Harun Yahya

Sohbetler (25 Haziran 2016; 19:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio

BÜLENT SEZGİN: İyi günler değerli izleyicilerimiz. Adnan Oktar ile Sohbetler’e başlıyoruz, inşaAllah. Adnan Bey hoş geldiniz.

ADNAN OKTAR: Hoş bulduk.

Evet “Sevmek ne güzel” diyelim, etiket.

Fehmi Koru,DovLipman’ın konuğumuz olarak Türkiye’ye gelişi hakkında “Merak bu ya DovLipman’ı ülkemize kimin davet ettiğini öğrenmeye çalıştım. Şaşırmayın, Adnan Oktar grubunun çağrılısı olarak ülkemize gelmiş. Dünya Siyonist Örgütü yöneticilerinden Lipman, İsrail ile ilişki kurmaya çalıştıklarını bu amaçla Kudüs ve Telaviv’e ziyaretler düzenlediklerini, İsrail’deki toplantılara katıldıklarını, İsrail basınında yazılar yayınlattıklarını… İlk yazdığında pek hoş karşılanmamıştı grup üyeleri.” Adamlar neyi güzel karşılıyorlar ki onu güzel karşılasın? Sevgi yok ki. İran’la ilgili yazı yazıyoruz “İran’dan dost mu olur?” diyor adam. “Ermenistan” diyoruz “Ermenistan’dan dost mu olur?” diyor. “Yunanistan” diyoruz “Yunan’dan dost mu olur?” diyor. “İsrail” diyoruz “İsrail’den dost mu olur?” diyor. Adamın sevdiği adam yok. Dolayısıyla sevgiyi bilmeyen adamların ne düşündüğü önemli bir konu değil. Onu haber olarak yazmasına gerek yok. Hiç önemi yok böyle insanların ne düşündüğünün.

Her yerde çok fazla resim çektirmek isteyen oluyor, maşaAllah. Şimdi burada da öyle, mesela hiç ummadık bir mağaza bu, orada bile aileler “Hocam resim çektirelim” falan dediler. Sevgileri çok güzel. Sevgi genel olarak belirmiş. Bizim milletimiz sevgi insanıdır, sevgi öğretmenidir. Ama bizim gençlerimizi böyle egoist ve sevgisiz hale getirmek için bayağı uğraştılar.

Bu televizyon dizilerinde de aralara hep böyle homoseksüel taklidi yapan insanları serpiştirmişler. Dün gösterdiler yani çok itici duruyor bayağı rahatsız edici. Kardeşim, çoluk çocuk herkes seyrediyor, orada homoseksüel taklidi yapan adamı niye gösteriyorsun? Ne kadar sıkar insanı rahatsız eder. Neresi onun eğlendirici? Bir garip insan görünümünde, çok ürkütücü üslubu falan. Yani o kadar acayip bir üslup ki mantık akıl sanki bir kenara gitmiş gibi. Ne gerek var bunlara? Bunun eğlendirici yönü neresi? Sadece insanlara sıkıntı veriyor, huzursuzluk veriyor, korkutur ve tedirgin eder, çoluk çocuk falan. Yani ne yapmak istiyorsunuz?

Güzel insan nadir oluyor. Allah dünyaya bela vermiş. İman zafiyetine karşı işte. Darwinist oldu ya dünya, bütün dünyaya Allah bela verdi. Dünyada güzel insan parmakla sayılıyor çok nadir. Felaket geldi dünyaya. Allah diyor: “Çehreler değişecek ahir zamanda, yüzler çirkinleşecek” diyor “bozacağım insanların yüzünü” diyor “isyanlarından, tuğyanlarından dolayı” diyor. Tabii bir imtihan. Çirkin olmak dünyadan kopmayı sağlayacağı için, dünya hırsını ortadan kaldırdığı için, Allah’a yaklaşmak için güzel bir vesile. Çirkin olmak suç değildir üstünlük. Güzel olan o güzelliğinin hakkını ahirette söyleyecek açıklayacak hesabını verecek. Çirkin olan için de kolaylık var, sakat olan için de kolaylık var. Çirkinken İslam’a hizmet ederse çok makbul. Ona üzülünce daha da çirkinleşiyorlar bazen. Genç kızlarda ben yaygın görüyorum. Normal mesela makul bir güzelliği var, güzel değilim diye gece-gündüz üzülüyor hasta ediyor kendini bu sefer. Allah sana onu uygun görmüş. Cennette zaten güzel olacaksın ne zorun?

“Kürtler tehcir edilsin” diye bir etiket. Bunu derin devlet elemanları yapmış olabilir bunu araştırmak lazım. Savcılık buna el koysun. Derin devletle bağlantılı bir şey olabilir bu. İngiliz derin devletinin bir oyunu olabilir bu araştırılsın. Bu etiketi kimin yaptığı hemen tespit edilsin. Bunu bizim avukata da söyleyin de suç duyurusunda bulunsun. “Kürtler tehcir edilsin.” Ee? Kürtler tehcir edilirse Türkleri de tehcir etmek istiyor zaten İngiliz derin devleti. Laz’ı da tehcir edecek. Bu memlekette insan bırakmayacaklar o zaman. Niye tehcir olsun Kürt? Kürt Türkiye’nin süsüdür, nurudur, güzelliğidir. Kürt demek efendi demektir. Asil, soylu, nezih, kibar insan demektir. Vefalı, sadık, delikanlı insan demektir. Yiğit insan demektir. Allah’tan korkan Allah’ı seven insan demektir Kürt. Bediüzzaman’ın evladı demektir, Selahaddin Eyyubi’nin evladı demektir. Bu tehcir iddiasında bulunan kimse ona gereken hukuki araştırmayı yapalım.

BÜLENT SEZGİN: Bugün bir olay gerçekleşti Adnan Bey. Okuyabilir miyim haberi?

ADNAN OKTAR: Evet. 

BÜLENT SEZGİN: Ankara’dan Diyarbakır’a seyir halinde olan ağırlıklı olarak Kürt kardeşlerimizi taşıyan bir yolcu otobüsüne silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olayda 7 kişi yaralandı.

ADNAN OKTAR: Bunu yapanı da hemen yakalasınlar, olay hemen aydınlatılsın.

KARTAL GÖKTAN: Saldırgan yakalanmış. 24 suçtan sabıkası var.

ADNAN OKTAR: Psikopattır. Bir de böyle tipleri çok çabuk bırakıyorlar. Her suç işlediğinde iki misli cezayı artırsınlar. Mesela adam yaraladı, bir daha adam yaraladığında iki misli yapsınlar. Aynı ceza verilmesin. Ceza hukukunda değişiklik yapılsın. Mesela yine adam yaralarsa bu sefer üç misli, böyle olması lazım. Irkçı birisi de yapmaz onu bunu direkt psikopat yapar. Türkçü, kafatasçı ırkçılar var, Milliyetçi Hareket Partisi’nin dışında bunlar onlar da bunu yapmazlar. Yani okuyan araştıran adamlar yapmazlar. Bu direkt psikopatlık çakallık başka bir açıklaması yok. Ve çok kötü bir provokasyon, çok akılsızca bir provokasyon. Bak ikisi de çok kötü provokasyonlar. Biri “Kürtler tehcir edilsin” diyor internette, öbürü de otobüs tarıyor. Kürt Türkiye’nin süsüdür, Kürt asildir, soyludur, efendilik, nezaket öğretmenidir. Vefa, sadakat öğretmenidir Kürt. Nasıl edepli adaplı olunur onu öğretir. Dünyanın süsüdür Kürt. Kürt kardeşlerimiz başımızın tacı. İstedikleri kadar uğraşsınlar. Bir avuç ahlaksızın oyununa son vereceğiz.

Münafık şeytanın bir parçasıdır. Müslüman toplumu nur gibidir. Ama münafıksız bir İslam topluluğunun imtihanı çok zayıf olur. Onun için Allah Müslüman topluluklar içerisine iblisin ordusundan münafıkları alır getirir Müslümanların arasına koyar ki Müslüman’ın makamı yükselsin, derecesi yükselsin, aklı açılsın, mücadele azmi artsın, dikkati keskinleşsin diye. Yoksa rehavet, sühulet, meskenet meydana gelir. Münafık teyakkuz, dikkat ve keskinlik sağlar. Ve sevabı çok olur. Münafığın olduğu ortamın sevabı çok olur. Müminin ahiretini parlatır cennetini genişletir. Ama münafığa karşı böyle farfara ani ataklar değil, ilimle irfanla, Kuran’la, mutedil, akılcı eğitimle karşılık vermek gerekir. Çünkü münafığa karşı yapılan dersi dinleyen müminler şifalanırlar, ilim deryası olurlar.

Münafığın oynadığı oyuna karşı temkinli, dikkatli, itidalli politika gerekir. Bir kere münafığı önce teşhis önemlidir. Teşhisten sonra onun tahribatını yapmasını engelleyecek şekilde çevresinde Kurani set alınır. Kurani setle onun etrafı çevrilir. Bu nasıl olur? Anlatımlar, yazılar, kitaplar, CD’ler, bununla münafığın etrafını Kurani bir setle çevirirsin. Nasıl bünyede kanser olduğunda vücut onu ne yapıyor? Kireçle sarıyor vücuda taşmasın diye, değil mi? Mesela bir tümör olduğunda vücut onun etrafını kireç tabakasıyla sarıyor kalınca, oradan dışarıya kaçmasın. Münafığın da tahribatını yok etmek için etrafı Kurani bir setle çevrilir, acele edilmez. Her gördüğün münafık alametini Kurani setle çevirirsin. Her gördüğünü Kurani setle çevirirsin. Bunun sonucunda müthiş bir ilme ulaşırsın. Kuran’daki bütün münafık alametlerini anlatmış olursun. Yoksa Kuran’daki münafık alametlerinden haberin olmaz. Kime anlatıyor Allah onu? Müminlere anlatıyor. Münafığa anlatırken mümin öğrenmiş olur, mümin sevap almış olur.

Münafık ya tövbe edip kendini düzeltir veyahut da o pisliği içine çöker orada çürür gider yani ikisinden birisidir. Münafık şeytani ruha sahip olduğu için egoisttir. Anlayışsız ve küt bir ruha sahiptir. Hani halk arsında derler ya “öküz gibi adam” derler “sığır gibi adam” derler, hayvan gibidir yani çok küttür. Bencil, egoist, pis bir dünyası vardır. Sadece kendi menfaatlerini düşünür. Hayvan gibidir yani lafının sözünün nereye gideceğini bilmez, ne yaptığını bilmez tam tipik dangalaktır yani. Müslüman da nezaketli olduğu için böyle bir çirkefe bulaşmak istemez. Çirkef olduğu bilindiği için çok nezaketli tedavi eder. En güzel tedavi de işte abluka tedavisidir. Yani Kuran’la etrafını ablukaya almak. Doğrudan üstüne gidersen çirkef ve azgın pis yönü ortaya çıkacaktır, o pisliği o zaman patlatmış olursun. Yani o iltihabı patlatırsın. Ama etrafını Kuran’la sararsan o ya kendi içinde kurur gider orada veyahut düzelir.

Münafıkta hayvan alametleri çok keskindir tipik bir hayvandır. Mesela acıktığında kendi yemeğini yemesini düşünür. Uykusu geldiğinde kendi uyumasını düşünür. Gülmesi geldiğinde kendi gülmesini düşünür. Onun dışında hayvan suratı oluşur, yani hayvan anlamsızlığı. Mesela sığırda hayvanda nasıl anlamsız bir yüz var, münafıkta da anlamsız küt bir görünüm oluşur. Çünkü ruhunun hayvani olmasının nedeni ruhu çıkmış onun yerine şeytan girmiş bir varlık olduğundan dolayı oluyor. Ölüdür münafık. O yüzden bakışları da ölü olan varlıklar olan hayvanlara benzer. Mesela nasıl sığır anlamsız bakıyor, öküz anlamsız bakıyor veyahut mesela sırtlan anlamsız bakıyorsa, domuz nasıl anlamsız bakıyorsa münafıkta da anlamsız ve küt bir yüz ifadesi olur. Domuzun lakaytlığı olur üstünde. Mesela uyuması gerektiğinde sadece kendi rahatını düşünür. Ama nasıl domuz başkasının uyumasına önem vermez, başka canlıların, başka varlıkların, değil mi? Bağırır, çağırır, insanları da rahatsız eder domuz yaban domuzu. Tohum arıyorum diye burnuyla toprağı eşer, tarlaları yıkar, çitleri yıkar, domuz özelliği vardır münafıkta da domuza benzer. İnatçılığı domuza benzer, egoistliği de domuza benzer. Kendi çıkarlarının dışında bir şey onu ilgilendirmez münafığın. Ama tabii Kuran’la abluka çok önemlidir, yani münafığı yakar. Çünkü o ablukayı gördüğünde canı çok yanar, Kuran onu çok rahatsız eder. Etrafında Kuran’la oluşturulan set onu adeta hapseder münafığı. Çünkü nereye giderse münafık alameti görüyor, nereye giderse Kuran ayeti görüyor. O onu çok bezdirir adeta deliye çevirir. Ya içine çökertir ya düzelmesine vesile olur. Onun için Kurani set hayati bir konudur. Seddi Zülkarneyn gibi Kurani setle münafığın etrafının ablukaya alınması hayatidir.

Münafık, Müslümanların neşesinden, zenginliğinden, gücünden, gençliğinden çok rahatsız olur. Onu engellemek ister ama tabii Müslüman aklıyla baş edemeyeceği için akşama kadar ona çare aramakla geçer ömrü. Nasıl neşelerini kaçırabilirim, nasıl rahatsız edebilirim, nasıl imkanlarını durdurabilirim, gelişmeyi nasıl durdurabilirim, tebliğlerini nasıl durdurabilirim bunun peşindedir münafık. Ama şeytandan akıl aldığı için etkisi zayıf olur yani gücü yetmez. Allah onu belirli bir derecede güce sahip kılıyor münafığı. Yani öyle alabildiğine özgür değildir münafık.

Ozan Yıldız 33, “Bu hayatta kimin yerinde olmak istersiniz diye sorsalar hiç şüphesiz Adnan Hoca derdim” diyor. MaşaAllah.

Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında da şairler var. Peygamberimiz (s.a.v.) tebliğ yapıyor Kuran’dan bahsediyor, onlar da halkı başına topluyor demagoji yapıyorlar şairler. İpsiz sapsız boş konuşuyorlar böyle. İşte ya Roma imparatorluğu’ndan bahsediyor yahut onların işte takılarından, süs eşyalarından bahsediyor. Onu da şiirsel bir dille anlatıyor. Halktan da gaflet içinde olanlar, dalalet içinde olanlar ağzı açık onları dinliyor. Onun için Kuran’da boş konuşan şairlere, boş hedefi olan şairlere dikkat çekilmiştir. Şaire kulak veriyor Kuran’a değil. Ama bu şair dalalete götüren şair, her mısrasında dalalet var. Her mısrasında Allah’a isyan var. Şu anda da mesela Darwinist şairler var, materyalist şairler var onlar da insanları dinden, imandan, İslam’dan uzaklaştırmak için gece-gündüz uğraşıyorlar.

Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında çok panayır yeri vardı böyle. Onlardan birisi de Ukaz Panayırı büyük. Hem ticaret yapılıyor hem eğlence yeri, hem insanlar yiyip-içiyor dinleniyorlar falan. Resulullah (s.a.v.)’in en çok tebliğ yaptığı yerlerden birisi deUkaz Panayırı. Orada mesela çıplak kadınlar var, dekolte kadınlar var herkese gidip Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tebliğ yapıyor, yani çekinmiyor. Orada da şairler var boş konuşmalar yapıyor insanları topluyorlar. Büyük bir dikkatle o boş konuşmaları dinleyenler var. Ama Peygamberimiz (s.a.v.)’in konuşmaları hikmetli, faydalı, insanların hem dünyasını hem ahiretini aydınlatacak güzellikte. Oradaki şairlerin anlatımları insanların hem dünyasını hem ahiretini karartacak mahiyetteydi. Kuran’ın işaret ettiği şairler işte onlar.

O devrin şairleri putları, putperestliği savunuyorlar, insanların işte çamurlu sulardan tesadüfen olduğunu savunuyorlar, evrim geçirdiğini savunuyorlar. Yani Sümer ve Mısır dinlerindeki o sapkın evrim inancıyla şiirsel bir dille onu anlatıyorlar. Ayette onlara dikkat çekilmiş. Mesela diyor ki, şeytandan Allah’a sığınırım: “Şairler ise; gerçekten onlara azgın-sapıklar uyar.” (Şuara Suresi / 124)

“Görmedin mi; onlar, her bir vadide vehmedip duruyorlar,” (Şuara Suresi /125) yani abuk-sabuk konuşuyorlar vadilerde topluluklar oluşturmuşlar, çadırlar oluşturuyorlar orada zırvalıyorlar.

“Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar.” (Şuara Suresi / 126) işte şunu yapacağız sizlere bunları yapacağız. Halbuki böyle bir şey de yok. Ama onlar da inanıyorlar ona, onların peşinden gidiyorlar.

Mesela Ka’b bin Eşref adında bir şair var. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i ve Müslümanları hicveden şiirler yazıyor. Yani onların aleyhinde şiirsel dille konuşuyor, Allah’ı inkar ediyor, işte evrimi anlatıyor. Mekke’ye giderek müşrikleri Müslümanlara karşı tahrik ediyor. “Vadilerde vehmediyor” diyor ya Allah ayette, işte bu konu. Medine’deyse Müslümanların kızlarına ve hanımlarına dil uzatıyor, onlara hakaret ediyor Müslüman kadınlara. Yani onların güzelliğini kıskanıyor, efendiliğini, kibarlığını, temizliğini, iffetini, namusunu kıskandığı için çok çirkin sözlerle o hanımları kendince haşa küçük düşüreceklerini zannediyorlar.

“Sakin ol Çerkez. Kürtlerin PKK’sı var sıkıntı yok” diyor Cuvannamet. Kürtlerin PKK’sı yok, Kürtlerin nuru var, imanı var, Kuran’ı var, Allah’ı var. PKK pisliktir bildiğin pislik domuz pisliğidir yani. Homoseksüellerden oluşmuş, katillerden oluşmuş bir alçak ordusudur. Dolayısıyla Kürtlerin PKK’sı var diye sen Kürtlere hakaret etmiş oluyorsun. Kürtlerin Allah’ı var, peygamberi var, imanı var, haysiyeti var, namusu var. PKK’nın da pisliği, haysiyetsizliği, şerefsizliği, namussuzluğu ve itliği var. Dolayısıyla yanlış söylemişsin. Sıkıntı yok derken hani problem yok anlamında diyorsun. Zaten gelecekleri varsa görecekleri de var PKK’nın, öyle bir konu olmaz. Bir de ayrıca Çerkezlik var ben de tamam da Oğuz Türk’üyüm de aynı zamanda, Oğuzluk da var kanımda. Aynı zamanda seyidim, Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundanım. İsrail kökenliyim aynı zamanda. Dedem tarafından Çerkezlik var ve Nogaylık var, anne tarafı Çerkezlik ve Nogaylık. Baba tarafından da seyitlik var.

O zaman işte bu şairleri gidip dinleyenler var. Zırvalıyor adamlar. Diyor ki: “Eski Mısır ilmin şehri, Sümerler, Akadlar hepsini anlatmış. Bizim neslimiz çamurlu sulardan tesadüfler sonucu oluşmuştur” diye. Onları da dinliyor adamlar bir şekilde şairlerin sözlerini.

Allah, Tevbe Suresi 65’te: “Onlara sorarsan, andolsun: 'Biz dalmış, oyalanıyorduk' derler.”Burada vadilerde bu adamları dinleyerek. “De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?'” Şairlerin yaptığı buydu o dönemde. 

Müslüman hanımlara çok çirkin laflar ediyorlardı o devirde haset ettikleri için. Kendileri fahişe, haysiyetsizlik yapıyorlar, namussuzluk yapıyorlar, kendilerini satıyorlar. Onların namusu ağırlarına gidiyordu. Çok güzellerdi Müslüman hanımlar, gösterişli temiz paklar, onlar leş gibi. Çok ağırlarına gidiyordu, akıl almaz laflar ediyorlardı. Bir de onu şiirsel bir dille anlatıyorlar.

KARTAL GÖKTAN: Adnan Bey, makaleleriniz hakkında bilgi verebilir miyim?

ADNAN OKTAR: Evet.

KARTAL GÖKTAN: Suudi Arabistan’ın ilk İngilizce gazetesi olan ve Suudi Arabistan’ın yanı sıra Ortadoğu genelinde de dağıtımı yapılan Arab News Gazetesi’nde ve internet sitesinde “Aylan’ın şehadetinden beri değişen hiçbir şey yok” başlıklı yazınız yayınlandı. Yazınızda, mültecilerin yaşadıkları zulüm üzerinde duruyorsunuz. İslam dünyası ve zulmü durdurmaya azmetmiş vicdanlı insanların tek bir nefes gibi hareket etmelerinin bu zulmü durduracağını söylüyorsunuz. Sayıları az bile olsa iyilerin ittifakının her zaman güçlü ve etkili olduğunu vurguluyorsunuz.

1845’ten beri yayınlanan Malezya’nın en köklü İngilizce gazetelerinin başında gelen News Strait Times Gazetesi’nde “sosyal adalet ancak Kuran’ı okumakla yaşanır” başlıklı makaleniz yayınlandı. Yazınızda vahşi kapitalizmin acımasız ve azgın ruhunun dünyayı büyük ölçüde etkisi altına almış olduğundan bahsediyorsunuz. Allah’ın Kuran ayetlerinde bu sistemi eleştirdiğini açıklıyorsunuz. Sosyal eşitlik ve adalet arayışı içinde olan ve bu amaçla çeşitli ideolojilere sarılan kişilerin büyük yanılgı içinde olduğunu, onların aradıkları mükemmellikteki sosyal sistemin Kuran’da olduğunu ve Kuran ahlakını yaşamakla sağlanacağını anlatıyorsunuz.

Merkezi Belçika’da bulunan aylık ziyaret sayısı 4 milyonu bulan Sasa Post haber sitesinde “Türkiye için yeni bir başlangıç, dış siyasetin geliştirilmesinin aciliyeti” üzerine bir makaleniz yayınlandı. Birleşik Arap Emirlikleri’nde yayınlanan ve ülkenin en büyük gazetelerinden biri olan TheGulfToday’da “İslam alemindeki çatışmaları sonlandıracak uluslararası bir model mümkün.” Ve “kötülüğü iyilikle uzaklaştır” başlıklı makaleleriniz yayınlandı.

Son olarak New York’tan yayın yapan bağımsız Kürt haber ajansı Ekurd Daily sitesinde “Müslüman ülkeler arasında işbirliğinin tohumları” başlıklı makaleniz yayınlandı, maşaAllah.

ADNAN OKTAR: Bayağı güzel.

Fikret anlat.

KARTAL GÖKTAN: Adıyaman’da dün teröristlerin roketatar ve uzun namlulu tüfeklerle düzenlediği saldırına yaralanan askerimiz Jandarma Er Mücahit Şimşek şehit oldu. Fotoğrafı vardı.

ADNAN OKTAR: Ağabeyinin aslanı koçyiğidi, canı yakışıklısı. Nur nurnur eli yüzü nur. Cenab-ı Allah çok seviyormuş ki hemen yanına almış, maşaAllah. Allah bize de nasip etsin. Nur gibi elleri yüzleri hepsinin, kuzuya benziyorlar temizlikleri.

Cenab-ı Allah İttihad-ı İslam’ı meydana getirecek ya, her hakimiyette bir şehit alıyor Allah. Şehitsizhakimiyet vermiyor. Türk ordusuna da tabii tecrübe de oluyor, aslanlarımız daha yaman oluyorlar.

Münafıkların azgınlığına bak. Resulullah (s.a.v.), bu Tebük Seferi’ne çıktığında münafıklardan bir taife Resulullah (s.a.v.)’in hemen önünde yürüyorlar. Resulullah (s.a.v.) buradaysa birkaç metre üç metre falan ileride yürüyorlar. Kendi aralarında alçakça münafıkane homurdanıyorlar. Diyorlar ki, bak Resulullah (s.a.v.)’e hitaplarına bak haşa, “şu adam Rum saraylarını” Rum sarayı dediği derin devletin kalesi “ve sağlam kalelerini fethedeceğini zannediyor” diyor. Bir de Peygamber (s.a.v.)’in ordusuna katılıyor bu, “o nerede Şam’ın sarayları nerede” diyor. Bu sefer de Şam’a kafayı takıyor. O devrin Amerika’sı Şam. İngiliz derin devletini Rum olarak düşünün, sırıtarak tepişerek yolda gidiyorlar. Cebrail (a.s) kanalıyla Cenab-ı Allah konuşmalarını bütün detaylarıyla bildiriyor Resulullah (s.a.v.)’e. Resulullah (s.a.v.) yanına çağırıyor “niye böyle çirkin bir konuşma yaptınız” diyor. Çok şaşırıyorlar tabii onlar. “Biz sadece yolculuk zorluğunu hissetmeyelim diye birbirimizle şakalaşıp eğleniyorduk, başka bir maksadımız yoktu” diye Allah adına yemin ediyorlar.

Tevbe Suresi 65, sonra Peygamberimiz (s.a.v.)’in üstüne vahiy iniyor, bu konuşmaların üstüne. “‘Biz dalmış oyalanıyorduk’ derler. Deki: Allah ile, onun ayetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?” diyor. Münafıklar böyle, bak ahlaksızlara üç dört metre ilerisinde Resulullah (s.a.v.)’in hemen yanında alay ediyor. Ama bak “Allah için cihada çıkıyorum” diyor “Müslümanlarla beraberim” diyor. Görüyor musun alçağı? Yani o kadar fark edilmiyorlar. Tabii bu Peygamberimiz (s.a.v.)’in değerini artırıyor. Çünkü sürekli akıp-gitse sürekli başarı, sürekli bir engel yok, içeride zafer, dışarıda zafer, içeride destek, dışarıda destek sevap olmaz, çok az olur. Resulullah (s.a.v.)’in makamını artırmak için Cenab-ı Allah bunları yaratıyor. Ve sonradan gelecek münafıkların özeti olarak olay meydana getiriliyor. Çünkü münafıklar binlerce yıldan beri faaliyet yapmış şeytanın taifesi.

Fakat münafıkta telaşlı olmamak lazım. Müslümanlar çok heyecanlanıyorlar münafık gördüklerinde, aceleci davranıyorlar. HalbukiKurani abluka metodu vardır. Kurani yönden ablukaya alırsın telaş da etmezsin. Çünkü o ablukayla gittikçe sıkışacaktır. Eğer ruhunda şeytan tamamen şehrini kurmadıysa o açıklamalarla ruhunu kurtarması beklenir. Eğer kurtaramıyorsa daha önce de söylediğim gibi o habisat şeytani ruh o Kuran kalesinin içinde çürür ölür. Şu an zaten bunun büyük imkanı var ahir zamanda. İnternet var, televizyonlar var, radyolar var, kitaplar var, CD’ler var. Sırf internet bile çok büyük bir imkan.

Münafıktan bir an önce kurtulmak değil de münafıktan ibret alıp imani inkişaf çok önemlidir. Münafıktan kurtulmak çok kolay bir yöntem. Yani bir daha görüşmezsin biter. Ama görüşüp Kuran’la onu eğitip, Kuran’ı hem kendin öğrenip hem onu uyararak muazzam inkişaf edersin. Gönderirsen inkişafın durur. Bazı Müslümanlar aceleci oluyor hemen işte gönderelim gitsin. Ee sonra nasıl sevap alacaksın? Münafık ayetlerini nasıl okuyacaksın? Hazır münafık var işte yanında, değil mi? Anlat oku, izah et ve sen kendine de bak. Çünkü kendinle ilgili yönü çok çok fazla olur. Münafıkta alamet var doğru ama bir bak bakayım sende de var. Az veya çok sende de var. Ne güzel işte kendini temizliyorsun o vesileyle.

Münafığın olduğu yerde Kuran’ın çok okunması münafığı yakar. Boş konuşma yapmayın münafığın olduğu yerde. Hemen Kuran’la ilgili bir CD veyahut bir konuşma veya açıp birisinin Kuran okumasını sağlayın. Münafığın en çok canını yakan bu olur. Mümine bereket münafığa da azap olur. Eğer düzelecekse bereketlenir, düzelmeyecekse o habis ruhu yanmış olur. Kuran yakıcıdır. Onun için münafığın yanında boş sohbet yapmak, boş konuşmalar yapmaktan ziyade mutlaka hemen Kuran’la konuşmak lazım. Daha doğrusu her Müslüman ortamında Kuran’la konuşmak en güzeldir. Münafık olsa da olmasa da Kuran’ı açıp okumak, çünkü oradaki şeytanlara da dinletmiş olursunuz. Çünkü insi şeytanlar var ama bir de cin şeytanlar var onlara da dinletmiş olursunuz. Sizin kalbiniz ferahlarken cin şeytanları da kaçırmış olursunuz. Cin şeytanların en tahammül edemediği şey Kuran’dır. Cinni şeytanın Müslüman’ın evinden kaçmasını istiyorsanız Kuran okuyacaksınız. Acayip sıkılır. Hem münafığı çok yakar hem cin şeytanları çok yakar Kuran, bayağı bunalır. Açıp meal olarak manasını anlatmak lazım.

Münafığın en rahatsız olduğu şey Allah’ın anılmasıdır. Kuran’da, “Allah’ın bir ve tek olarak anıldığı zaman kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsünüz” diyor. Ama boş söz olduğunda gelirler. Boş söz münafığa iyi geldiğine göre mümine de zarar veriyor demektir. Mümin boş sözden kaçınacak. Baktınız öyle bir şey var hemen birisi Kuran’ı açıp okumaya başlarsa şifa olur. Her yerde Kuran.

Mesela “Bir sure indirildiğinde onlardan bazısı ‘bu hanginizin imanını artırdı’ der” diyor. Rahatsız oluyor. Mümine de bereket gelir. Kuran okunur okunmaz müminin aklında, ruhunda güçlenme olur. Eline yüzüne nur gelir. Şifa olur; hastalığına şifa olur, rahatsızlığına şifa olur, kalbine şifa olur. Aklını geliştirir, hıfzını geliştirir, muhakeme yargısı güçlenir. Mümin sağlık sıhhat kazanır. Münafığa mesleğini öğretmeden Müslümanlar içinden kaçırmak akıllı bir hareket değildir. Münafığa iyice mesleğini öğreteceksin; ahlaksızlığını, alçaklığını iyice öğrenecek ondan sonra isterse cehenneme gitsin. Nereye gidiyorsa gider. Ama münafığa münafıklığın pisliğini yani yaptığı ahlaksızlığı Kuran'la anlatmadan adamı apar topar bağlantısını keserek gönderirsen bu olmaz. Çünkü ömür boyu onun ahlaksız ve alçak olduğunu bilmesi gerekir. Öbür türlü şeytani bir gafletle bilmeyerek gezecektir. Ama öbür türlü mesleğini öğrenmiş, şeytanlığını öğrenmiş bir mahluk olarak gezecektir. Çünkü öbür türlü cahiliyeden, küfürden bir insan gibi görür kendini. Ama sen ona mesleğini öğretirsen, münafık olduğunu anlatırsan... Tabii "Sen münafıksın" gibi değil, kendine de ona da anlatacaksın. Kendindeki münafık alametlerini de yok edeceksin. Ondakini de yok etmek için gayret edeceksin. Ama yok olmadığında mesleğini öğrenmiş bir mikrop olarak Müslümanların yanından gider. Ama öğrenmiş oluyor. Onun için münafığın alçaklığını, ahlaksızlığını, pisliğini, karaktersizliğini, nasıl cemiyet mikrobu olduğunu uzun uzun ona ezberletmek gerekir. O dinlemek istemez ama heryerde anlatılırsa mecburen duyacaktır. Çünkü münafık, ayette "Kulaklarını tıkarlar." diyor. "Kaçarlar." diyor. Ayet okunurken kaçar. Ama kaçtığı yerde de anlatacaksın. Kulağını tıkadığında o illa ki bir şey dinlemek için açacaktır. Açtığında hemen orada da.Kuran'daki münafık alametleri şart değil münafık için Kuran'ın kendisi onu çok rahatsız eder. Her türlü ayet rahatsız eder. Cennet ayeti de rahatsız eder münafığı. Sırf münafık ayeti değil, mesela cennette müminlerin kazanacağı nimetleri duymak da münafığı çok rahatsız eder. Onun için münafığı keşfettiğinizde, gördüğünüzde apar topar hemen kurtulmak değil apar topar ne kadar bildiğiniz münafık alametleri varsa anlatarak ona mesleğini öğretmeniz lazım. Ki bilsin, ne kadar pislik ve cemiyet mikrobu olduğunu görsün. Ama anlatırken mesela kaç mümin var bizi dinleyen şuan, milyonlarca yüzbinlerce. Yüzbinlerce Müslüman’a şifa olur. O mikrobun izalesi için anlatılırken yüz binlerce Müslüman da imanını kurtarır. Yüzbinlerce mümin, kalbinde hastalık varsa hastalığı şifa bulur.

Münafık olmazsa sen nasıl anlatacaksın? Ayet rast geldiğinde hayali bir konu gibi anlatacaksın. Halbuki münafık, yaşayan bir olay. Yani Kuran'da belirtilen bir varlığı sen görmüş oluyorsun. Mesela diyor ki Allah Kuran'da, "Gemiler, dağlar gibi geçtiğini görürsünüz." Denize bakıyoruz, dağlar gibi gemiler geçiyor hakikaten, büyük yolcu gemileri. Tam Kuran'ın ifadesi. Ay'a bakmaktan bahsediyor; Ay'a bakıyoruz, Ay'ı görüyoruz. Ama Allah münafıktan bahsediyor. Baktığımızda bizim münafık göremememiz diye bir konu olmaz. Yoksa da Allah yaratır münafığı. Mesela kafir, bizim için müphem bir varlık olmaz o. Allah yoksa da yaratır. Veli mümin, bizim için bir müphem varlık olmaz. Onu da yaratır. Takva Müslüman; görürüz bunu yani. Mesela yalancılıktan bahsediyor Allah ayette. Yalancıyı da görüyoruz, görürüz. Onun için Cenab-ı Allah diyor ki, "Daha önceki müminlerin başlarına gelen ve karşılaştıkları olaylar sizin de başınıza gelmeden ve sizler de böyle olaylarla karşılaşmadan, böyle konuşmaları duymadan, böyle tavırları görmeden, hemen cennete gireceğinizi mi zannettiniz?" diyor Allah. "Hemen cennete gireceğinizi mi zannettiniz?" Hemen cennete gireceğini mi zannetmeyecek mümin, bu olayları görmeden önce.

Biz, "Homoseksüeller öldürülsün, dövülsün, sövülsün, eziyet görsünler." demiyoruz. Şiddet, anarşi ve terör şiddetle karşı olduğumuz olaylar. Ama pis ve yanlış olan bir şey varsa inancımıza göre biz bunu anlatmak durumundayız. "Emr-i bil maruf nehy-i anilmünker" Ve yıllardan beri ihmal edilmiş büyük bir konuya biz bütün açıklığıyla tebliğci olarak yaklaştık. Ve emr-i bil maruf'u, nehy-i anilmünker'i mükemmel yapıyoruz. Ve bütün dünya homoseksüellere karşı tebliğ konusunda cesaretlendi. Hiçbir hoca, alim homoseksüellikle ilgili konuşmuyordu. Hatta, "İşte olabilir de adamın testosteronu düşüktür, östrojeni yüksektir. Olur böyle vakalar. Hastalıktır." falan böyle kendilerince ortalı konuşuyorlardı. Koruyucu gibi yahut direkt koruyucu. Ama sonra müthiş cesaretlendiler bizim konuşmamızdan sonra. Yani öyle konuşuyorlar ki bazı hocaefendiler, alenen savunuyor adam. Çaktırmadan kendince, zekamızla alay eder gibi.

Ritim, düzgün ritim ruha Allah tarafından sevdirilmiş. Simetri sevdirilmiş. Gönül onu gördüğünde akıl almaz etkileniyor. Müzik, ritim yani düzgün ritim; acayip heyecanlanıyor insan. Ruhunda müthiş bir haz meydana getiriyor Allah. İki türlü nimet yaratılıyor; bir ritim yaratılıyor, bir de ritmi sevme yaratılıyor. Ritmi duyup dehşete kapılırsın, ritmi duyar aşkla dinlersin. Cennetteki ritim dünya ritimlerinin kıyaslanmayacak derecede üstünde. Mümin kendini kaybedecek ahirette adeta zevkten, cennet müziğini duyduğunda. (Sarı Kızın Saçları türküsü) Mesela bu tarz bir müzik, bundan anlayabilmek için Anadolu'da yetişmek lazım. Anadolu kültürünü almak lazım. Yoksa buradaki ruhu anlayamaz bir insan. Ama İngilizce bir parça, herkese hitap edebiliyor. Diğer ülkelerde bu yok. Türkiye'de bir ruh zenginliği ve kültür zenginliği var. Bu bir mucize, bu çok garip bir şey. Adap zenginliği var, edep zenginliği var, nezaket zenginliği var, saygı zenginliği var. Avrupa'da mesela saygının sınırlıdır zenginliği. Türkiye'de çok zengindir. Osmanlı'dan kalma bir saygı zenginliği vardır. Çok karışıktır, çok çeşitlidir. Saygıdan Osmanlı hep zevk almış. Bir de sükse zenginliği vardır Osmanlı'nın güzellikte. Ebu'l Ziyafe, ziyafet veren ünlü bir mübarek şahıs, padişahı iftara davet ediyor. İri cam kaselerde hoşaf geliyor. Padişah kaseyebakıyor, "Bütün kristaller çok güzel de bu biraz kaba değil mi Ebu'l Ziyafe Efendi?" diyor. "Padişahım, buzdan kap yaptım, onun içine koydum hoşafı." diyor. Yani hoşaf kabını buzdan yaptırmış, hoşafı da içine koymuş; "Onun için o kabalık var." diyor. O kadar ince onu anlayamıyor, kristal zannediyor kabı da. O, hoşuna gitsin diye, padişahın hoşuna gitsin diye. Bir çeşit yok normalde buz içine doldurulur, o şekilde getirilir. Gayet de normal olur o. Ama süs ve renk olsun diye öyle bir kibarlık, güzellik yapmış. İşlemeli tepsilerde getiriyor. İbrikler çok havalı sükseli oluyor, kadehler öyle, sofra örtüleri öyle, yemekler birbirinden güzel oluyor çeşitler falan. Ama Osmanlı beslenme şekli, benim gördüğüm biraz fazla olmuş. Hanımlar hep dombili. Resimler var, padişah hanımları falan acayip besililer öyle az buz değil. Padişahlar da çok kilolular, inanılmaz derecede kilolular. Sultan Reşad, bakıyorum o vücutla nasıl yaşamış hayrettir. Allah'ın hikmeti. 

DAMLA PAMİR: Çoğu kalp rahatsızıymış.

ADNAN OKTAR: Evet, genellikle hep kalp-damar rahatsızlıklarından vefat etmişler. İnanılmaz bir beslenme var. Saray hanımları da öyle. Kimsenin aklına gelmemiş mi? Bu beslenme şekli normal değil, çok fazla kilo alıyorsunuz. Pilavlar, çeşitler; yaşı ilerliyor daha hala aynı. Tereyağlı yiyecekler, baklavalar, tatlılar, keşküller... Ama Osmanlı savaşçıları öyle değil, onlar çok talim yaptıkları için bayağı babayiğitler, çok iri yarılar.

Münafıklar Hazreti Nuh (a.s)'a da musallat oluyorlar, biliyorsunuz. Yanındaki müminleri, sevdiklerini beğenmiyor münafıklar. Aleyhte propaganda yapıyorlar; "Şunun karakteri böyle, işte falancanın tipi böyle..." Bu zaten bir münafık karakteridir. Müminleri aşağılamak, aşağı göstermek, kötü göstermek, görgüsüz göstermek, değersiz göstermek münafıkların binlerce yıldan beri yaptığı klasik tavrıdır. Diyorlar ki, "Sen Müslümanlarla ilgileneceğine bizimle ilgilen. Müslümanları bırak; iman eden, çevrendeki asıl sevdiğin olarak bilinen kişileri. Sen bizlerle ilgilen. Onları uzaklaştır." diyorlar münafıklar. "Müminleri yanından uzaklaştır, gitsinler. Biz kalalım." diyorlar. "Müminleri uzaklaştır, yanından gitsinler. Sadece biz kalalım." diyor. Hazreti Nuh (a.s) da diyor ki, "Ben iman edenleri kovacak değilim." Kuran ayeti. Ama onlar da ısrarla uzaklaştırmasını söylüyorlar, münafıklar. Bir münafık ahlakı olarak bu önemlidir münafıklarda. Takva gördüğü, iyi gördüğü, temiz gördüğü mümini haset ederek Müslümanların yanından göndermek ister. Peygamberin yanından göndermek ister, uzaklaşmasını ister. “Gözlerinizin aşağılık gördüklerine” -gözleriniz öyle görüyor diyor- “aşağılık gördüklerine Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum.” Sürekli aleyhte konuşan müminlerin, Allah onlara hayır vermez diyor münafıklar. "Ben öyle bir şey diyemem." diyor. Ama münafığa karşı üslubu görüyor musun çok alttan alarak konuşuyor."Gözlerinizin aşağılık gördüklerine" Ben aşağılık görüyorum demiyor. Senin öyle teşhis koyduğuna “Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum.”Allah hayır verebilir diyor. Düzeltebilir. Siz sürekli aleyhlerine konuşuyorsunuz, nefret ediyorsunuz, kinleniyorsunuz ama Allah hayır da verebilir. Ben onu demiyorum, "hayır vermez" sizin gibi demiyorum. "Hayır vermez demiyorum. Olabilir." diyor.

Hud Suresi 27'de “Kavminden, ileri gelen inkarcılar” bu anlattığım konu kitapta bir bölüm olması gereken bölüm. Yani müminlerin uzaklaşmasını ister münafık. Bir hastalıktır. Münafıklardaki alametlerden biridir bu. "Şu gitsin, bu gitsin. Bu olmasın, şu olmasın." der. Münafığın belirleyici, hastalığını belirleyici eylemlerinden bir tanesidir bu. Yaklaşık otuz-kırk alameti vardır münafığın. Meşhur alametler. Bir alameti de budur. Bunun da kitapta olması gerekiyor. İki kitap olarak hazırlıyoruz. Benim konuşmalarımdan derlenmiş olarak hazır şuan, kitabın birincisi hazır. İkincisi de şuan derleniyor. Tercümeler devam ediyor. Aynı anda İngilizcesi de ilerliyor. İngilizce tercümesi de ilerliyor ki İngilizce de basabilelim diye. Birinci kitap çok kapsamlı. İkinci kitap da ihtisas. Münafığın daha gizli, girift yönleri anlatılıyor. O da "Köstebekle Satranç" kitabın ismi. Çünkü münafık köstebek kökeninden geliyor casusluk yaptığı için, pislik yaptığı için. Hud Suresi 28'de, şeytandan Allah'a sığınırım, “Dedi ki: "Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi Katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?" [Hud Suresi, 28] Çok halim, sakin bir üslup. Hud Suresi 29, "Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum. [Hud Suresi, 29] Bilginiz eksik diyor. Ama çok akılcı gidiyor. Burada öfkeli bir üslup görmüyoruz. Müslüman’ın üslubu da böyle olacak. Öfke, zaaf demektir. Müslüman’a yakışmaz. Akılcı gidecek Müslüman. Gayet sakin, Kuran ayetleriyle; bir hastaya, bir akıl hastasına bir doktor nasıl yakışıyorsa münafığa da Müslüman Kuran ayetleriyle -ki şifa zaten Kuran ayetlerindeki şifa açık- Kuran ayetleriyle doktor gibi yaklaşacak. Yani böyle kendini kaptırarak, öfkelenerek falan öyle olmaz. O zaten şirkin de kapısını açar. Çünkü benlik vermiş oluyorsun. Anormal bir hareket benlik vermek. Hud Suresi 30, "Ey kavmim, ben onları kovarsam,” Israrla kovma istiyor münafık. Müslüman’ın kovulmasını istiyor ısrarla. Ayette de çok fazla vurgulanıyor. “Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? "Yani ben onları gönderirsem günah olmaz mı?" diyor. "Günah olur." diyor. Günah olacağı belli. “Hiç düşünmez misiniz?" [Hud Suresi, 30] "Bunu niye düşünmüyorsun? Haram olur ben Müslümanı yanından nasıl göndereyim?" diyor. Hud Suresi 31, “Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum." "Yani olağanüstü metafizik bir varlığım demiyorum." diyor. “Melek olduğumu söylemiyorum...” Çünkü onlar öyle iddialaşırlar. "Sen melek misin? Sen haşa Allah'ın gücüne mi sahipsin?" Nasıl bir üslup. Var ya Mehdi (a.s)'ye beklentiler oluyor. Olağanüstü bir Mehdi bekliyorlar. Haşa Allah gibi görüyorlar. Böyle bir şey olmaz diyor ayette Cenab-ı Allah.

Münafıklar nasihatte bazen büsbütün uzaklaşırlar. “Onlara "Allah'ın indirdiğine ve Peygamber'e gelin denince münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün."”(Nisa Suresi 61)Bu sefer iyice azgınlaşıp iyice tersleşiyor. Enbiya Suresi 3, “Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır.” Yani münafıkane düşünce onlarda bir tutku haline gelmiş. Ahlaksızlık, alçaklık, pislik, cemiyet mikrobu gibi olmak onlarda bir tutku haline gelmiş manyaklık şeklinde. “Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar:” Zaten hep münafık gizlidir çalışması. Şimdi işte internetten gizlice çalışır, telefonla gizli çalışır veyahut kulaktan kulağa gizlice fısıldaşır. “Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi?” Peygamberin peygamberliğine inanmaz. Müslümanlarda da lider kavramı münafıklarca kabul edilmez. Allah diyor ya "İçinizden emir sahibi" Müminler kabul eder fakat münafık bunu kabul etmez. Çok ağırına gider. Çünkü Allah'ı kabul etmiyor ki imamı kabul etsin. "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?" [Enbiya Suresi, 3] Yani büyü, yanlış telkin sonucu insanda oluşan yanlış bilgi anlamına geliyor. Büyü derken, klasik hani simyacı, dumanlar çıkıyor anlamında değil. Yanlış telkin sonucu beyinde oluşacak yanlış bilgi. “Sadece Allah anıldığı zaman ahirete inanmayanların, münafıkların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa ondan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar.”[Zümer Suresi, 45] İşte yeme-içme, müzik, moda, şu, bu... Mesela "Bu parça kime ait?" diyorsun, onu anlatıyor. Veyahut futboldan bahsediyorsun. Boş işler yani boş iş oldu mu... Ama tabii sanat kastıyla öğrenmek ayrıdır. Ama boş iş kastıyla öğrenmek ayrıdır. Hakikaten spordan hoşlanıyordur, kendi takımının iyi yönünü anlatmak için derli toplu, kısaca anlatır. Ama bunu uzun uzun boş muhabbete çevirirse bunun ahirette cevabının verilmesi lazım. "Sen Kuran'da sadece Rabbi'ni bir ve tek İlah olarak andığın zaman münafıklar nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler." [İsra Suresi, 46] Hiç hoşlanmazlar. Yani Kuran okunduğunda rahatsız olurlar anlamına geliyor bu aynı zamanda. Sırf Allah'ın birliği değil, Allah'tan bahseden Kuran ayeti, imani konular anlatıldığında kaçarlar. "Bir sure indirildiğinde bazısı bazısına (münafıklar) bakar ve 'Sizi bir kimse görüyor mu?' der. Sonra sırt çevirir giderler." Münafığın en çekindiği şey izlenmek ve duyulmaktır. Münafığın en çekindiği şeydir bu. İzlenmekten ve duyulmaktan çok çekinir. "Gerçekten onlar kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla Allah onların kalplerini çevirmiştir." [Tevbe Suresi, 127] Düz olması gereken kalbi ters olmuş. 

Evet dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Irak Kürt bölgesel yönetiminde yer alan Rûdaw Medya Grubu’nun Erbil’deki merkez binasına bombalı ve silahlı saldırı düzenlendi. 4 görevli yaralandı. Barzani’ye yakınlığıyla bilinen Rûdaw Medya Grubu daha öncede birçok defa PKK’nın saldırısına uğramıştı. Barzani’nin muhabirlerine de PKK yandaşları tarafından sürekli saldırı oluyor.

ADNAN OKTAR: Bizi ziyarete gelen Haham DovLipman “Şabat süresince hediye ettiğiniz kitaplardan bazılarını okudum. Çok hoşuma gitmekle birlikte tek bir şeyden tedirgin oldum.”Şabat süresince hediye ettiğimiz kitapları okumuz bu güzel. “Çok hoşuma gitmekle birlikte tek bir şeyden tedirgin oldum. Oktar Bey “Kuran’daki bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir” ayetini pek çok kez kullanıyor. Sorum şu ayetin devamında “eğer bozuk bir kimseye karşılık olması dışında” deniyor. Bir kısım cihatçıların Yahudiler veya Amerika veya Hristiyanlar bozuk diyerek bunu onlardan intikam almak için yapıyoruz deme olasılığına kapı açıyor. Bu durumda kötü insanlar Kuran’a uyuyoruz diyerek, bunu bizi öldürmek için mazeret olarak kullanabilirler. Acaba bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim? Teşekkürler.” Bir kere Hristiyan ve Musevi ehli kitaptır. Ehli Kitabın yemeğini yiyin diyor, siz de onları davet edin, onlar da sizin yemeklerinizi yesinler diyor. Ve onlardan hanımlarla eğer onlar istiyorlarsa evlenirsiniz yani sevgiliniz olur, eşiniz olur, sırdaşınız olur diyor. Bu ayete göre konu zaten tamamen açıklığa kavuşmuş oluyor. Ticaret yapmamızı, onların yemeklerini yememizi, bizim de onlara davet verip yemek yedirmemizi ve eğer arzu edersek onlardan da hanımlar arzu ediyorlarsa onlarla evlenmemizi istiyor Cenab-ı Allah. Burada asıp, kesme, öldürme fiili yok. Bilakis tam anlamıyla güvenme, arkadaş olma, yakın olma, dost olma var. İnsan öldürmeyi düşündüğü bir insanın yemeğini yemez. Ona da yemek yedirmez ve evlenme hiç olmaz. Dolayısıyla bu ayetler bu iddiayı kökten çürüten ayetler. Ama adam cinayet işlemiş, suçsuz yere birini öldürmüş, İslam’da kısas var tabii. Yani karşı tarafın ailesi devletin ona imkan sağlaması durumunda o öldüren kişiyi öldürebiliyor isterse, kısas olarak. Ama ayetin devamında diyor ki Cenab-ı Allah “affederseniz sizin için daha hayırlıdır.” Bunu mümin nasıl reddetsin? Daha hayırlıdır. Dolayısıyla kısasın dışında böyle bir olay olmaz. Yani benim canım istedi bu yanlış adam ben bunu öldürürüm diyemez. Ehli kitabı korumakla mükelleftir Müslüman. Hristiyan’ı da Musevi’yi de koruyacak, ayrıca dikkat edin müşriği de koruyacak. Bak “Müşrikler yanınıza geldikleri vakit” diyor Cenab-ı Allah, onları yedi emanınıza alın, koruyun, güvenlik içinde geçecekleri yere kadar götürün ve onları orada bırakın. Canınızı ortaya koyarak onları koruyun diyor. Canınızı ortaya koyarak müşrikleri koruyun diyor. Gidip onları öldürün demiyor, değil ki Ehli Kitap. Onlarla da evlenin diyor Allah. Yemeğinizi yesinler, siz onların yemeğini yiyin, ticaret yapın diyor. Ve onların kiliselerine zarar getirttirmeyin ve sinegoglarına zarar getirtmeyin diyor ayet var, Kuran ayeti. Dolayısıyla Musevi kardeşlerimizin de, Hristiyan kardeşlerimizin de gönülleri rahat olsun. Yalan söyleyen olmaz mı? Olur. Ama Kuran’a göre yalan söyleyemez. Kendi kafasına göre yalan söyleyip katliam yapıyor olabilir. Kuran’a göre bu mümkün değil. Ama hurafeye göre mümkün, hurafeye göre Musevi’yi de öldürür, Hristiyan’ı da öldürür, müşriği de öldürür, dinsizi de öldürür, sakalını keseni de öldürür, namaz kılmayanı da öldürür, oruç tutmayanı da öldürür, kendi mezhebinde olmayanı da öldürür. Birçok Sünni var, Şii’yi kafir sayıyor. Birçok Şii var, Sünni’yi kafir sayıyor. Vahabi’yikafir sayanın haddi hesabı yok. Vahabilerden de Sünni ve Şiileri kafir ilan eden adamların haddi hesabı yok. Yani bu kafaya kalırsak yanlışlık diz boyu. Allah “evlenin sevgiliniz olsun” diyor Ehli Kitap’tan kadınlarla. Resulullah (s.a.v.)’ın Musevi hanımı vardı, Hristiyan hanımı vardı, sevgilisiydi, sırdaşıydı, kardeşiydi. Musevilerin ziyaretine giderek yemeklerini yiyordu. Museviler deResulullah (s.a.v.)’ın evine gelip yemek yiyorlardı. Asma, kesme, doğrama yoktu. Cübbesini çıkarıp Resulullah(s.a.v.) altlarına seriyordu, bak nezaket olarak örtü var ama sevgisini ve saygısını göstermek için dışardan gelen bir insana cübbesini çıkartıp altına serip oturtuyor Resulullah (s.a.v.). Bu saygı gösterisi olarak yapılan bir şey. Dolayısıyla böyle bir şey mümkün değil. Ama tabii bağnazın eline verirsen idareyi iflahını keser. Teröristin eline verirsen iflahını keser. Kuran Müslüman’ının elindeyse imkan sana sunacağı sadece şefkat, merhamet, sevgi ve korumadır. Bir kere Musevi’nin sinegogunu korumakla mükellef Müslüman Kuran ayeti var. Onu yemeğe davet et diyor. Karşı taraf davet ettiğinde o yemeğe gidiyor. Ve evlenmeyi kabul eden Ehli Kitap’tan hanım olursa da onunla evleniyor ve sevgilisi oluyor. Ehli Kitap yani Hristiyan Musevi. Dolayısıyla o konuda gönülleri rahat olsun. Ama bir an önce Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhuru için dua etsinler. Çünkü Hz. Mehdi (a.s)’ın dışında Kuran’ın yeterliliğini hakkıyla uygulayabilecek bir insan Allahualem çıkmaz.

Münafık ahlaksızlığında çok ısrarcıdır. Yani böyle domuz gibi inatçıdır münafık. “Münafık kendisine Allah’ın ayetleri okunurken işitir” diyor Cenab-ı Allah. “Sonra müstekbirce, inatla, büyüklük taslayarak” züppelik yaparak “sanki işitmemiş gibi”eyleminde“ısrar eder” diyor Allah. “Artık sen münafığı acı bir sonla müjdele.”(Casiye Suresi 8) diyor bizde müjdeliyoruz.

Museviler Moşiyah Mehdi’nin İsrail’den çıkacağını beklemesi gerekir değil mi normalde? Hatta Kudüs’ten çıkacağını, İsrail’den çıkacağını. İnançları öyle değil. İsrailli olmayacak, İsrail’in dışından gelecek diyorlar Mehdi (a.s). Ve Tevrat bilgisi bir Musevi çocuğun Tevrat bilgisi kadardır diyor. samimiyetiyle o Moşiyah olacak diyorlar, Mehdi olacak. Yani ümmi olduğuna inanıyorlar. Bak Peygamberimiz (s.a.v.) de “ümmi” diyor Hz. Mehdi (a.s) için Museviler de “ümmi” diyor.

Münafıklar daima derin devlet ahlakıyla değerlendirilmeyi isterler. Derin devlet züppeliği, derin devlet ahlaksızlığı onun için şaşırıyor münafık, sen ona Kuran’la yanaştığında o derin devlet züppeliğine yanaştığı için, derin devletin şımarıklığıyla uyum zorluğu çekiyor ve direnme oluyor işte ayette ki geçen direnme çok önemlidir münafığın vasfı olarak onun çok iyi vurgulanması gerekiyor demin anlattığım konunun. Bak diyor ki Allah: “…müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder” diyor Allah. “Artık sen onu acı bir azapla müjdele.” (Casiye Suresi 8) diyor.

Furkan Bora, “Adnan Bey, sizi çok seviyoruz, ne anlatırsanız anlatın sizin gibi samimi anlatan ikinci bir kişi yeryüzünde bulunmuyor maşaAllah” diyor. Hakikaten ben hocaları dinliyorum klasik bir hoca üslubu var, hepsi aynı üsluptan gidiyorlar. Sanki birbirinden kopyalanmış gibi, ya ne mecburiyetin var? Normal akılcı, makul, mantıklı, tutarlı, Kuran üslubuyla anlatsana? Bir garip hoca üslubuna giriyorlar. Normal konuşuyorsun kardeşim mesela ben diyor “bugün yemek yedim” diyor, “üstüne çorba içtim” diyor konuşuyor, dini konu olduğunda adam çiziyor ya, hepsi için demiyorum da bir kısmı için diyorum.

Bak diyor ki Allah: Münafık  Bunlar, tağutun önünde muhakeme olmayı istemektedirler;”diyor Allah. Bak diyor ki, “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?” (Nisa Suresi 60) Münafıkların. Bunlar tağutun yani derin devlet zihniyetinin, onun felsefesinin önünde muhakeme olmayı istemektedirler yani “o mantıkla tartışmak, konuşmak isterler” diyor Allah. “Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır.” (Nisa Suresi 60) Kuran’a göre reddetmeleri gerekir deccaliyeti. “Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (Nisa Suresi 60)Ta İngiltere’den sapıtıyor mesela, ta bilmem nereden sapıtıyor.

“Siyonizm’e hayır” Siyonizm’i benden öğrendin, sorsam ki, Siyonizm’in ne olduğunu bilmez. Söyle şuan benden sana bir on bin dolar para, bilmez ama karşı.   

Serkan Genç, “İftar zengine değil fakire verilir.” Senin kafana göre zenginler birbiriyle bir daha görüşmeyecek, görüşme olmayacak, makam mevki sahibi insanlar da görüşmeyecek, ünlü insanlar da görüşmeyecek bağlantılar yok. Fakir olma şartı getirilecek; böyle bir şey yok. Bizim görüştüğümüz insanlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan, devlet içinde önemli görevler almış veyahut sanat dünyası içerisinde güzel icraatları olmuş, sosyal yönden tanınan, bilinen ünlü insanlar,birçok yerde etkisi büyük olan insanlar. Dolayısıyla bu insanların bir araya gelmesi, tanışması, görüşmesi İslam’ın, Kuran’ın lehinedir çünkü birbirlerine manevi, kuvvet ve güç vermiş oluyorlar. Senin sözün geçerli değil. Olur mu öyle şey? Osmanlı döneminde de padişah bayağı ünlü, tanınan kim varsa herkesi çağırıyordu paşaları. Halkada, fakire, fukaraya iftar verilmez mi? Verilir. Biz ramazanın başından beri iftarları kesintisiz devam ettiriyoruz fakire, fukaraya yönelik kesintisiz devam ettiriyoruz. Ama ünlü ve tanınmış insanlara yönelik de güvenliklerini yüksek güvenlik düzeyinde tutmak şartıyla sarayda bu görevi deruhte ettik ve hakikaten binlerce, yüzlerce tanıdığımız var. Onlardan bir kısmını orada misafir ettik ki, tanıdığımız, sevdiğimiz kardeşlerimize yalıda da iftar veriyoruz, burada da iftar veriyoruz, diğer evlerde de tanıdıklarımız, arkadaşlarımızın evlerinde de iftarlar veriyoruz ama bir tek onu basına tanıttık saraydakini. Ama diğerlerini basına tanıtmıyoruz. Yoksa birçok devletin ileri geleni efendim diğer partilerden, AK Parti’den, MHP’den, Saadet Partisi’nden birçok ünlü ismi ağırlıyoruz. Birçok sanatçıyı, siyasetçiyi ağırlıyoruz. Birçok bilim adamını ağırlıyoruz yüzlerce tanıdığımız bilim adamı var bunların hepsini ağırlıyoruz, dost oluyoruz. Senin mantığına göre onlarla hiçbir şekilde alakamız, ilişkimiz olmaması gerekiyor bu çok yanlış. Mesela bugün arkadaşlarımızın ailelerine verdiğimiz iftar vardı, çok kalabalıktı iğne atsan yere düşmez öyle kalabalıktı. Yarın yine iftarımız var muntazam devam ediyor. Ama Serkan Genç senin derdin o değil, senin derdin kıskançlık, zenginin malı züğürdün çenesini yorar derler, sana züğürt demiyorum da ama çeneni yoruyor. Zenginlik, ihtişam, güç, iktidar ağrınıza gidiyor, iftihar edeceksiniz iftihar, iftihar etmeyi öğreteceğim size inşaAllah.

Münafık ahlaksızlığında ısrarcı olması kitapta bir bab olarak geçecek ve derin devlet ahlakını bırakmaması da bir bab olarak geçecektir.

Birde haset ruhuyla yaklaşıyorsunuz. Ya kardeşim haset içinde yaşamaya mecbur musunuz? Birde sevgi içinde yaşamaya bir niyet et, dünyan cennet gibi olacak bak haset içinde yaşamak, sevgisiz yaşamak o kadar zor ki, kendi kendini cezalandırıyorsun, kendini mahvediyorsun yazık gençliğine yazık, delikanlılığına yazık, genç kızlara da acıyorum, delikanlılara da acıyorum haset içinde yaşayanlara. Sevgiyle yaklaşsana herkese sevgiyle yaklaş, gözünde sevgi pırıltısı olsun. Çökersiniz böyle daha yirmi üç, yirmi beş yaşında ihtiyarlıyorsunuz, çöküyorsunuz, gücünüz, kuvvetiniz gidiyor, iktidarınız gidiyor, hayatınız kararıyor. Sevgisizlik felakettir yapmayın, etmeyin kendinizi zehirliyorsunuz, vücudun en şiddetli zehridir sevgisizlik. Vücuttaki en şiddetli toksik güç sevgisizliktir mahveder insanı, kanser, ülser bütün hastalıkların kökeninde sevgisizlik vardır yapmayın, etmeyin mutlu sevgi içinde yaşayın, insanlara gıpta edin, haset etmeyin. Sevgisizlik öyle bir sarmış ki dünyayı hayret ediyor insanlar sevgiyi görünce. Bundan doğal ne olabilir? Allah bizi sevgi için yaratıyor zaten. Sevelim, sevilelim bu dünya kimseye kalmaz sözü mesela çok güzel. İmtihana geldik kısa bir kurs, kısa bir imtihan.

EBRU ALTAN: Hücreler sevgi arar demiştiniz, bulamayınca ölür demiştiniz.

ADNAN OKTAR:Tabii bütün vücut hücreleri öyledir mesela göz, ağız hücreleri, saç hücreleri. Mesela sevgi olmadan saç kuruyor bir anormal hale gelir, göz anormal bir hale gelir sevgisizlikten, ağız, burun her yer anormal hale gelir. Mahvediyorlar çocukları, genç kızların çok nadir arkadaşları oluyor bırakın herkes sevgi içinde yaşasın. Cennete döner ortalık Allah yardım eder, bereketiniz gelir.

Münafıklar dediler ki, "Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz." (Fussilet Suresi 26)Ehli küfür bunu söylüyor. Kuran dinletmek istemez münafık. Onun için ısrarla Kuran’ı dinletmek gerekiyor.

“Hocam, size katılmak istiyorum nasıl katılabilirim?” Sefa. Görüşmek istiyorsan gelirsin telefon var işte bizim.

Çanakkale’de iki yüz bin aslanımı kim şehit etti? Kim bu emri verdi? İngiliz derin devleti. İngiliz halkı gelir çatışır mı burada? İngiliz devleti asla böyle bir şeye cesaret edemez. Bu emri veren, bu eylemi yapan İngiliz derin devleti. İki yüz bin canımızı elimizden aldılar şehit ettiler. On beş yaşındaki çocukları şehit ettiler Çanakkale’de on beş yaşında, on dört yaşında, on iki yaşında ve bu soykırım bu net soykırımdır, İngilizler gelip soykırım yaptılar. İngiliz derin devletinin soykırımıdır ve bu soykırımdan dolayı İngiliz derin devleti özür dilemeli, devlet adına özür dilemeli, derin devlet adına değil. Ve Türkiye’ye tazminat ödemeleri gerekir. İki yüz bin kişi adına tazminat ödemeleri lazım. Çünkü biz vatanımızda otuyorduk. Gelip burada katliam yaptılar. Değil mi biz burada oturuyorduk. Kimseye de bir zorumuz da yoktu. İki yüz bin aslanımızı gelip şehit ettiler. Türk devleti, Türk hükümeti bu soykırımla ilgili olarak bütün dünyadan bu olayı tanımalarını istemesi lazım, soykırım olarak. Uluslararası mahkemelere dava açmaları lazım ve tazminat istemeleri lazım İngiliz hükümetinden, İngiliz devletinden.

BÜLENT SEZGİN: Çanakkale Savaşı’nda askere giden çocukların fotoğrafı vardı.

ADNAN OKTAR: Göster. El kadar sabi, el kadar çocuklar, bu çocukların hepsini şehit ettiler. Tamamını bu aslanların. Bir lise, ortaokul olduğu gibi şehit ediliyor tamamı.

OKTAR BABUNA:Öğrenci kalmamış lisede.

ADNAN OKTAR: El kadar çocuklar, hepsi şehit edildi. Bunların hesabını hükümet sorsun İngiliz devletinden.

OKTAR BABUNA: Ayrıca siz anlatmıştınız Hocam. “On beş bin askerimizi dezenfekte ediyoruz” diye “zehirli suya batırıp gözlerini kör ediyorlar bu dönem, askerleri.”

ADNAN OKTAR: Hepsini değerlendirip soykırım kapsamında dünyanın tanıması için bildirim yapsınlar, açıklama yapsınlar.

Bu Mustafa Ceceli’ye çocuğa küfredenler falan oluyor. O küfür döner dolaşır kendilerine geri gelir. Akıllarını başlarına alsınlar. Çok ayıp yapıyorlar. Cumhurbaşkanı’nın iftarına gitti diye çocuğa demediklerini bırakmıyorlar. Ne kadar ayıp, ne kadar çirkin. Bu devletin Cumhur Reisi davet etmiş, icabet vacip olur. Ramazanda, düğün yemeğinde yemeğe icabet vacip. Çocuk bu vecibeyi yerine getirmiş. “Sen nasıl gidersin?” Ne yapması gerekiyordu? Nereye gitmesi gerekiyor? Kimin iftarına gitmesi gerekiyor? Kimin iftarına gitse bağırıyorsunuz kardeşim. Kimin iftarına gitse. Hayır onların iftarına gitse de istemezler.

BÜLENT SEZGİN:Ceceli’nin çocuğuyla Kuran okurken fotoğrafı vardı.

ADNAN OKTAR: Bakayım. İyi maşaAllah. Allah ömrünü uzun etsin. Mustafa Ceceli hiç alınmasın. Kötü söz sahibinindir. Onda kalır. Ona bir leke gelmez. Onu seven milyonlar var. Çok rahat olsun.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Cumhurbaşkanı Erdoğan sürpriz bir ziyaret yaparak iftarını Silopi’deki askerlerimizle birlikte yaptı Adnan Bey. Genel Kurmay Başkanımız da yine eşlik etti kendisine. Fotoğraflar da vardı.

ADNAN OKTAR: Silopi’de. İyi yapmış Tayyip Hocam, askere çok güzel moral. Çok iyi olmuş. Tayyip Hocam’daki enerji de maşaAllah öyle tarif edecek gibi değil. Akşam orada, sabah orada.

BÜLENT SEZGİN: İskoçya, İngiltere’den ayrılmak için referandum hazırlığına gittiğini açıkladı. İskoçya Başbakanı yaptığı açıklamada şunları söyledi. “İkinci bir referandum konusunun masaya yatırılması gerektiği malumun ilanıdır. Ve artık masaya yatırılmış durumdadır.”

ADNAN OKTAR: Yatağa yatsa olmuyor mu? Masaya niye yatıyor. Kim o masaya yatan bir daha anlat bakayım.

BÜLENT SEZGİN: İskoçya, İngiltere’den ayrılmak için referandum hazırlığına gitti. İskoçya Başbakanı açıklama yaptı. “İkinci bir referandum konusunun masaya yatırılması gerektiği malumun ilanıdır. Ve artık masaya yatırılmış durumdadır.”

ADNAN OKTAR: Yani uyuyacak.

İngiltere dünyayla uğraşıyor. Ama İngiliz derin devleti bu sefer de İngiltere’yi de parçalama kararı alıyor. Yani akıl sır alacak gibi olmuyor mantıkları bak. Mesela Osmanlı’yı yıkma kararı alıyor Osmanlı’nın içindeki derin devlet mensupları. Osmanlı’yı yıkma kararının içine giriyorlar. Bu çok şaşılacak bir olay. Mesela ben Türkiye’nin bölünmesini isteyen generaller görmüştüm, duymuştum. “Federasyonlara ayrılsın Türkiye” diyor. Hayret edilecek şey.

KARTAL GÖKTAN: Numan Kurtulmuş, Türkiye’de Cumhuriyet tarihini “zulüm tarihi” diye niteleyerek, “Öyle oldu ki camilerimiz ahır oldu, yıkıldı ve tahrip oldu” dedi. Ve şöyle devam etti; “Bırakın insanlar camilerde evlensin. Düğünlerini camilerde yapsın. Tabii çalgılı türkülü o manada demiyorum. İkramda bulunulsun, dualar yapılsın. Bu anlamda şehirlerin merkezi camiiler olsun. İnşaAllah bu iki yüz yıllık açığı kapatırız.”

ADNAN OKTAR: Ama bak, iki yüz yıldan beri Darwinizm öğretiliyor. Asıl gönüllerdeki camiler yıkılıyor. İnsanların imanı, kalbindeki imanı yıkılıyor. Cami yıkılmasından daha vahim bu. Camii çünkü bina, taş. Ama bak, gönüllerdeki iman yıkılıyor. İnanç yıkılıyor. Gönüllerdeki mabet yıkılıyor. Onu durdursun hükümet. Darwinist, materyalist eğitimi durdursun. İki yüz yıldan beri Darwinist eğitim var. Osmanlı döneminde başladı. Halen de bütün gücü ve şiddetiyle devam ediyor. Bu felaketi durdursunlar. Cami yıkmayı durdurmak güzel. Ama bu bak, milyonlarca gencin kalbindeki camii yıkılıyor. Bu ondan yüz bin kat, milyonlarca kat daha vahim, çok çok daha vahim. Yani kıyaslanmayacak derede vahim. Gönüllerdeki mescitlerin yıkılması, kalplerdeki caminin yıkılması, iman mescitlerinin yıkılması en büyük felaket bu. Çünkü sen camii tamam, yaptırıyorsun. Sürekli camii de yapılıyor. Allah razı olsun, güzel. İçinde insan var mı? İçine davet ettiğin insanı Darwinist eğitimden geçtikten sonra o camiinin içine geliyorlar.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Teröristlerden temizlenen Sur ilçesinde polis ekipleri, iftar vakti evlerine yetişmeye çalışan vatandaşlara hurma ve su ikram ettiler. Fotoğraflar da var.

ADNAN OKTAR: Bakayım. Bir daha bu haberi oku.

BÜLENT SEZGİN: Teröristlerden temizlenen Sur ilçesinde polis ekipleri, iftar vakti evlerine yetişmeye çalışan vatandaşlara hurma ve su ikram ettiler.

ADNAN OKTAR: Onu böyle tane tane değil de, suyu mesela tane tane veriyorlar da, hurmayı tane tane vermekten ziyade, böyle bir yiyecek kabında içinde hurmalar, başka güzel yiyecekler de bulunan küçük küçük kaplar verebilirler. O daha steril, daha kolay olur, daha iyi olur.

Arif, “Hocam mason üstatlarının illüminati ile bağlantılı olduğu söyleniyor. Bu doğru mudur?” Doğru tabii ki.

“Hocam, hayırlı sahurlar. Sizi çok seviyorum. Allah için sizin ellerinizde öperim.” Estağfirullah, ben senin elinden öperim. “Saygılar.”

Dinliyorum.

Hayvanlara Allah tek tek insanın içinde hem Allah’a olan sevgisini artıracak, hem Allah’ın sanatını takdir edecek heyecan veren, zevkli, neşeli bir duygu veriyor. Mesela köpek şimdi geldi. İnsan bakmaya doyamıyor tatlılığına. Söylenecek söz yok yani. Kedi de öyle, köpek de öyle. Karıncada da öyle, hepsinde öyle yani. Mesela arıya da insan bakmaya doyamıyor güzelliğine. Rengârenk oluyor. Kelebek çok narin varlık. İnsan yani yarım saat baksa doymaz. Bakıyor bakıyor, doymuyor insan. Mesela o köpeğin de sevimliliğine insan doymuyor. Yani doyum oluşmuyor. Bir türlü doyum oluşmuyor. Allah’ı sevmeye doymuyoruz. Güzelliği sevmeye de doymuyoruz. Mesela kadının güzelliğine de insan doymuyor kadın güzelliğine. Böyle bitip tükenmez bir zevk ve güzellik ama en şiddetli sevgi kadına gösterilir. Yani çünkü beş duyuyla ifade edebiliyorsun eğer helalinse. Çünkü sevdiğine ifadeyi sözlü yapabilirsin, gözlerinle yapabilirsin ama helalinse beş duyuyla ifade edebiliyorsun. Ve doyum olmaz. Ama tabii dindarlığıyla doğru orantılı oluyor. Takvaysa çok seviyor insan. Ama Allah’tan korkmuyorsa, İslam’ın kurallarına titiz değilse, Allah’ı sevmediğine dair alametler veriyorsa yahut Allah’tan korkmadığına dair alamet veriyorsa sevginin gücü kırılıyor. Ya tamamen yok olur veyahut kırılır. Ama sürekli güzel ahlak gösteren bir kadına insan çok derin sevgi duyuyor. O zaman Allah o kadının da kalbinde bir kilit meydana getirmiyor. Erkeğin de kalbinde bir kilit meydana getirmiyor. İki tarafın sevgi gücünü açıyor Allah. Onlar tam birleşiyor ve mükemmel bir noktaya çıkıyor. Ama ahlak bozukluğunda Allah sevgiyi kısıyor. Sevgi artık sızıntı olarak gelebiliyor ahlak bozukluğundan. Ahlak düzeldiğinde sızıntı değil, oluk oluk akar sevgi, bu da mucize. Yani kişinin ahlakıyla orantılı olarak sevmesine Allah izin veriyor. Yani onun sevilmesine de izin veriyor. Kendisini de sevmesine izin veriyor, ahlakı kadar. Ahlakı bozuksa Allah müsaade etmiyor. Dünyada bu çok yaygın kadınlarda da erkeklerde de ben görüyorum, ön yargı, öfke, sinirlilik, aksilik, terslik, münasebetsizlik. Mesela kadına yakışıksız laf söyleme. Kadınsa, erkeğe yakışıksız laf söyleme, bakışıyla rahatsız etme, bakışıyla sevgisinin vasat olduğunu vurgulama, konuşmasıyla sevgisinin güçsüz olduğunu vurgulama dünya çapında yaygın bir hastalık. Ve bu mucize, insanlar bundan kurtulamıyor. Parası oluyor, imkânı oluyor, her şeyi oluyor ama sevgiyi elde edemiyor. Mesela “çok güzel bir kadın buldum” diyor. “Deliler gibi seviyorum” diyor. Sevemezsin. Oluşmuyor. “Param var. Yakışıklılığım var. İmkânım var. Şöhretim var” diyor. Olmuyor. Allah o gücü vermiyor, vermez de. Çünkü o cennete has bir nimet.

Bizim oynamaktan zevk almamızın sebebi cennette ağaçlar da oynuyor, huriler de oynuyor ve en beğendiğimiz olaylardan biri de bu olacak. Ağaç, dallarıyla çok kaideli olarak oynuyor hareketli. Yani normalde ağaç yerinde durur değil mi? Öyle olmuyor, kökten gidip geliyor. Dalları da yani çok kıvrak şekilde oynuyor. Sonra da sakinleşip duruyor. Oradaki sevgiden kaynaklanıyor bizim burada sevmemiz. Mesela altın, sarı bir metal, cennette bize sevdirildiği için seviyoruz. Kıymetli taşlar da öyle, cennette sevdirildiği için seviyoruz. İnci hepsi işte, kıymetli taşların hepsi, inci, mercan, hepsi… Kadın güzelliği de, cennette seviyoruz. Allah burada da sevdiriyor. Mümin buraya cennetten gelir ama hatırlamaz. Yani an içerisinde aynı zamanda cennette oluyor. Mesela mümin öldüğünde onu kendi arkadaşları, sevdikleri karşılıyor. Çünkü onlar ondan evvel ölmüş oluyorlar. Yani an olduğu için an yani. An ne? Sonsuz kısa zaman. Sonsuz kısa zaman içinde her şey olup bittiği için vefat eden bir kişiden herkes daha önce vefat etmiş oluyor. Onun için dostları, sevdikleri karşılıyor. Şeyh Nazım Hocam diyor; Mübarek Necmettin Erbakan Hocamız vefat ettiğinde, konuşma arasında diyor. “Biz gelemedik cenazesine” diyor. “Biz onu karşılamaya gitmiştik” diyor Şeyh Nazım Hocam. “Karşılamaya gitmiştik” diyor. “Cenazesine gitmedim” diyor. “Karşılamaya gittim” diyor. Dediği doğru, çünkü ondan önce vefat etmiş oluyor an içerisinde. Ama yeniden dünyaya geliyor an içerisinde. Yani zaman mekân oynamaları oluyor. Yeniden dünyanın içinde devam eder. Her ölen de öyledir. Resulullah (s.a.v.) mesela vefat ettiğinde kızı Fatıma diyor; “ben yakında gideceğim” diyor Peygamberimiz (s.a.v.) Ağlamaya başlıyor. “Ama en önce sen geleceksin” diyor. Öyle deyince seviniyor. Hâlbuki kızı zaten onu karşılayacak kişi. Peygamberimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde kızı karşılayacak onu zaten. Zaman mekân içerisinde çünkü aynı anda zaten cennette, aynı anda cennette sorguda, aynı anda cehennemin kenarında cehennemi görüyor. Hepsi hazırdır Allah katında bitmiştir. Yani biz anın içerisinde yaşıyoruz şu an. An tablo gibi yani, bir tablo, büyük bir tablo düşün, biz o anın içinde hareket ediyoruz. Akıl alıyor mu? Alamıyor tabii. Yani mesela sonsuzluk kavranacak gibi bir şey değil ki, sonsuz. Sonsuz hayat. Bak, katrilyon çarpı katrilyon sene diye katrilyonlarca sene söylesen geçen zaman daha sıfır hükmünde oluyor. Başlamamış hükmünde oluyorsun. O kadar vakit geçiyor. Sonsuzluğun yanında öyle oluyor hükmü. Yani yarım milim bile olmuyor sonsuzluğun yanında. Yani milimin milyonda biri dahi olmuyor. Daha yeni başlamamış oluyorsun. Ve o kadar zaman, sonsuz zaman Allah katında bitmiş durumda. Bizim anlayacağımız gibi bir sır değil. Allah onun için ayette diyor; “…Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler…” (Hac Suresi, 74) diyor. İşte Allah’ın kadrini hakkıyla takdir etmeyi Allah’tan istemek lazım.

Yalova’da sabahkinden sonra tekrar deprem olmuş. Sabahki 4.4 şiddetindeymiş.

Sinan Mutlu “Sayın Hocam almış olduğunuz yastıkları çok beğendik. Sizin sadık izleyicileriniz olarak bize hediye edebilirseniz çok sevinirim” diyor. Şimdi senin talebin yeni o yastıkla ilgili talepleri bir bilsen sırayı. Sen şimdi yüz yirmi sekizinci sıradasın.

Arif, “Hocam masonlar bu dünyanın en olgun ve en zengin insanları olarak yaşarken neden İngiliz derin devletine müdahale etmiyor?” Tek kişinin müdahale edilebileceği gibi bir ortam olmuyor. Cesaret gerektiriyor. Çünkü İngiliz derin devleti kendine müdahale edenleri şu ana kadar ya öldürmüş, efendim ya faili meçhulle infaz etmiş veyahut bir şekilde yok etmiş. Onun için insanlar hep korkmuşlar çekinmişler. Casuslarıyla efendim adamlarıyla yıldırmışlar insanları. İnsanlar genellikle bu tip şeylerde “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla hareket ediyorlar birçok kişi. Ama şimdi ben bunlara böyle dalınca bak hemen darmadağın oldular. İngiliz gazetelerinde peş peşe yazılar çıkmaya başladı. Ve İngiltere’nin de halini görüyorsunuz.

“Cennette şarap olacak mı?” diyor. Barna.  Cennette şarap var Kuran’da geçiyor ama böyle pis kokan, rahatsız eden, insanı hastalandıran, toksik etki yapan, zehir etkisi yapan bir içki olarak değil. Şiddetli haz veren, şiddetli insanı olumlu etkileyen insanın aldığı hazdan dolayı adeta manen sarhoş olduğu bir içki.

Merhametli “Kuran’a göre ehli kitap olabilir. Ama yeryüzüne lanetlenmiş bir milleti kalkıp da buradan iyi göstermeyin.” Ama sen şimdi lanetlenenlerin listesini unutmuşsun Kuran’da. Allah bir kere başta müşrikleri lanetliyor. Müşrik nedir biliyor musun? Allah’ın hükmüne hüküm katan. O zaman İslam alemindeki müşriklerin sayısını bir düşün ve lanetlenmiş oluyor. Lanetlenmiş ne demek? Helak edilecek demek. Musevilerden de Allah’ın lanetlediği var ama ahlaksızlık yapan zulüm yapan Musevileri lanetliyor Allah. Yani Allah’a inanmayan, İslam’a saldıran zalim Musevileri lanetliyor. Yani kesintisiz bir lanet değil bu. Kim yapıyorsa onu lanetliyor Allah. Sen diyorsun ki “çoluk çocuk daha doğduğundan itibaren lanetlenmiş doğuyor.” Allah’a karşı çirkin bir söz söylemiş oluyorsun sen. Allah’ın merhametine, şefkatine, aklına çirkin bir söz söylemiş oluyorsun. Bir çocuk düşün daha annesinden yeni doğuyor. Lanetlenmiş doğuyor ve sende bunu kabul ediyorsun. Allah böyle bir adaletsizlik yapar mı? Bak mantıksız olduğunu kendin de görüyorsun. Ama buna rağmen bunu savunuyorsun. Kimi insan Hristiyan yaratılıyor kimi insan Müslüman yaratılıyor. Tamam doğru. Ama Hristiyan cehenneme gidecek diye bir hüküm yok. Hristiyan “LailaheillaAllah” der senin haberin bile olmaz. Yani Hristiyan görünüyor olması illa cehenneme gidecek anlamına gelmez. “Allah birdir” der, Peygamberimiz (s.a.v.)’in de doğru bir insan olduğunu içinden geçiriyordur. Bu Müslümandır işte. Müslüman olmuş oluyor.

“Hocam harbiden soruyorum. Sen” diyor “bu İngiliz derin devletine şuna buna nasıl kafa tutuyorsun?” diyor şaşırmış.

Necmi Özay, “Üstadım şimdiye kadar saldırılar bize yönelik idi. Artık son zamanlarda da inancımızla da alay ediyorlar ve devirdiğimiz kişilere de çirkin sözler söylüyorlar.” Diyor. O zaman Mehdiyet’in işte son aşamasına gelinmiş demektir. Bunlar olmadan Mehdiyet olmaz. Yani Mehdiyet’in en belirgin alametleri bunlardır. En keskin alametleri. Karanlık olmadan aydınlık olmuyor. Gece olmadan gündüz olmaz. Peki, o zaman herkes birbirine iyi davransa her şey güzel olsa Mehdi (a.s) niye çıksın? İsa Mesih niye zuhur etsin? Zulüm yoksa, anarşi yoksa, terör yoksa Mehdi (a.s)’nin çıkması için bir gerekçesi kalmaz. Mehdi (a.s)’nin çıkmasını istiyorsan bu olayların olacağını da bileceksin.

SERKAN AK: Said Nursi Hazretleri “feveran edecek” diyor.

ADNAN OKTAR: Tabii feveran, “feveran edecek” diyor. Diyorlar Bediüzzaman’a “Hemen Mehdi’nin çıkması gerekmez mi?” “Yok öyle değil” diyor. “Zannettiğiniz gibi değil” diyor. “Daha Müslümanlar müthiş acılardan geçecekler.” Ta Bediüzzaman zamanında bak “bu acıları yaşayacaklar” diyor. Mehdinin zuhur etmesi lazım. “Asıl ahir zamanda olacak” diyor. Şu devri kastediyor. “Ve hamidiyet fesi feveran edecek” diyor kaynayacak. “Onda sonra Mehdi zuhur edecek tarit-ki hak ve hakikati sevk edecek” diyor. “Tarikin başına geçecek ve hakikate sevk edecek tariki” diyor.

Bülent, “Hocam Mehdi (a.s), Hızır (a.s)’ın yeni bir şekli mi?” Mehdi (a.s) de tabii Hızır özellikleri de vardır. Ama Hızır ayrıdır.

Ahmet Karakaş, rahatsızlığı olan insanın oruç tutmamasını Allah söylüyor ayette yani bunu herkes biliyor. “Hastaysanız tutmayın” diyor. İlaç alıyorsa mesela günün belli saatlerinde ilaç alması gerekiyor; tutması haram olur, tutmaması ibadet olur. Tutarsa harama girer, tutmazsa sevap kazanır.

Evet, dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Bey, Tataristan'da binlerce kişi Arena Stadyumu'nun çimlerinde geleneksel iftar yemeği yediler. Teravih namazı kıldılar. Devletin organize ettiği 4. Cumhuriyet İftarı adıyla gelenekselleştirilen bu iftar ajanslar tarafından Rusya tarihinin en büyük toplu iftar yemeği olarak duyuruldu. Tataristan'ın şimdiki Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov ve bir önceki Başkan Mitrev Shamiev stadın çimlerinde en önde yan yana saf tutup namaz kıldılar. 

ADNAN OKTAR: Ne kadar güzel, ne kadar güzel, ne kadar güzel. Türki devletlerin böyle dindar olacağını Bediüzzaman söylüyor. Ve "Orada da Hamiyet-i İslamiye feveran edecek." diyor. "Sovyet mektebinde şuan yetişiyorlar. Sonra hepsi birleşecek." diyor. Evet, dinliyorum. 

KARTAL GÖKTAN: Cuma gecesi Mekke'nin havadan çekilen bir fotoğrafı var. Gösterebilir miyim? 

ADNAN OKTAR: Bakayım. Cuma. Pırıl pırıl parlıyor, çok güzel. Gökyüzünden melaike de bu şekilde görüyor. Heryerden görüyorlar. Ama onlar için oraya inip çıkmak bir kaç saniye bile sürmez.

Engin sen sevgiyi ön plana alacaksın. Sevgisiz yaşarsan gençliğin çöker, mutlu olmazsın. Allah sana dünyayı cehenneme çevirir. Sevgiyle bak. Hasedi kalbinden kaldır, öfkeyi kaldır. Çok mutlu olacaksın. Bana da dua edersin. Sevgiyi ısrarla ara, arkadaşlarına da öğret. Sevgisiz yaşamayın. Öfkeyle, kinle yaşamayın. Hasetle yaşamayın. Çok büyük zarar verir. Vücudunuza da zarar verir. Gençliğin çöker, gençliğin söner. Mahvolursun Allah esirgesin. Hastalanırsın. Allah yüzünde nur bırakmaz. Mutlaka sevgiyle yaşayacaksın. Özenme sevgisiz insanlara. Onların neyine özeniyorsun sen?

Çocuk ne güzel varlık. Çok özel varlık. Masum olması çok güzel. Çok saf ve temiz oluyor, dürüst oluyor.

(Sibel Can için) Çok değerli bir sanatçı. Bu değerli sanatçımızın candan, samimi bir tavrı olduğunda yine sevgisizler bütün güçleriyle saldırıyorlar. Bu çok yakışıksız. İftara gitti diye çocuğa demediklerini bırakmamışlar. Gençler birbirlerini bu sevgisizlik konusunda uyarsınlar. Bu çok büyük felaket. Gençlikleri çürüyor, içleri çürüyor, bedenleri çürüyor. Ve çok mutsuz yaşıyorlar, ızdırap içinde yaşıyorlar. Bu sevgisizlik cereyanına bilmeden kapıldılar. İyi bir şey zannediyorlar. Moda gibi görüyorlar. Çok büyük tahribat yapar. Hayatlarını kısaltır. Ruhlarını kavurur. Hücrelerini pişirir. Bitirir yani yakar. Sevgisizlik çok berbat bir şey. Birbirlerini uyararak bu beladan kurtulsunlar. Hücresi yandığında çöküyorlar. Ve suratından belli oluyor. O gençlik dirilikleri kalmıyor. Gençlik enerjileri kalmıyor. Bir garip hale geliyorlar. Allah yakar kavurur. Yapmasınlar böyle bir şey.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Avrupa Birliği'nin gün geçtikçe güç kaybettiğini söyleyen Mehmet Ali Şahin; "Türkiye büyüyor ve gelişiyor. Artık Avrupa Birliği ülkeleri hantallaştı. Büyüme, yeni bir takım projeler ortaya koyma ve yeni yatırımlar yapma gibi önlerinde projeleri yok. Ama Türkiye'nin var. Bir gün gelecek Avrupa Birliği ülkelerinin vatandaşları Türkiye'ye muhtaç olacak."

ADNAN OKTAR: Şimdi büyüme; Kazakistan büyüyor, Rusya büyüyor ama kalite gelişmiyor. Türkiye'nin büyüdüğünü düşünelim. Çok büyük sanayi tesisleri var, büyük yollar var yer altından yer üstünden... Ama kalite gelişmezse Avrupa'nın bizden alacağı ne olabilir? Avrupa ne ister bizden? Avrupa'nın bizden istediği kalite. Bizim de Avrupa'da beğendiğimiz kalitedir. Avrupa'nın teknolojisi değil, yolları barajları falan değil; Avrupa'nın sanatını beğeniyoruz biz, kalitesini beğeniyoruz. Türkiye'de sanat ve kalite gelişmedikten sonra Avrupa bize hiç bir şekilde özenmez ve bu sözün de hiç bir anlamı olmaz. Ve hiç bir şekilde de Avrupa Türkiye'yle görüşmek istemez bu mantıkla. Eğer böyle bir mantık olsa Türki devletlerin alt yapısı, sanayisi inanılmaz boyutlarda ama kalite yok, sanat yok. Her yer tesislerle dolu. Kalite, sanat olmadıktan sonra Türkiye de bu eksikliği her zaman hisseder, Avrupa da Türkiye'yle birleşmek istemez. O konuşmayı bir daha oku.

KARTAL GÖKTAN: Avrupa Birliği'nin gün geçtikçe güç kaybettiğini söyleyen Mehmet Ali Şahin; "Türkiye büyüyor ve gelişiyor. Artık Avrupa Birliği ülkeleri hantallaştı. Büyüme, yeni bir takım projeler ortaya koyma ve yeni yatırımlar yapma gibi önlerinde projeleri yok. Ama Türkiye'nin var. Bir gün gelecek Avrupa Birliği ülkelerinin vatandaşları Türkiye'ye muhtaç olacak."

ADNAN OKTAR: Yani ekmek, yemek falan mı isteyecekler? Ne isteyecek yani? Avrupa aç kalmaz, yiyeceksiz kalmaz. Avrupa'nın aradığı kalite. Kaliteyi görmediği bir ülkeyle görüşmek istemez. Avrupa Birliği'nin dağılmasının sebebi ne biliyor musunuz? Kalitesiz gördükleri insanların, kalitesiz gördükleri ülkelerin Avrupa Birliği'ne alınması. Romanya ve Polonya'nın alınması veya Romen vatandaşlarının, Polonyalı vatandaşların rahat rahat Avrupa Birliği içerisinde gelişme göstermesi, o aralarda işte gezinmeleri, oralarda ev bark edinmeleri bütün Avrupa Birliği'ni ve İngiltere'yi çok acayip rahatsız etti. Dağılmak istemelerinin nedeni bu. Kalitesini düşük gördükleri insanların kaliteli insanların içerisinde yaşanmasından acı duyuyorlar, rahatsız oluyorlar. Belirli bir kalite düzeyinin altında gördükleri insanlarla birlikte olmak istemiyorlar. Bu kadar. Olay bu. Yani Avrupa Birliği'nin dağılma nedeni bu. Açlıktan dağılmıyor. Adamlar yiyecek fazlalığından kilo alıyorlar. Öyle bir dertleri yok. Her şeyleri onlara yetiyor. Yüz sene de yeter onlara. Öyle bir dertleri de yok. Toprakları da bayağı bereketli. Alt yapıları da mükemmel üst yapıları da mükemmel. Öyle bir dertleri yok. Tek dertleri kalite. İngiltere'nin bölünme istemesinin nedeni ne, Avrupa Birliği'nden ayrılma talebinin nedeni ne? Bir tane talebi var. Kalitesiz gördükleri ülkelerin Avrupa Birliği'ne girmesi. "Türkiye de eğer girerse tamamen dağılırız. Hiçbir şekilde kabul etmeyiz. Çünkü biz kaliteli insanlarız. Kalitesini eksik gördüğümüz insanların aramızda yaşamasını istemiyoruz. Biz sanatı, estetiği, kaliteyi ön plana alan insanlarla yaşamak istiyoruz." diyorlar. Görgüyü, klaslığı ön plana alan insanlarla. Türkiye'de kalite yeterli değil. Var, kaliteli insanlarımız da var, kaliteli şehirlerimiz var, kaliteli semtlerimiz var. Ama kalite eksikliğini hükümet, kendi de kabul ediyor. Herkes kabul ediyor, ciddi bir kalite eksikliği var. Romanya'da, Polonya'da ciddi bir kalite eksikliği var. Polonya'nın sanayisi her şeyi tamam, yeme-içme her şeyi tamam. Ama buram buram bir kalitesizlik var. Adam da almak istemiyor. Bu kadar basit. Romanya'da her şey var. Tarım ülkesi zaten, her şey var. Ama kalite yok. Almak istemiyorlar. Davranış kalitesi, giyim kuşam kalitesi, yeme içme kalitesi, hepsine önem veriyor Avrupa. Yani hayatın kendi olarak görüyor kaliteyi. Kaliteyi görmediği için dağılma riskine giriyor. Türkiye boş yere bastırmasın bu konuyu. Hükümet de, hükümet üyeleri de, siyasiler de boş yere açıklama yapmasınlar. Türkiye'de kalite ve sanat bakanlığı kurulması lazım. Kalite ve sanatın yükseltilmesi lazım. Biz Avrupa kalitesinin üstüne çıkarsak Avrupa zaten aşkla şevkle bizi kucaklar. Kalite eksikliği açık açık görülüyor. Bunu kabul edelim, geliştirip düzeltelim.

Bütün hocaları göstermişler hepsini; “En kralları Adnan Hoca. Her akşam on numara güzel hanımlarla beraber. Rus hanımlar gidiyor, Amerikalı hanımlar geliyor. Onlar gidiyor, Ruslar geliyor. Adam bildiğin yaşıyor.” diyor.

Yani sen Avrupa Birliği'ne giriyorsun adam, daha önce de anlattım, gidip merkezi bir yerde mangal yakıyor sucuk pişirip yiyor, otobüse giriyor o sucuk kokusuyla, milletin burnunun dibinde neşeli bir şekilde adamların gazetesini okumaya çalışıyor tepesinden. Adamın kanı iliği çekilir kardeşim. Kabul etmez bunu. "Yok ya bizi Müslüman olduğumuz için almıyorlar." diyorlar. Öyle bir şey yok. Öyle bir şey yok. Sen Kuran'a uyarsan, çok kaliteli klas insan olursan. Kalite sanat bakanlığının kurulmasını niye istiyoruz? Kalite ve sanatın en yüksek noktaya ulaşması için. Kuran'a uyarsan sen kalite ve sanatta en yüksek noktaya ulaşırsın. Bütün dünya hayran olur sana o zaman. "Avrupa Birliği'ne" adam, "üç bin yıl almayız." ne demek? Amacı nedir burada? Akıl almaz öfkelenmiş o kalitesizliğe. Ve bunu söyleyemiyor. Hiçbir Avrupa ülkesi, "Siz kaliteye önem vermiyorsunuz." Diyemiyor adamlar. "Söylemeyeceğiz. Bir nedenden almayacağız sizi." diyorlar. Sebebi bu, açık. Bu kadar basit. İngiltere parçalanma eşiğine geldi; "Avrupa Birliği'nden çıkalım." diyorlar. Niye? İngiltere'ye akın akın Hollandalılar doldu, Romenler doldu. "Şimdi de Türkler geliyor." dediler. "Aman aman biz çıkalım."  diyorlar. Konu bu. Romenleri kalitesiz görüyorlar, genel anlamda, hepsi değil. Polonyalıları da çok kalitesiz görüyorlar, genel anlamda, hepsi için değil. "Biz kaliteli insanlarız. Müzikten anlıyoruz. Resimden anlıyoruz. Giyinmeyi biliyoruz. Yemeyi biliyoruz. Adabı edebi biliyoruz. Konuşmayı biliyoruz. Espri yapmayı biliyoruz. Her şeyi biliyoruz. Binalarımız kaliteli, caddelerimiz kafelerimiz kaliteli, her şeyimiz kaliteli. Adamlar gelip bizim kalitemizi kullanıyor. Kendileri de çok kalitesiz. Biz de bundan rahatsız oluyoruz. Her yer kalitesiz insanlarla doldu" diyor. Romenler mesela kahvehane açıyor. Çok kalitesiz oluyor. Üstü başı kalitesiz, yemesi içmesi kalitesiz. Gülüşü kalitesiz, esprileri kalitesiz. Adam; bunalıyorum diyor. Bunda haksız olan ne gerekçe var? Kaliteli olsunlar tamam, diyor adamlar. Hepsi için demiyor, bir kısmı. Ama o da yetiyor bize diyor adamlar. “Avrupa Birliği’nden çıkarız, her şeyden çıkarız, kurtulmak istiyoruz biz bu durumdan” diyor. Bunu niye anlamazdan geliyorlar ben anlamıyorum? Bu çok açık, niye inkar ediyorsunuz yani? Mesela kurban bayramında evin içinde kurban kesiyor adam. Oluk oluk kan akıyor banyodan. Hayvanın bağırsağını, kanını alıyor, onu alıp götürüp taşıyorlar, çöpe atıyor. Karmakarışık bir ortam meydana getiriyorlar. Bu en hafifinden.

SERKAN AK: Çatıda kesiyorlar. Yağmur yağıyor. Yağmurda bütün oluklardan caddeden kan akıyor.

BÜLENT SEZGİN: Paris’in göbeğinde süs havuzlarında Türklerin fotoğrafı vardı.

ADNAN OKTAR: Bakayım.

BÜLENT SEZGİN: Şuan yok ama daha önce göstermişlerdi.

ADNAN OKTAR: Paçalı donla havuza giriyor adam.

BEYZA BAYRAKTAR: Almanya’da kaldırıma kulübe yapmış bir tanesi. Çıkartamıyorlardı ordan.

ADNAN OKTAR: Sarımsağı dövüyor, ekmeğin arasına koyuyor, büyük bir iştahla yiyerek Paris’in caddelerinde geziyor adam.

GÜLŞAH GÜÇYETMEZ: Süs havuzundaki kazı kesip yemişler demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Tabii. Bu İngiltere Kraliçesi’nin süs için koydukları kazlar var. Adam gidiyor kazı kesiyor, tüyünü yoluyor, yiyor hayvanı. “Bizi niye Avrupa Birliği’ne almıyorsunuz?” diyor adam ondan sonra da. Bu olmaz. Bunu kabul etmek lazım. Bir kalite eksikliği var. Hükümet de bunu görüyor, herkes görüyor. Bu bir felaket. Bak kalite hayatın adıdır, hayatın güzelliğidir. Hayat kaliteyle anlamlı olur. İslam’ın emridir kalite, Allah’ın emridir. Mesela cennet en kaliteli yurttur. Cenneti Allah model olarak gösteriyor bize. En kaliteli hayatı esas almamızı istiyor. Yemede, içmede, giyinmede, oturmada, kalkmada, her şeyde kalite esastır.

Adamlar yere çömelip, elinde sigarayla otobüs bekliyor, elinin tersiyle yüzünü siliyor. Yani çok anormal hareketler yapıyorlar da şimdi onları tek tek saymak istemiyorum. Otobüse biniyor, bacaklarını ayırıyor, adamlar kenara toplanıyorlar. Adam bunlarla uğraşmak istemez ki böyle şeylerle. Nasıl söylesin bunu, ne desin? Tek kelime söylemiyor Avrupa. Sadece almayız sizi diyorlar o kadar. Bir de ‘ne yaparsanız yapın almayız’a getiriyorlar. Şartları var çeşitli, aslında onlar onunla bir nevi alay ediyorlar. Böyle bir şey yok. Türkiye’yi federasyonlara ayırın, parçalayın, bölün falan. O meydana gelen nefretten kaynaklanıyor, öfkelerinden. Türkiye’yi paramparça etmek istemelerinin nedeni öfke. Kalitesiz buluyorlar. Kalite Allah’ın emri, Kuran’daki emirdir. Cenneti Allah model olarak göstermiş. Hz. Süleyman (a.s)’ı model olarak göstermiş. Hz. Süleyman (a.s)’ın sarayını, hayatını, yaşantısını, kaliteli güzelliğini örnek olarak göstermiş. Hepimizin bildiği bir gerçek bu. Bunu devlet bakanlık kurarak, çok çok ciddi bir konu olarak ele alması gerekiyor, kalite ve sanat bakanlığı.

Mesela Fransa’da yapılan en son anketlere göre yüzde 80 Avrupa Birliği’nden çıkmak istiyor. Çünkü oraya doluştu Romenler. Polonyalılar da doluştu. Ve orada birçok kafeleri, lokantaları, iş yerlerini her yeri satın alıyorlar. Kalite ciddi anlamda düştü onların inancına göre. Hakikaten de düşmüş durumda. Ve adamların bundan canı yanıyor. Kılık, kıyafet, davranışlar, her şey bozuldu. Mesela klasik Avrupalı denilen medeniyet anlayışı, kalite anlayışı yok olmak üzere. Yani adam Polonya’dan Avrupa’ya geliyor, Polonya’dan rahatsız olduğu için. Polonya’daki kaliteyi beğenmediği için. Yoksa adam vatanını, yurdunu bırakıp niye gelsin Avrupa’ya? Polonya’daki kaliteyi beğenmediği için Polonya’dan İngiltere’ye, Fransa’ya geliyor. Fakat İngiltere ve Fransa’yı da Polonya haline getiriyor, Polonya’ya çeviriyor. Orayı da kendine çeviriyor. Yani oradaki kalite anlayışına uymuyor. Kendi kalite eksikliğini alıp oraya taşıyor. Ve orayı da o hale getiriyor ve orayı da bozuyor. Ondan sonra o oradan da taşınmak ister onun sonucunda. Çünkü diyecek ki; “Burada kalite kalmadı, bir şey kalmadı. Ben gideyim” diyecek. Onu düşünemiyor yani kalitesizliğin kalitesizlik getireceğini düşünemiyor, kalite eksikliğinin. Hepsi mi yapıyor? Hepsi yapmıyor ama bir kısmı böyle. İşte o bir kısmı yetiyor bu felakete.

KARTAL GÖKTAN: Mangal yapanlarla ilgili bir resim gösterebilir miyim?

ADNAN OKTAR: Evet.

KARTAL GÖKTAN: Alman Cumhurbaşkanlığı önünde mangal keyfi.

ADNAN OKTAR: Bak görüyor musun? Ve çığ gibi yayılıyor bu. Yani Avrupa, Avrupa olmaktan çıktı. Bunu istemez adamlar. Ve istememekte haklılar.

EBRU ALTAN: Kalite endişesiyle İsviçre en baştan girmedi Avrupa Birliği’ne.

ADNAN OKTAR: Evet, yani genel olarak bu yaygın. Orada da var, burada da var. Her yerde var.

İskoçya’dan bir arkadaş yazıyor. “Hocam burada bir arkadaş tarihi binada restoran açtı. Yaptığı ilk iş tarihi binayı plastik boyayla boydan boya badanalamak oldu” diyor. Boyamış ve batırmış binayı. Zevk yok, bir kısmında tabii ki zevk yok.

Mesela diyor ki Sarkozy, sosyal medya paylaşımında; “Avrupa’nın başına gelen tüm musibetlerin nedeni Türkiye’dir” diyor. “Bir yiğit çıkıp seni istemiyoruz demeli” demiş. Yani Türkiye’yi suçlu buluyor. Halbuki Türkiye’yle alakası yok. Ortadoğu’dan gelenler var, oradan buradan gelenler var. Hakikaten felaket bir ortam oluyor. Çöplerini alıyorlar sokağa atıyorlar. Yerlere yatıyorlar. Yani bir sarayın içerisinde düşün her türlü kalitesizliği yapan bazı insanları kafanda geçir. Ona benzer bir ortam oluyor. Sarayın saray olarak kalması için, kalitenin de kalite olarak kalması için kaliteli insanların sürekli aktif olarak hayatta olması gerekiyor. Bu gidince, kaliteye önem vermeyen insanlar gelince kalite gidiyor. Yani adam kendi yaşadığı ortamı oraya çeviriyor bir süre sonra. Hayır, o da istemez aslında. Çünkü kalitesizlikten çekindiği için oraya gelmiş, rahatsız olduğu için. Ama kendi meydana getirdiği ortamla oranın da mahvolacağını düşünmüyor. Mesela yemek yiyip çöplerini ortaya atıyor, arabadan fırlatıp atıyor. Mesela sandviç falan bir şey yiyor, alıp plastik kaplarını falan fırlatıp atıyor caddenin ortasına. Çiçekleri çiğniyor. Bunları tek tek anlatamaz ki adamlar. Ne yapsınlar yani?

Mesela olimpiyatları normalde Türkiye’ye vereceklerdi. Ben Tayyip Hoca’ya dedim ki; bak dekolteli hanımlar da olsun, güzel, kaliteli. Öyle yapmadılar. Hep başörtülü hanımlarla falan gittiler. Adamlar; özür dileriz, vazgeçtik dediler. Olmayacağı belli bunun. Tabii ki başörtülü bir insan kalitesiz anlamına gelmez. Ama insanlar kendileri gibi insanlar da görmek isterler. Başörtülü de olsun, dekolte hanımlar da olsun. O kadar çirkin örnekler var ki ben anlatmıyorum. Yani inanılır gibi değil. Adamlar deliye döndüler adeta. Asla istemiyorlar. Bu acı gerçeği nasıl hükümet görmez? Nasıl mesela diğer hükümetler görmez? Mesela Mısır’dan geliyor, Paris’te yaşamaya başlıyor. Mısır’daki o Kahire’deki kiri, o bakımsızlığı, o kalitesizliği olduğu gibi oraya yansıtıyor. Adam buna nasıl tahammül etsin. Kanunen de onları alması gerekiyor. Açık bütün imkanlar.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme kriterleri arasında o kadar anormal şeyler var ki. Yani ben burada anlatmak istemiyorum. Mesela kokoreç yiyip gelmeyin diyorlar, kokoreç yemeyeceksiniz diyor. Sucuk yemeyeceksiniz diyor. Kriterler arasında bunlar. Yeri kirletmeyeceksiniz diyor, caddeleri kirletmeyeceksiniz, sokakları kirletmeyeceksiniz diyor. Ama çok açık ifadelerle anlatıyorlar. Ve kriter olarak resmi olarak bu bize verildi. İnsan bunu kabul eder mi? Zaten bir kalite anlayışı olur, çok kaliteli bir toplum yetiştirirsin. Adam bunu sana söylemesine gerek kalmaz. Adam bunu sana söylüyor, tek tek, madde madde. Ve hiçbir şekilde istemiyorlar. Bu çok acı bir durum. Bak gelenekçi Ortodoks Müslümanlar, hiçbiri oğullarını Kahire’ye, Suudi Arabistan’a falan kesinlikle göndermiyor. Tahayyül dahi edemiyorlar. Hep Avrupa’ya göndermek istiyorlar. Ama çocukların da aynı zamanda gelenekçi ve Ortodoks olmasını istiyorlar. Sakalını keseni öldürmek, namazını kılmayanı öldürmek, başı açık kadın olduğunda ona çeşitli sözler söylemek. Yani hangi birini anlatayım? Onun için, Allah rızası için hükümet bunu hayati konu olarak ele alsın. Yol, köprüden, her şeyden önemlidir kalite, kaliteli bir toplum, kaliteli bir eğitim. Her şeyin kaliteli olması. Yemenin, içmenin, oturmanın, kalkmanın, her şeyin.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Bey, Avrupa’da yaşam kalitesine göre şehirler sıralamasında Türkiye’den İstanbul 122. sırada.

ADNAN OKTAR: Bir daha.

BÜLENT SEZGİN: Avrupa’da yaşam kalitesine göre şehirlerin sıralamasında Türkiye 122. sırada.

ADNAN OKTAR: Bak. Mesela sahil boyunca boy boy yaklaşık yirmi metre aralıklı palmiyeler dikilmiş. Bayağı güzel görünüyor palmiyeler. Palmiyelerin altında piknik yapıyorlar. Naylon torbalarını, gömleklerini palmiyelerin dallarına asıyorlar. Gazete kağıtları serip üstünde yemek yiyorlar. Çöpler falan sokak ortasında kalıyor, orada kalıyor zaten. Belçikalılar da bir türlü anlayamıyormuş bunu. Nasıl anlasın? Neyini anlayacak yani? Adamlar diyor ki; “Bizden nefret mi ediyorsunuz? Bunun için mi yapıyorsunuz bunları?” diyorlar. “Yani buraları niçin kirletiyorsunuz? Bize öfkeniz mi var?” diyorlar. “Temiz, kaliteli yaşıyoruz biz. Bırakın normal yaşayalım” diyor adamlar. Aslında bu kaliteyi ve dünyadaki bu kalite savaşını, kalitesizlikten meydana gelen ıstırabı anlatan bir kitap hazırlayayım da ben orada bu konuları en iyi şekilde vurgulayalım. Çünkü bu felaket bir türlü anlaşılmıyor. Bu kitap olacak bir konu. Belgelerle, fotoğraflarla falan çok kapsamlı anlatalım. Felaket görünsün. Tayyip Hoca da durup durup; “biz Müslüman’ız.” Müslümanlığından adam niye rahatsız olsun? Sen Kuran Müslümanı olarak gelsen adam seni baş tacı eder. Gayet memnun olur. Müslümanlıkla alakası yok. Kalite eksikliğiyle alakası var.

Bülent Ata; “Üstadım kafalar kaliteli olmadıkça ne değişecek?” ama işte kafaları değiştirmek eğitimle mümkün olur. Yani olmazsa da mecburen de yönlendirirsin. Dersin mesela sokağa çöp atmak ciddi bir ceza gerektiren durum olabilir. Kanun çıkarırsın. Yani kanunla da terbiye edebilirsin. Fikren de eğitirsin. Kalitesizlikten tiksinmelerini sağlamak lazım. Kalitesizlikten rahatsız olmalarını sağlamak lazım. Kalitesizliği beğenmemelerini sağlamak lazım.

Mesela denize sürekli çöp atıyorlar. Karpuz kabukları, şunlar bunlar, poşetler, su kapları… Ne bulursa kaldırıp denize atıyorlar. Böyle suyun rahat akmadığı yerlere bir bakın, mezbelelik gibi. Kısa sürede kirleniyor. İstanbul’da çimlerin üstünde falan biliyorsunuz. Mesela onlar oradayken ilaçlama arabası geçiyor. Yiyeceklerin falan üstüne her yere sıkıyor araba ilacı. Hiç umurlarında bile değil. Alıp başlarına da sürüyorlar, gayet rahatlar. Bazıları için diyorum tabii. Sahillerdeki görünümü görüyorsunuz. Bunu makul görmek çok acayip olur, çok yanlış olur. Ayağında mesela tozlu, plastik terlikle şıkıdık şıkıdık sokaklarda geziyor. Hiç umurunda değil. Mesela paçalı donla çıkıyor ortalığa. Yani bunları tek tek benim saymama gerek yok.

İşte bir insan Hristiyan’sa da, Musevi’yse de, La İlahe illaAllah derse, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dürüst bir insan olduğuna da inanırsa mümin olur. Mesela ben dedim ki; “Hristiyanları niye kabul etmiyorsunuz?” Dedim Musevi hahamlara. “Biz sizi mümin olarak kabul ediyoruz Müslümanları” dedi. “Mümin olarak kabul ettiğimize göre, siz de Hristiyanlığı kabul ettiğinize göre, sizi kabul ettiğimize göre biz Hristiyanlığı da sizinle beraber kabul etmiş oluyoruz zaten” dedi. “Biz sizi mümin kabul ediyoruz, Müslüman kabul ediyoruz” dedi. “Bütün inancınızın tamamını kabul ediyoruz. Kuran’daki ahlakın tamamını kabul ediyoruz. Kuran’da da Hristiyanlık olduğuna göre siz de inandığınıza göre sizin her şeyinizi kabul etmiş oluyoruz biz” dedi. “Onu ayrıca biz belirtmek istemedik” dedi. Değil mi çok net?

Şimdi bu muhabbetle biz sabaha kadar devam ederiz ama sahur yapmanız çok önemli hem de şöyle bir acımasızca. Evet, sahurdan sonra düşünürüz hadi bakalım. İnşaAllah.

BÜLENT SEZGİN: Kısa videolarla devam ediyoruz programımıza, inşaAllah. 

Masaüstü Görünümü