığım gençler, kızlar, çocuklar kaynıyor cami, Cuma namazı gibi böyle. Ben bıraktığımda 25-30 kişi vardı, döndüğümde en az 150 kişi falan vardı, en az 150 kişi. Ki deli görüntüsü çok korkunç bir şey. Tımarhanede bir adam, bir genç için çok sarsıcı çok korkutucu. Gençler hep tımarhaneye ziyaretime geliyorlardı. Demek ki Allah’ın gücü karşısında duramıyorlarmış bunu gördüler.

OKTAR BABUNA: Bütün tıp talebeleri sizi görmeye geldiği için sonunda çok etkilendiklerini söyleyerek, Yıldırım Aktuna’nın yazdığı bir yazılı tamimle tıp fakültesi öğrencilerinin ve hemşirelerin sizinle görüşmesi yasaklanmıştı.

ADNAN OKTAR: O görüşmeyi yasaklayan resmi yazıyı yayınlasana. “Bir tek annesiyle ve avukatıyla görüşebilir” diyor. “Telefon da edemez” diyor. Delilerin hepsi bahçede geziyor. İç bahçeye de yasak, dış bahçede asıl geziyorlardı oraya da yasak koydular. Hepsi telefon ediyor istediği gibi hatta evlerine bile gidiyorlardı, bana bu tamamı yasaklandı. İşin ilginç yanı tutuklu değilim, hüküm giymedim buna rağmen bu oldu. Normalde hükümlü olmam lazım benim hastaneye sevk edilmem için. Hüküm giydikten sonra hastaneye sevk ediliyor. Daha hüküm giymemişim ve tahliye edilmiş normal vatandaşım ama adli koğuşta tutuluyorum ve nefes aldırılmıyor bana.

BÜLENT SEZGİN: Gösterebiliriz. “Adnan Oktar isimli hastanın, Mediha Oktar (annesi), Kenan Oktar (kardeşi), Vehbi Kahveci (avukatı) haricinde kesinlikle ziyareti ve telefon görüşmesi yasaktır. Ayrıca kesinlikle dışarı çıkarılmayacaktır. Servis Sorumlusu Hemşire Yardımcısı Filiz Akpınar” imzalı.

O dönem bazı anneler şikayet dilekçesi veriyorlar “çocuklarımıza içkiyi bıraktırdı.”

ADNAN OKTAR: Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gelip ayağa kalkıp “efendim bir şey söyleyeceğiz” dediler. “Çocuklarımıza içkiyi bıraktırdı” diye şikayet ettiler beni. Bütün gazetelerde de yazdı resmi tutanakla.

BÜLENT SEZGİN: “Dünya görüşlerini değiştirdi. Çocuklarımız artık içki içmiyorlar.”

ADNAN OKTAR: İzmir’de oturuyoruz bizim çocuklarla böyle deniz kenarında polisler geldi içeriye “hemen kalkın götüreceğiz sizi” dediler. “Neden?” dedim “nedeni yok” dediler. “Bir belge var mı?” dedim “savcılıktan veyahut herhangi bir şekilde bir belge” “yok” dediler. “Ankara’dan telefon geldi götüreceğiz” dediler. Bak kanun hukukun ilginçliğine bak o dönemde. Savcılıktan talimat yok, hiçbir belge yok “Ankara’dan telefon geldi” diyor. Kimden geliyorsa artık. Gelenler cinayet masasından, beni aldılar cinayet masasına götürdüler. Katilleri getiriyorlar ikide bir adam öldürmüş bilmem ne falan, beni korkutmaya çalışıyorlar orada. Benim bir suçum yok bir şey yok, hiç ortada bir şey yok, hiçbir gerekçe yok keyif için. Sonra alıp İstanbul’a. Meğer komplo yapmak için götürüyorlarmış İstanbul’a. İstanbul’a gittik, evde kokain çıkarttılar, kanımda kokain çıkarttılar. Hatta uyuşturucu hap falan da koymuşlar da çok fazla olur diye şey yaptılar. Yastıkları kaldırdılar böyle büyük haplar çıktı yastığın altından. Artık abartılı olacağı için adam onları aldı “bunlar önemsiz” dedi koydu cebine onlarla ilgilenmedi. Ünlü bir uyuşturucu marka var onlardan, koltuk yastığının altına koymuşlar. Eliyle koymuş gibi, hayret ettim koltuk yastığının altında, öyle küçük küçük haplar da değil iri iri haplar. Ama şimdi hem kokain hem uyuşturucu karmakarışık olacağı için dikkati dağıtmak istemediler benim kanaatim. Kitapların arasına koymuşlar böyle, pazarda satılan karbonatlar var ya ucuz kartonun üstünde jelatin, “bu ne?” dedim “valla bilmiyorum” dedi baş komiser. “Ama iyi bir şeye benzemiyor” dedi. “Ben çok merak ettim bir baksana” dedim, zaten çok tecrübeli hemen jelatini açtı eliyle ıslattı parmağını dokundurdu o toza, ağzına aldı tadına baktı “kokain” dedi. “Ha tamam” dedim. Öbür evlerde de çıkaracaklardı ben dedim “bundan sonra yapamazsınız” dedim “başınızda bekleyeceğim” dedim “çünkü şu an cebin dolu” dedim “aç cebini” dedim “hayır kesinlikle olmaz” dedi. “Göster” dedim. 16 polis var ben tek başınayım. Cebine doldurmuş. “Aç cebini” dedim açmadı. Öbür evlerde de çıkaracaklardı yapamadılar ben de yanlarındaydım. Çilingirle falan gittiler “her yerde uyuşturucu kullanıyorlar” diyeceklerdi ama ona gerek duymadılar. Çünkü asıl konu hallolduğunu düşündükleri için. “Eğer kabul edersen, evde bulundu” dedi, “seni adli tıbba götürmeyelim” dedi. “Siz alay mı ediyorsunuz? Ben ömrümde hiçbir şekilde zehirli bir şey kullanmam” dedim. “Götürün tabii ki olacak iş mi o?” dedim. Gittik, beş mikrogram mililitre yani öldürücü doza çok yüksek. Ama hesap yapmayı yanlış yapmışlar. Çünkü 72 saat geçti, 72 saattir ben emniyetteyim kokain 24 saatte kandan atılıyor. Orada “Beş mikrogram bölü mililitrenin üstünde” diyor. O zaman ne olmuş oluyor? Emniyette vermişler. Hakim hemen anladı zaten. Hepsi ayaktaydı polisler ellerini böyle göbeklerine bağladılar başları önde. Ama hayret, acayip bir suçluluk duygusu hissi içindeydiler. Hakim akıl almaz azarladı müthiş sinirlendi. “16 polis ben hayatımda görmedim” dedi “elinizle koymuş gibi bulmuşsunuz öyle mi” dedi “üç dakikanın içinde” dedi. Hakikaten üç dakika sürdü bulmaları. Bir de hiçbir yerde arama yapmadılar sonra. Bulduktan sonra hemen çıkıp-gittiler. Belki deposu var içeride, değil mi? Ayrıca kimden aldığımı niye sormuyorsun bana? Madem kokain içiyorum bunun satıcısını bulsana. Ona da gerek duymadılar. Kokain varsa sen nasıl satıcısını sormazsın? En sonuna kadar gitmen lazım. Çünkü öyle biri yok. Hemen çıkalım dediler bulduktan sonra. Hakim çok iyi anladı dedi ki “Sanığın, şüphelinin ifadeleri çok samimi” dedi. Zaten tutanakta var. Şüpheli bulduğunu söyledi olayın “şüpheli olay” dedi. “Adli tıbba gönderilsin” dedi “emniyette yiyeceğine katılarak verilmiş mi verilmemiş mi bu tespit edilsin” dedi hemen anladı. Adli tıbba gittik, adli tıp Allahualem orayı da ilginç hale getirmişler “ne demek istiyorsunuz?” falan dediler önce. Dedik “açık, 72 saat içinde insanın kanında kokain kalır mı kalmaz mı?” “Mikrogram mı demek istediniz?” diyor bak dalga geçer gibi. Bir daha cevap verdik bir daha, sürekli anlamazdan geldiler. En sonunda köşeye sıkıştılar, biz yurt dışından da aldık çünkü çok fazla rapor aldık 70-80 tane her yerden aldık. En sonunda “evet” dediler “bu emniyette verilmiş” dediler. Acayip çırpındı o zaman adli tıp. İsterseniz getireyim belgelerini göstereyim. Kokain 24 saatte kandan atıldığına göre, 72 saat içinde 5 mikrogram bölü mililitre olduğuna göre kandaki oranı böyle bir şey mümkün mü değil mi? Çok sade soru sorduk. Altı kere “ne demek istiyorsunuz?” diye bize yeniden soru sordular, acayip salladılar. Sonra da kabul ettiler “evet bu mümkün değil” dediler. 72 saatten beri uykusuzdum gözlerin cıncık gibiydi gittiğimde adli tıbba. Kadın diyor “Geldiğinde zaten drog etkisi altındaydı” diyor. Yiyeceğime katmışlar ben anlayamadım. Diri diri bakıyordum etrafıma.

Kokain beyni tahrip eden, birinci derecede etkisi beyinde tahribatı olan çok tehlikeli bir madde. Beyin eriyor yani asit gibi eritiyor beyni. Burun dokusunu eritiyor beyni eritiyor. Delirtinceye kadar insanı, öldürünceye kadar devam eder çok tehlikeli bir madde.

Beni bıraktılar acayip şaşırdılar bırakınca çünkü çok sağlam komplo yapılmış, beni yeniden emniyete götürdüler öfkeden dolayı. Bak bırakıldım tahliye oldum “hayır gitme” dediler yeniden aldılar bir daha emniyete götürdüler yani yeniden rahatsız emek için. Ama yapacakları bir şey yoktu tabii mecburen bıraktılar. Öfkeden yeniden emniyete götürdüler. O zaman acayip başıboştu. Ama sonucunda benim adli kütüğümde, adli şeceremde hiçbir ceza yok. Bir insanda trafik cezası falan olmaz mı yahut bir sigortadan veyahut bir vergiden bir cezası olur değil mi insanın? Hiçbir cezam yok. Bana açılan yüzlerce davanın tamamından beraat ettim. Ama bak tamamından. 27 ayrı çete davası açıldı hepsinden beraat ettim. 27 tane, doymuyor adam bir daha açıyor bir daha, bir daha açıyor bir daha hepsinden beraat ettim. Güya oyuna getireceklerdi.

KARTAL GÖKTAN: Kokain iftirasıyla ilgili beraat belgesini gösterebiliriz uygun görürseniz.

ADNAN OKTAR: Göster.

KARTAL GÖKTAN: “Sanığın uyuşturucu madde kullanmak ve bu maksatla uyuşturucu madde bulundurmak suçundan cezalandırılmasına yeterli savunmasının aksine aleyhinde kanaat teminine elverişli kesin ve inandırıcı deliler elde edilememiş olduğundan beraatine.”

ADNAN OKTAR: Kesin delil diyorlar bundan ala kesin delil olur mu? Kanında bulunmuş, evinde bulunmuş zaten bunun üstünde delil olmaz. Ama ikisinin de sahte olduğunu, komplo olduğunu mahkeme tespit etti.

OKTAR BABUNA: Siz söylemiştiniz. Beraat ettiğinize göre mutlaka geri dönülüp kimin onu oraya koyduğunu araştırması gerekir aynı mahkemenin veya adli mahkemelerin.

ADNAN OKTAR: Tabii. Efendim, Şeyh Nazım Hocam ne diyor “tutuklayanlara, beni buraya hapse koyanlara demeyeceksin” diyor “bunları sana Allah özel yaptı” dedi Şeyh Nazım Hocam. “Bunlar senin başına özel olarak getirildi” dedi. “Hiçbirine beddua etmeyeceksin” dedi. Başkası olsa acayip tırsardı benim kanaatim. Bunun bir tanesinden bile tırsardı yani. Alnımıza delikanlı yazılmış.

Sen ne diyorsun bu olaylara?

YABANCI KONUK: Onlar kendilerine kötülük yapmışlar bunları yaparak size yapamamışlar. Çünkü siz çok güçlü birisiniz. Size zarar veremezler.

ADNAN OKTAR: EvvelAllah evvelAllah.

YABANCI KONUK: Kendilerine kötülük yapmışlar size yapamamışlar. Sizi daha güçlendirmiş bunlar.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Tabii ki her yerde Allah’ın hıfzında olduğumuz için Allah bir heybet veriyordu, inşaAllah. Kalplerine bir haşyet geliyordu daha Türkçesi kimse öyle bir yamuk yapamadı, elhamdülillah.

Tımarhanede bana kocaman baklalı zincir getirdiler. “Bu ne?” dedim “ayağına bağlayacağız” dediler. Allah Allah bir mucize bu, tarihi filmlerde olur bu. Şu olacak iş mi? Kocaman siyah inşaat zinciri. Ayağıma zincirle bağladılar hayretler içinde kaldım. Şakır şakır zincirle geziyorduk. Bir mucize. Allah sevap vermek için bir vesile meydana getiriyor olacak iş değil bu bir mucize bu yani. Ayağından zincirle bağlamak, işte bir hüküm yerine gelmiş oluyor. Allah kaderde bunu yazmış, o hüküm orada icra oluyor, maşaAllah.

İngiliz derin devleti hepsine hakim, Rusya’ya da hakim, Amerika’ya da hakim hepsine hakim.

GÜLEN BATURALP: Öcalan’ın da açıklaması var. “İngiltere belirler politikaları. Ama Amerika’ya ve Avrupa’daki iş birlikçilerine uygulattırır” diye.

ADNAN OKTAR: Tam. Allahualem MİT de biliyor, devlet de biliyor. Şimdi Tayyip Hoca o duruma tam vakıf oldu. Bak, meydan okuyor şu an. Yani oynanan oyunu gördüler.

OKTAR BABUNA: Sungur Ağabey’in çok güzel bir ifadesi var orada, inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Sungur Ağabey çok iyi moral vermişti hakikaten herkese. Devetüyü gibi bir paltosu vardı. Kafasında da o şapkası. “Ne mutlu sana Adnan Kardeş” dedi. Böyle bağırdı. Ama bayağı da sesi gür. “Mazi de, müstakbel de seni alkışlıyor” dedi. Ama bayağı bağırdı. Polisler falan herkes duydu. Her mahkemeye geliyorduk böyle; “kafanı indirmedikten sonra seni bırakmayacaklar” dedi bir avukat geldi. “Başını sürekli dikiyorsun” dedi. “Bunu yaptığın müddetçe seni bırakmazlar” dedi.” Nasıl olacak?” dedim. Şöyle gösterdi. Elini şöyle bağla, başını önüne eğ dedi. Onun dışında bırakmazlar dedi. Ben de gıcık oldum. Kafam hep şöyledir benim mahkemelerde. Eğer bulabilirseniz hep şöyle, dimdik. Hiç indirmedim ben kafamı yani.

OKTAR BABUNA Birçoğunda da gülümsüyorsunuz.

ADNAN OKTAR: Evet, hepsinde gülümsüyorum. Benim artık yoruluyordu kafam böyle durmaktan. Ben bu tip şeylerde adam kızdırmayı severim. Delikanlıya baş eğdirmek ne demek? Bu kafayı kesebilirler ama kafayı indiremezler. Yani öyle bir şey olmaz, inşaAllah. Avukatlar hep benim yanıma gelince; “Moral bulduk, neşe bulduk. Hocamız’ın yanına gittik.” Acayip şekerler.

OKTAR BABUNA: Cezaevinden gelen avukatınız söylemişti, ben de duydum Hocam inşaAllah. Adnan Bey bize moral veriyor dedi. Kartal Cezaevi’nden gelmişti sizi ziyarete.

ADNAN OKTAR: Tabii. Ben DGM’ye bir işim düştü, gittim. Orada bir mübaşir vardı, meşhur, eski mübaşir. “Hocam bak ben bu mahkemede kırk yıldan beri çalışıyorum. Senin gibi kafasını dik delikanlı hiç gelmedi buraya” dedi. Bak adamın dikkatini çekmiş. Hayret. “Bir tek sen böyle kafası dimdik. Herkesin başını eğdirdiler burada” dedi. Hakikaten tarikatçısı, cemaatçisi, hepsine eğdirdiler boyun. “Bir tek senin başını eğemediler” dedi. O yaşıyordur tahmin ediyorum. Allah ömrünü uzun etsin.

Cezaevinin albayı vardı. O da yaşıyordur genç. “Yanına azılı katilleri koydum, polis katillerini, böyle gözü dönmüş adamları koydum. Adamlar karıncaezmez hale geldiler. Hayret edersin” dedi böyle. Yaşıyordur o albay. Bulabilirler. Cezaevi albayı, 86 döneminden. “Hepsinin ahlakı güzelleşti” dedi. Yani benim koridordaki olan.

99’da gözaltına alınmıştık. Gazetelerin hepsi koro halinde bayram yapıyordu. Ama manşetten, bütün gazeteler. Ama en can yakıcı resim, benim kolumun havadaki resmi. Ben kelepçeyi havaya kaldırdım. Acayip ıstırap verdi. Gıcıklarından ertesi gün arkadan kelepçelediler, havaya kaldırmayayım diye. Ama bir kere çıktı o gazetelerde. Nurcuların önemli bir ağabeyi dedi ki: “1400 yıldan beri böyle bir fotoğraf yok” dedi. “En vakarlı fotoğraf şu ana kadar ki” dedi. Örnek oldu. Ondan sonra sonradan Nurcular da yapmaya başladılar. Böyle ellerini havaya kaldırmaya başladılar.

KARTAL GÖKTAN: Makaleleriniz hakkında bilgi verebilir miyim Adnan Bey?

ADNAN OKTAR: Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Katar’ın önde gelen günlük İngilizce gazetesi Gulf Times’da, ‘Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme projesi neden başarısız olacak?’ başlıklı yazınız yayınlandı. Yazınızda 1996 yılında Condoleezza Rice tarafından ortaya atılan yeni Ortadoğu kavramının Müslüman dünyasını birbirinden ayırmak üzere kurulu olduğunu, ancak batı derin devletinin bu planının başarısızlığa mahkum olduğunu belirtiyorsunuz. Tayvan’ın önde gelen İngilizce gazetelerinden The Chine Post’ta, ‘Bölünen Ortadoğu’da umut verici bir ittifak: İsrail - Türkiye’ başlıklı yazınız yayınlandı. Katar’ın önde gelen Arapça gazetelerinden biri olan El Vatan’da, ‘Uluslardan Halklara’ başlıklı makaleniz gazetenin ana sayfasından tanıtılarak yayınlandı. Yazınızda, Avrupa’nın ve Birleşmiş Milletler’in demokratikleşme adı altında ülkelere kendi kendine yönetme hakkını tanıyan kanunları olduğunu, ancak Avrupa Birliği ülkelerinin bu kanunlara şerh koymadan kabul etmekten çekindiklerinden bahsediyorsunuz. Bunun sebebi de kendi topraklarında bunun ayrılığa ve bölünmeye yol açacağını bildiklerini belirtiyorsunuz. Sonuç olarak halklar arasında ayrılığı teşvik etmenin hiçbir şekilde Ortadoğu’da demokrasi anlamına gelmediğini, Avrupa’nın anlaması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Tunus’un Dhamir isimli Arapça günlük gazetesinde, ‘Avrupa Birliği, Türkiye ve 17. Fasıl’ başlıklı makaleniz Arapça olarak yayınlandı. İspanya’dan yayın yapan, her ay beş yüz bin kişiye ulaşan MBC Times sitesinde, ‘Avrupa Birliği için nasıl bir Türkiye?’ başlıkla makaleniz hem İngilizce hem İspanyolca olarak yayınlandı. Son olarak Suudi Arabistan’ın tanınmış haber sitesi Riyadh Vision’da da, ‘İran ve Suudi Arabistan’ın uzlaşması günün gereğidir’ başlıklı makaleniz yayınlandı.

ADNAN OKTAR: Şahane. Biraz sonra biraz daha tekrar edelim de şişmesi gerekenler şişsin.

“Sizin yaşadıklarınızın yüzde birini yaşayıp da ayakta kalabilen yoktur. O zamanlar size bu baskıları, komploları, işkenceleri yapanlar şimdi sizleri izleyip kinlerinden, hasetlerinden parmaklarını ısırıyorlardır. Sizin dediğiniz gibi hepsi toprağın altında ya da üstünde sürünüyorlar.” Birçoğu öyle tabii. “Allah size gücünüze güç katsın. Ne kadar şerefli bir hayatınız var” diyor. Emre ve Seda çifti yazmışlar, Ankara’dan.

“Senin kelepçelenen o kolun nur, nur, nur benim için. Davadan asla vazgeçmedin. Biz de seni desteklemekten vazgeçmeyeceğiz.” Firuze Doğan.

Ece Ayhanoğlu; “Allah aşkıyla sevdiğim benim, sen dimdik ayaktasın. Sana bu oyunu oynayanların haline bakmak lazım. Bir de hani neredeler?” diyor.

“Adnan Bey yıllar içinde seninle tanışıp tebliğ yaptığın onca ünlünün ismini duyunca çok şaşırdım. Saydığın isimler senin yanında olsalardı çok çok güzel ve mutlu bir hayatları olurdu. Yüzlerinden mutlu olmadıkları anlaşılıyor şu anda” diyor, Beren.

Çağlar Eserli; “Bunların çoğunu ilk defa duyuyorum. Kimler uğraşmış seninle de asla durduramamış. Vazgeçmemiş. Aslanlar aslanı Hocam benim. Tam bir yiğitsin” diyor.

“Hocam benim üniversitede bir arkadaşım var. Muhafazakar bir ailesi olmasına ve kapalı olmasına rağmen okulda tam tarif ettiğiniz gibi en züppe bilinen kişilere yaranmaya çalışıyor. Sürekli onların yanında yabancı kelimeler kullanıyor. Onların yediklerine, içtiklerine özeniyor. Evini onlar gibi eşyalarla dekore ediyor. Ama bunları bir kalite sanıyor” diyor, Nisa. Bu genel bir dert. Çok yaygın. Küfre ta Firavun devrinden beri insanlar hep hayran olmuşlar. Onlar gibi yaşamak, onlar gibi eşyalar edinmek, onlar gibi konuşmak, onlar gibi yiyip-içmek. Zaten söylüyorlar ya; “sarımsak, soğan, acur, mercimek” diyor ama o Firavun ailesinin onları bir pişirme şekli var. O direkt o yiyecekten kaynaklanmıyor. Onu özel bir pişirme şekliyle pişiriyorlar. Onlar da ona müthiş hayran. Mesela altın buzağı; onun şekli onları çok etkiliyor. Oradaki züppe sistem çok hoşlarına gidiyor. Ve adam ölümü göze alıyor fakat onu yine arzu ediyor. Bilinçaltından o gitmiyor. Hz. Musa (a.s) ne kadar anlatırsa anlatsın kafa orada kalmış. Onların diline hayran. Normalde dilleri İbranice ama Firavun’un kullandığı dili kullanmak istiyor. Onu sükseli görüyor.

Ben istesem sarıkla, cübbeyle çıkardım. Böyle gelenekçi bir görüntü verirdim. Ve hiçbir muhalefetle de karşılaşmazdım. Bu çok rahat yapılabilecek bir şeydi. Ama Kuran’ın yeterli olduğunu göre göre benim Kuran’a muhalif bir hareket yapmayacağım belli. Allah için samimi olan neyse onu yaptım. Ve yüz binlerce gelenekçi Ortodoks Müslüman’ı karşıma aldım. Kuran’ın yeterliliğini anlattım ve anlatıyorum ve anlatacağım da.

BÜLENT SEZGİN: Firavun döneminde büyücüler de Firavun’un öldüreceğini bilmelerine rağmen, “biz Musa’nın Rabbine iman ettik” diyorlar.

ADNAN OKTAR: Bir daha.

BÜLENT SEZGİN: Firavun döneminde de büyücüler, onları Firavun’un öldüreceğini bilmelerine rağmen, “biz Musa’nın Rabbine iman ettik” diyorlar, onun önünde.

ADNAN OKTAR: Tabii, müthiş bir iman. Çok samimi iman ediyorlar.

Harun Bıçakçı, Harun biz Hz. Süleyman (a.s)’ın yöntemini kullanıyoruz. Hz. Süleyman (a.s)’ın yöntemini Allah Kuran’da beğenerek ve müminlerin beğenmesini isteyerek anlatıyor. Hz. Süleyman (a.s) zenginliğiyle, ihtişamıyla İslam’ı anlatıyordu, sarayının güzelliğiyle. Çocuklar güzel orada, kadınlar güzel, eşyalar güzel. Her yer zengin. Her şey ihtişamlı. Gelen herkes bunun etkisi altında kalıyordu ve İslam bu şekildeyse biz Müslümanız diyorlardı. Şimdi aynısını yapıyoruz. Hz. Süleyman (a.s) dedemin yaptığının aynısı.

Kardeşim işte bak diyor ki mesela  “Peygamberimiz (s.a.v.) hep fakirdi. Hep fakir yaşadı. Müzik yoktur İslam’da, dans yoktur.” Sen öyle bir hayat anlatıyorsun, öyle hayatta da İslam’ı öldürüyorsun. Ve hakikaten de bütün dünyada Müslümanlar ölüyor, ülkeler ölüyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in zamanından sonra sürekli gerilemiş ve mahvolmuş İslam alemi. Dünya’ya çoktan hakim olacakken sizin bu yanlış fikirleriniz yüzünden İslam paramparça ve mahvolmuş durumda. Kardeşim müzik niye olmasın? Dans niye olmasın? Bir aklınızı toplayın. Dine imana yanlış yönü nedir? Hangi insana zararı var? Hangi ayetle çelişiyor? Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Bu yasakları çıkartmayın da bak, suni olarak dine haramlar eklemeyin, yasaklar çıkarmayın. İslam bütün dünyaya hakim olacak o zaman. Ama bu kafayla bizi Suriye’den, Irak’tan farklı hale getirmezler. Türkiye yok olur gider. Bu kafayla yenilirsiniz, mağlup olursunuz. Yanlış biliyorsunuz, bunun ibadetle alakası yok.  Müzik de olacak,  dans da olacak, eğlence olacak.  Sen fakir, perişan bir hayattan bahsediyorsun. Suriye fakir, perişan yaşadı, ne oldu? Ezildi gitti. Irak sizin dediğinizin alasını yaptı, yok oldu gitti. Libya sizin dediğinizin alasını yaptı, yok oldu gitti. Bütün İslam alemini mahvettiniz. Mısır’ı da mahvettiniz. Mısır sizin dediğinizi kelimesi kelimesine yaptı. Gelenekçi Ortodoks sistemi uyguladı, mahvoldu yıkıldı gitti. Şimdi sıra Türkiye’de diyorsunuz. Allah’a şükür ki Türkiye’de Hz. Mehdi (a.s) olduğu için buna gücünüz yetmiyor. Yoksa çoktan Türkiye’yi yıkardınız.  Çoktan yıkılıp gitmişti. Darmadağın edecektiniz. Yanlış bak, Kuran’da olmayan bir şey yüzünden Kuran’ı yeryüzünden silmeye kalkıyorsunuz. İslam’da olmayan bir şey yüzünden İslam dinini yok etmeye karar veriyorsunuz. Ve bunu İslam’a fayda iyilik adına yapıyorsunuz. Kardeşim dans olsun, müzik olsun, güzel lüks evler olsun, lüks sokaklar olsun. Paris’ten, Londra’dan çok daha mükemmel olsun her yer. Beş vakit namazını kıl, orucunu tut, zekat ver.  Gürül gürül Kuran okunsun, ezan okunsun. Bunun sana ne zararı var? Dinle bağlantısını nereden kuruyorsun? Yani nerede bunun yasaklığı? Neden buna bir yasak getiriyorsun? Ayet gösterin diyorum, gösteremiyor. Kafasında, bilinçaltında 1200 seneden beri 1300 seneden beri onu yerleştirmiş. “Bu kötüdür” diyor. Dans kötü değil. Kadın da oynar erkek de oynar hiçbir şey olmaz. Yanlış biliyorsunuz. Müzik helaldir, ipek helaldir, altın helaldir. Öyle bir şey yok. Yiyeceklerin hepsi helal. Bir tek şarap haramdır içeceklerden. Yani içki, uyuşturucu olan şeyler. Domuz eti, leş, kan, bir de Allah adına kesilmeyen her şey. Bunun dışında bütün bildiğimiz etler helaldir. Maliki mezhebinde mesela bakıyoruz köpek eti bile helal ama yemezsin ayrı mesele fakat helaldir. Öyle bir şey yok.  Tavşan uğursuz diye yemezler, o da helaldir.  Yemeyebilirsin ayrı mesele ama haram değil.

Bülent Avcı; “ Bu kadar güzeli nereden buluyorsun?” Allah buluyor, Allah bir araya getiriyor, Allah sevdiriyor. Onlar bu sevgiyi bulmazsa böyle güzel olmazlar.  Dehşeti yaşarlar. Niye senin yanına geldiğinde laf sokuyor, küfrediyor, hırçınlaşıyor, bağırıp çağırıyor? Sevgiyi bulamadığı için. Niye burada bu kadar sevgi dolu bakışları var? Niye böyle güçlü tutkuyu yaşıyor?  Çünkü sevgiyi görüyor. Ama Allah sevgisine dayalı olan sevgiyi görüyor.

“Annem başka kanala bakmaz oldu. Adnan Hoca diyor başka bir şey demiyor. Saygılar.” Ankara’dan Fatma.

Araf Suresi’nde Cenab-ı Allah, şeytandan Allah’a sığınırım. “De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti” ziynet. Şimdi siz süs takıyorsunuz ya küpe, altın, kolye. Bu ziyneti diyor Allah.  “Ve temiz rızıkları.” İşte karides, yengeç, ıstakoz her şey. “Kim haram kılmıştır?” diyor Allah. Gelenekçiler diyor ki; “biz haram kıldık” diyorlar. Allah soruyor bak “kim haram kıldı?” “Biz haram kıldık” diyorlar.  “De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir.” Müslümanlar içindir. Yani “yasaklamaya kalkmayın” diyor Allah. “Kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.”  “Cennette sadece onlarındır.” “Bilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıklarız.” (Araf Suresi, 32) diyor Allah.

BÜLENT SEZGİN: Allah ayette “deniz avı ve onun yemek size helal kılındı” buyuruyor. Bazılarını kendilerine göre haram kılıyorlar, bazı deniz canlılarını.

ADNAN OKTAR: Kardeşim denizdeki her şey helaldir.  Bazıları mazıları öyle bir şey yok.  Denizden çıkan her şey helaldir. 

Araf Suresi 33’te Cenab-ı Allah diyor ki “… kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği”  yani Kuran’dan açık ayet olmayan bir şeyi “Allah’a şirk koşmanızı Allah haram kıldı” diyor. Yani ispatlayıcı bir delil yok ama sen onu haram kılıyorsun. “Ben bunu istemiyorum” diyor Allah. “Ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (Araf Suresi, 33) “Ben söylemediğim şeyi Ben dedim diye Bana söylemeyin”  diyor Allah. Altın haram diyorsun. Kuran’da demiyor. Ne diyor bak? “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” Sen altın haram dediğinde bunun hesabını ahirette vereceksin. Tavşan eti haram dediğinde bunun hesabını vereceksin. Karides, yengeç haram. Allah “nerede gördün bunu?” dese cevap veremez. “Sana kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar.”  Bak, Maide Suresi 4 “Sana kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar.”  “Neler helaldir?” diyor. Allah da diyor ki; “De ki: “Bütün temiz şeyler size helal kılındı. Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların yakaladıklarından da -üzerine Allah'ın adını anarak- yiyin. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” (Maide Suresi, 4)  Şeytandan Allah’a sığınırım. “Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın.” Bak, “Allah’ın sizin için helal kıldığı.” Helali haram yapıyorsun. “Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın.”  Yani altın haramdır, ipek haramdır, ıstakoz haramdır. “Böyle şeyler söylemeyin” diyor. Müzik haramdır, dans haramdır. “Bunları söylemeyin” diyor Allah. Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri, sizi memnun eden, sizi açan, sizin hoşunuza giden şeyleri haram kılmayın. “Ve haddi aşmayın.” Allah adına yalan söylemeyin. “Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Maide Suresi, 87)

Yunus Suresi,  59. Şeytandan Allah’a sığınırım. “De ki: “Allah'ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mı?” Siz kendi kendinize bir kısmına helal bir kısmına haram diyorsunuz. Bundan haber var mı? diyor Allah. “Söyler misiniz? De ki: "Allah mı size izin verdi?” Allah mı size söyledi bunların haram olduğunu diyor. “Yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?” (Yunus Suresi,  59) Adam tabii ki Allah adına yalan söyleyip iftira ediyor.  Bu ayetler kimi anlatıyor, neyi anlatıyor? Gelenekçi Ortodoks Müslümanlar bunu niye anlamazdan geliyorlar?

Nahl Suresi, 116. “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla” Bak, şeytandan Allah’a sığınıyorum. “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla” demek ki gelenekçi Ortodoks Müslümanların büyük bir çoğunluğu yalan söylüyor. “Yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz.” “Kuran’a dayalı olması lazım” diyor Allah. “Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.” (Nahl Suresi, 116)  Ne oluyor? Sürünüyorlar işte. Perişan oluyorlar.

KARTAL GÖKTAN: Adnan Bey, çarşaflı kardeşlerimiz bugün Ankara Çankaya’da kitap dağıtımı yaptılar.   Harun Yahya kitapları, evrimin geçersizliğini ve PKK’nın alçaklığını anlatan broşürlerden dağıttılar.   MaşaAllah.

ADNAN OKTAR: Biz de, ben de Kuran’a ilave yapmak yok, Kuran’dan bir şey çıkartmak yok.  Mutlaka Kuran’a tam uyalım diyorum.  Bu modern İslam anlayışı dememin nedeni sahabe de çok moderndi,  Hz. İbrahim (a.s) da çok moderndi o anlamda. Kuran’da olmayan bir şeyi yapmak haramdır.  Ama arkadaşlar onu takva olarak zannediyorlar. Yani gerçek bir mümin karakteri olduğunu düşünüyorlar. Böyle bir şey yok. Sen onu yapmakla müşrik oluyorsun, harama giriyorsun, Allah’ın dinini değiştiriyorsun, Allah adına hüküm veriyorsun.

O makaleleri tekrar oku.

KARTAL GÖKTAN: Katar’ın önde gelen günlük İngilizce gazetesi Gulf Times’da “Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme projesi neden başarısız olacak?” Başlıklı yazınız yayınlandı.

ADNNA OKTAR: Bir daha söyle bakayım.

KARTAL GÖKTAN: Katar’ın en önde gelen günlük İngilizce gazetesi Gulf Times’da “Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme projesi neden başarısız olacak?” Başlıklı yazınız yayınlandı. Yazınızda 1996 yılında Condoleezza Rice tarafından ortaya atılan yeni Ortadoğu kavramının, Müslüman dünyasını birbirinden ayırmak üzere kurulu olduğunu ancak batı derin devletinin bu planının başarısızlığa mahkum olduğunu belirtiyorsunuz. Tayvan’ın önde gelen İngilizce gazetelerinden China Post’da  “Bölünen Ortadoğu’da umut verici bir ittifak: İsrail-Türkiye” başlıklı yazınız yayımlandı. Katar’ın önde gelen Arapça gazetelerinden biri olan El-Vatan’da “Uluslardan halkalara” başlıklı makaleniz gazetenin ana sayfasından tanıtılarak yayımlandı. Yazınızda Avrupa’nın ve Birleşmiş Milletler’in demokratikleşme adı altında ülkelere kendi kendini yönetme hakkı tanıyan kanunları olduğunu, ancak Avrupa Birliği ülkelerinin bu kanunlara şerh koymadan kabul etmekten çekindiklerinden bahsediyorsunuz. Bunun sebebinin de kendi topraklarında bunun ayrılığa ve bölünmeye yol açacağını bildiklerinden olduğunu belirtiyorsunuz. Sonuç olarak halklar arasında ayrılığı teşvik etmenin hiçbir şekilde Ortadoğu’da demokrasi anlamına gelmediğini Avrupa’nın anlaması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Tunus’un Dhamir isimli Arapça günlük gazetesinde “Avrupa Birliği, Türkiye ve 17. Fasıl” başlıklı makaleniz Arapça olarak yayımlandı. İspanya’dan yayın yapan, her ay beş yüz bin kişiye ulaşan MBC Times sitesinde “Avrupa Birliği için nasıl bir Türkiye?” Başlıklı makaleniz hem İngilizce, hem İspanyolca olarak yayınlandı. Ve Suudi Arabistan’ın tanınmış haber sitesi Riyadh Vision’da da İran ve Suudi Arabistan’ın uzlaşması günün gereğidir” Başlıklı makaleniz yayınlandı.

ADNAN OKTAR: Güzel, şahane.

Recep Aykan;  “Bir yandan “sadece Kuran’a uyuyorum” diyorsun. Diğer taraftan Yahudilerin İslam’a soktukları Hz. Mehdi (a.s) hadislerini savunuyorsun.” Şimdi ben Kuran’ı okuduğumda Kuran’da Cenab-ı Allah bana Tevrat’a ve Zebur’a gönderme yapıyor. “Tevrat ve Zebur’a bak” diyor. Kuran ayeti. “Orada dünya hâkimiyetinden bahsediyorum. Sizi dünyaya hâkim edeceğim” diyor. “Orada da geçiyor bahsi” diyor. Peki, bu Kuran’a uymak olmuyor mu bu? Çünkü Kuran’da Allah söylüyor. “Tevrat’a bak” diyor. “Zebur’a bak, orada bir dünya hâkimiyetinden bahsediyorum. Size dünyayı hâkim edeceğim” diyor. “Müslümanlara dünyaya hâkim edeceğim” diyor. “Tevrat’ta ve Zebur’da bu tarif ediliyor” diyor. “Orada bakabilirsiniz” diyor. Baktığımızda o da Moşiyah Mehdi’den bahsediliyor ve dünya hâkimiyetinden bahsediliyor. Burada yanlış olan nedir?

“Yoksa vaat edilmiş topraklara sahip olmak için Siyonizm’le var gücüyle gayret ediyor.” Kardeşim vaat edilmiş topraklara hâkim olacak olan Hz. Mehdi (a.s)’dır. Moşiyah’tır. Cenab-ı Allah Hz. İbrahim (a.s)’a vaat ediyor. Kuran’da da var. Tevrat’ta da var. Vaat edilmiş topraklar Hz. Mehdi (a.s)’ın hâkim olacağı yerlerdir. İlk başta birinci planda. Sonra da bütün dünyaya hâkim edeceğini söylüyor Allah Moşiyah’ı.  Vaat edilmiş topraklar Hz. Mehdi (a.s)’ın manen fethedeceği yerlerdir. Ben-i İsrail de Hz. Mehdi (a.s) ve talebeleridir. Yani bu devrin Ben-i İsrail’i Hz. Mehdi (a.s) ve talebeleridir. Tevrat’ta da bu şekilde anlatılıyor.

Şimdi diyor ki arkadaş “Nerede var Kuran’da Mehdiyet? Sen bunu Tevrat’tan aldın. Zebur’dan aldın. Bunların aslı esası yok” diyor. (Enbiya Suresi, 105) Şeytandan Allah’a sığınırım; Bak, Allah yemin ediyor “Andolsun, biz zikirden sonra Zebur’da da:” Zikir ne? Tevrat. Zebur. Tevrat ve Zebur’da. “Şüphesiz dünyaya salih kullarım varisçi olacaktır” “Samimi olan kullarım dünyaya hâkim olacaktır diye yazdık”. Tamam, açıyoruz Zebur’u açıyoruz Tevrat’ı o kısımlar da salih, samimi kulların önderi olan Moşiyah’ın Hz. Mehdi (a.s)’ın dünyaya hâkim olacağı yazıyor. “Sen nereden çıkarttın?” diyor işte. Ayet söylüyor. Kuran söylüyor. Biz de baktığımızda onu görüyoruz.

“Sayın Adnan Hocam, Hz. Mehdi (a.s) nerede kaldı sizce? Neden hala bu kadar zulüm varken Allah’ın izniyle çıkmıyor?” Coşkun Konuk. Bediüzzaman’a da soruyorlar. “Daha ümmet nihayet pezir olacak. Perişan olacak” diyor. “Ondan sonra çıkacak” diyor. Daha bir aşamasındasın sen. Yani mesela bu şımarık yazı yazanlar falan var ya bunlar ağlayarak yazacaklar zaman gelecek. Yani tabii Allah aşkıyla ağlayacaklar. Yani sistem onları bayağı zorlayacak.

Daha da gençleşmiş gibi görünüyor ya, Allah Allah. Benim yanımda çok kapalıydı. Kafasında siyah şapka, yanlarından böyle tül gibi bir şey kapatmış siyah kıyafet. Tevrat okunacağı için öyle giyinmiştir. Ta yerlere kadar simsiyah giyinmişti ama çocukları böyle hopluyor zıplıyor. Ufaklık durduk yere koşarak geldi. Ben çekindim, anlamadım da. Geldi birden boynuma sarıldı böyle onun çocuğu. Acayip şeker bir şey. Ama çok dindar Madonna. Yani orada Tevrat okundu uzun uzun. Onun yorumları, üslubu falan hep o yönde. “Bir manevi elektrik var” dedi “İstanbul’da. Bir manevi” Hocaları da dedi. “Bir şey var bugün” dedi. “Bir fevkaladelik var” dedi. “Adonay Adonay” diye çok güzel okuyorlardı böyle Harun’un Meseleleri’ni okudular, bayağı güzeldi. Orası çok kalabalıktı. “Siz buyurun” dediler. Beni çağırdılar. Bizim Cihat tercüme etti. Tevrat’ı olduğu yerden çıkartmamı, almamı ve okuyacak hocanın yanına getirmemi istedi. Orada en sevilen, en beğenilen, en saygı duyulan kişiye yaptırılıyormuş o. Ben de aldım götürdüm Tevrat’ı. Ama Tevrat’ı götürmeden önce bana kippa giydirdiler başıma. O örtü var ya o Musevilerin giydiği geniş örtü, onu üzerime sardılar. “Çok yakıştı” dedi hoca, oradaki hoca. Hakikaten yani böyle o tarihi filmlerdeki İsrail oğullarının görünümü gibiydi benim, baktım. Sonra o Tevrat’ı aldım, götürdüm. Uzun uzun okudular. Çocuklar ayakta okuyorlar zaten Tevrat’ı açtılar ayakta okuyorlar. El parmaklarını sürmüyorlar. Böyle gümüşten el biçiminde bir şey var onunla okuyorlar. Uzun uzun okudular sonra tefsir yaptılar. Sonra yine yerine konulması gerekiyordu yine beni çağırdılar yeniden. Yeniden ben geldim. Aldım Tevrat’ı kutusuna koydum. Ondan sonra oradan kaldırdılar. Madonna’nın bulunduğu kat üst katta ayrı bir katı tamamen ona ayırmışlardı. Kimse girip çıkamıyordu. Güvenlik olarak ben bizim çocukları da aşağıda bıraktım. Sadece Cihat’ı yanıma aldım. Onunla çıktık. İşte bu yardımcısı çocuk neydi onun ismi Hayrullah?

OKTAR BABUNA: Moşeh. Şimon vardı.

ADNAN OKTAR: Moşeh miydi o? Şimon. Şimon’la beraberdik orada. Ama bayağı âlimler yani Tevrat’a çok hâkimler. Tevrat ağırlıklı bu yani Zohar’dan pek bir şey okumuyorlar. Yani Zohar dillendirmediler orada benim gördüğüm hep Tevrat.

OKTAR BABUNA: Size de el yazması bir Tevrat hediye etmişlerdi çok tarihi.

ADNAN OKTAR: Evet, çok kıymetli bir Tevrat yüz yıllık el yazması. Hakikaten çok mükemmel görünümü onun maşaAllah. Gümüş okuma çubuğu getirdiler. Mesih yağı getirdiler başımın mesh edilmesi için.

Talit Musevilerin giydiği örtü talit. Yine Kudüs Baş Hahamı gelmişti. Ama hayret edici şekilde seviyorlar. Ben neden öyle olduğunu tam anlayamadım. Yani akıl almaz bir sevgileri var. Yani kendi çocuklarını seviyor gibi seviyorlar. Ve müthiş güveniyorlar. Haham gidiyordu böyle acayip sarıldı o Kudüs Baş Hahamı. Kapıda dayanamadı böyle. Bir daha sarılıyor bir daha sarılıyor. MaşaAllah, normalde Müslümanlardan ödleri kopuyor yani büyük bir bölümünün hiçbir şekilde muhatap olmuyor ve hiç kimseye güvenmiyorlar. Birçoğu öyle yani.

AYLİN KOCAMAN: “Bizim barışı, sevgiyi inşa etmeye gücümüz yetmiyor. Bunu ancak siz yapabilirsiniz” dediler.

ADNAN OKTAR:  Evet, onların sözlerini bir araya getirdiğimizde çok dikkat çekecek bir durum oluyor, evet.

“Hocam,  İslam âlemi birleşip Hz. Mehdi (a.s) zuhur ettiğinde münafıklar ne durumda olacaklar? Müslümanların aleyhine faaliyetlerine devam edecekler mi?” Münafıklar her Müslüman’dan daha Müslüman görünürler onlar. Acayip üçkâğıtçıdır onlar. Yani tahmin etmeyeceğin derecede uysal ve saygılı mesela küstah, alçak, ahlaksız olanlar acayip hürmetli çok nezaketli ve bayağı kibar olurlar. Yani tahmin edemeyeceğiniz şekilde değişirler.

BÜLENT SEZGİN: “Biz sizlerle birlikte değil miydik? (Hadid Suresi, 14) diyorlar.

ADNAN OKTAR: Tabii tabii “zaten beraberdik birlikteydik. Yani yüzsüz yani yaptığı rezilliği fark etmediğini zannediyor.  Diyor ki Müslüman’a; “hep beraber yaptık zaten. Allah’a şükür. İslam’ı hep beraber” Hâlbuki yılan gibidir. Sürekli Müslüman’ın aleyhine çalışır münafık. Yani 24 saat ne şeytanlık yapacağını ne pislik yapacağını düşünür. Yani sabah kalktığından akşama kadar adilik peşindedir. Ama gücü yetmediği için az eylem yapar. Yoksa ona imkân verilse bayağı şirret ve çok alçaktır münafıklar. Her türlü adiliği yaparlar. Yani casusluk da yapar,  itlik de yapar, adilik de yapar. Müslümanların aleyhine her türlü faaliyet yapmak ister. Ama imkânları el vermediği için sıkışıp kalır. Diyor ya ayette “Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla…” (Nisa Suresi, 143) diyor. Kuvvet hangi tarafa geçerse o tarafa geçer. Mesela İngiliz derin devleti harcandı ya. Şimdi bak, onun taraftarları hemen onları satmaya başladılar. Hemen harcadılar. Anında. Onu da şimdi bak ördek gibi ortada kalacaklar kısa bir süre sonra. Bütün yancıları bırakıyor deşifre oldukları için. Ama onların yancıları onu bırakınca uslanmaz. Yeni bir ahlaksızlığın, yeni bir boyutun içine girerler. Yeni bir eylem şekli içine girerler. Münafıkta uslanma olmaz ayet ona dikkat çekiyor. “ Ancak kalpleri parçalanırsa dururlar” diyor.” Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina kalplerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir.” (Tevbe Suresi, 110) diyor. Yani şeytanın insan şeklidir münafıklar. Sürekli haysiyetsizlik yapar. Pislik yapar. O pislikten çıkarsın başka pisliğe girer. O pislikten çıkarsın başka pisliğe girer. Yani ruhu sürekli şeytani emirler verdiği için sakinleşemez. “Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı.” (Al-i İmran Suresi, 154) diyor ayette, şeytandan Allah’a sığınırım. Münafıklar hep menfaat peşinde. Mesela derin devlete hizmetçilik yapıyor, yalakalık yapıyor. Onunla kar edeceğini İngiltere’de mesela bir iş bulacağını düşünüyor. Ona bir şey kazandıracağını düşünüyor ama baktı ki rezil rüsva olan çok sıradan bir örgüt yapılanma, çok rahat aşağılanıyor. O zaman bırakıyor. Ama bırakınca yeni bir melanetin içine girer. Yeni bir pislik arayışına girer. Onun için münafığın izlenmesi çok önemlidir. Yani sürekli pislik yapacağı için yeni yeni adilikler yapacağı için rahat durmayacağı için Müslüman sürekli teyakkuz halinde durmak durumundadır. “Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik” (Al-i İmran Suresi, 154) diyorlar. Ölsen ayakta kalır mıydın sen serseri? Bak, “Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik” Diyor. Öldürülme ihtimalini o şekilde vurguluyor. Hâlbuki Allah takdir ettiyse zaten ölürsün.

Sedat Ökten, “Hocam Mehdi gelince de dans edersiniz artık” diyor. Tabii ki Mehdi (a.s), Davut (a.s)’un evladı, Hz. Davut (a.s)’un evladı, Davut (a.s) zillerle oynuyordu diyor. Büyük bir aşkla, büyük bir şevkle oynuyordu diyor. Bunlar oynamak, işte akıllı taş atar derler sekiz yüz akıllı çıkaramaz bunu derler ya, biri diyor ki dans çok çirkin haramdır diyor bitti, hepsi inanıyor buna. Ve hayatı zehir ediyor kendilerine, gizli gizli dans ediyor harama girdiğini düşünerek oynuyor, pencereleri falan kapatıyor. “Bu arada Davut’la bütün İsrail halkı da Rabbin önündeydi, lir, çenk, tef, çıngırak ve ziller eşliğinde ezgiler okuyarak var güçleriyle bu olayı kutluyorlardı. Keten efot kuşanmış Davut Rabbin önünde var gücüyle oynuyordu” o da o devrin Mehdisi oynuyordu diyor Tevrat. “Davut’la bütün İsrail halkı sevinç naraları” hayda falan diyorlar ya ona benzer  “Davut’la bütün İsrail halkı sevinç naraları ve boru sesi eşliğinde Rabbin sandığını getiriyorlardı Kutsal Sandık. Aynı şekilde yine gelecek bu Kutsal sandık. “Rabbin sandığı Davut kendine varınca Saul’un kızı Mikal pencereden baktı Rabbin önünde dans eden Kral Davut’u görünce onu küçümsedi.” Bak arkadaşlarda da öyle bir şey var, yanlış bir şey olduğuna inanıyorlar. “Ardından kadın erkek herkes bütün İsrail topluluğuna birer somon ekmekle, birer hurma ve üzüm pestili dağıtıldı. Sonra herkes evine döndü” diyor. “Davut ailesini kutsamak için eve döndüğünde…”  Bak demek ki işte İsrail inancında bu var demek kutsamak. “İçin eve döndüğünde Saul’un kızı Mikal onu karşılamaya çıktı Davut’a şöyle dedi; “İsrail’in Kralı bugün ne güzel bir gök ün kazandırdı,” kendince alay ediyor. “Kendine değersiz biri gibi kullarının cariyeleri önünde soyundun” üst tarafını çıkararak oynuyor zille, helal olsun dedeme, helal. Bak “değersiz biri gibi” diyor, “kullarının cariyeleri önünde soyundun. Davut baban ve bütün soyu yerine beni seçen” bak baban “ve bütün soyu yerine beni seçen ve halkı İsrail’e önder atayan Rabbin önünde oynadım” ben Allah’ın önünde oynadım diyor, “diye karşılık verdi.” Çünkü Allah’tan başka bir varlık yok. “Evet Rabbin önünde oynayacağım” durmayacağım diyor oynayacağım diyor. “Üstelik kendim bundan daha da küçük düşüreceğim, hiçe sayacağım” diyor. Bende enaniyet olmaz diyor. “Ama sözünü ettiğin o cariyeler beni onurlandıracaklar” onur duyarım onların karşısında oynamaktan diyor. “Saul’un kızı diyor Mikal’in ölene dek çocuğu olmadı.”

Suudi Arabistan Baş Müftüsü Şeyh Abdülaziz Es-Şeyh satrancı haram hale getirmiş yasaklamış.

“Lir çalarak,” bak “lir çalarak Rabbe şükredin, on telli çeng eşliğinde onu ilahilerle övün” yani o zamanın kanunu on telli çenk. “Ona yeni bir ezgi söyleyin, sevinç çığlıklarıyla sazınızı konuşturun.” (Mezmurlar 33.) O zamanlar çok gelişmiş sazlar varmış demek ki.

BÜLENT SEZGİN: Tacikistan’da bir uygulama yapıldı Adnan Bey. Radikalizmi sonlandırmak iddiasıyla on üç bin erkeğe sakal tıraşı yapıldı. Polis dış etkilere karşı da başörtüsü satan yüz altmıştan fazla mağazayı kapattı. Tüm bu uygulamalara gerekçe olarak laik düzenin korunması gösterildi.

ADNAN OKTAR: Bu bir yöntem değil ki, şimdi bunun sonucunda orada halk ihtilali çıkar hükümeti, devleti devirirler, bayağı rezalet çıkar. İlimle, irfanla olur bu, böyle aşağılayarak, onurunu kırarak, sakal keserek ne kadar aşağılayıcı bir şey, sana ne adamın sakalından, sana ne adamın başörtüsünden çok yanlış yapıyorlar zulümle olmaz bu işler.

Kubilay Sayi, “Türkiye’de kaliteli yaşayan tek zümre var oda Adnan Hoca ve müritleri.” Yok canım olur mu? Kaliteli yaşayan çok fazla insan var. Ama biz de tabii öncü olmaya çalışıyoruz.

“Hocam size dans çok yakışıyor.” Orhan Deral.

“Twitter’da şu an birinci sıradaymışız puhahaha saat kaç oldu” Adil Çocuk, “daha hala anlatıyorlar ve Adnan Hoca on beş bayanla halay çekiyor” diyor. Tabii ki.

Mehmet Şevket Eygi Hocamız yazısında “Mehdi (a.s) zuhur, İsa (a.s) nüzul edecek mi?” Cevap veriyor; “bu konuda Muhbiri Sadık’ın haberleri vardır, mutlaka zuhur edecektir, bazı ilahiyatçılar Mehdi (a.s) çıkmayacak, İsa (a.s) inmeyecek” diyor. Mehmet Şevket Eygi Hocamız cevap veriyor; “Onlar ehlisünnet değildir Mehdi (a.s) ve nüzulü İsa (a.s) konusundaki inkarlarını zerre kadar kıymeti yoktur” diyor.

Kadın da oynar, erkek de oynar danstan niye çekiniyorsunuz? Sporu da yasaklayacaksınız o zaman. Müzik eşliğinde spora dans denir. Müzik eşliğinde yapılan ritmik insanın hoşuna giden ritimli dansa spor, spora da dans denir. Spor da danstır, spor da danstır sadece müzikle yapılmıyor. Müzik eşliğinde yapılan spora dans denir. Müzik olmadan da yapılabilir bu, ama güzel olmaz. Spor yaparken ne yapıyorsun çeşitli hareketler yapıyorsun aç kapa, aç kapa onu müzikle yaptın mı dans olmuş oluyor işte. Bundan rahatsız olmanın bir alemi yok, bir kadının hareket etmesi, elini kolunu hareket ettirmesi, vücudunu hareket ettirmesi güzel, müzik eşliğinde bunu yapıyorsa, insanın da hoşuna gidiyorsa bu çok güzel.

Şimdi kısa bir ara verelim, devam edelim.

BÜLENT SEZGİN: Yayınımıza kısa videolarla devam ediyoruz.

VTR: Peygamberimiz (s.a.v.) Dünyanın Ömrünün 7000 Yıl Olduğunu 5600 Yılının Geçtiğini Bildirmiştir

BÜLENT SEZGİN: Adnan Oktar ile Sohbetler burada sona eriyor, tekrar görüşmek üzere hoşça kalın.

Masaüstü Görünümü