Harun Yahya

Sohbetler (21 Eylül 2016; 10:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio

BÜLENT SEZGİN: İyi günler değerli izleyicilerimiz Adnan Oktar’la Sohbetler’e başlıyoruz inşaAllah. Adnan Bey hoş geldiniz.

ADNAN OKTAR: Hoş bulduk.

Bir etiket yapalım. Ne diyelim? Güzellik için ne olmalı? Sevgi birliği olmalı. “Sevgi birliği olmalı” diye etiket yapalım.

“Canım Hocam ben Almanya’da yaşıyorum burada İslamofobi giderek tırmanıyor. Eskiden ibadetlerimizi yaparken gizleme ihtiyacı hiç duymazdık ama artık düzenli namaz kılanlara potansiyel terörist gözüyle bakılmaya başlandı.”

Abdülhamit döneminde Ayşe Fahriye Hanım’ın ilk baskısı 1883’de yapıldı. Abdülhamit döneminde yapılan rakı ve içki tarifleri olan “Ev kadını” adlı yemek kitabı. Fotoğrafını göster. Abdülhamit okumayı teşvik etmiş ama Darwinist, materyalist eğitimi teşvik etmiş. Bir de rakı. Rakı kültürü.

Evet dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Akşam yazarı Kurtuluş Tayiz, Gülen örgütü ve PKK’nın arkasında İngiltere derin devleti olduğuna dair bir yazı yazdı.

ADNAN OKTAR: Hay maşallah. Aydınlarımız maşaAllah artık şahlandı çok güzel. Bak zincirleme İngiliz derin devletini teşhir ediyorlar. Deccaliyete bu Osmanlı’nın, cumhuriyet hükümetinin, cumhuriyet gençliğinin esaslı bir tokadıdır. En son Tayyip Hocam’ın açıklamasını bekliyoruz. Aydınlar İngiliz derin devletini deşifre etmeye devam etsinler. Tebrik ediyorum Kurtuluş Tayiz’i ve diğer bütün yazarları tebrik ediyorum. Devam aydınlatmaya devam edeceğiz. Oyunun arkasında başka hiçbir şey yok. Sadece İngiliz derin devleti var. Abdullah Öcalan da uzun uzun anlatıyor. “Her şeyi yapan” diyor “İngiliz derin devletidir” diyor. Herkes biliyor. Bir tek Türk milleti bilmiyordu herkese anlatıyoruz. Dünya milletleri de bilmiyor tabii gariplerim Amerika falan bilmiyor. Onları İngilizlerin yönettiğini bilmiyor. Obama yönetiyor zannediyor. Obama’yı onlar kaale dahi almıyorlar. Küfrediyorlar Obama’ya. Hiç kaale almıyorlar.

BÜLENT SEZGİN: Yazısını okuyabilir miyim Adnan Bey?

ADNAN OKTAR: Evet. 

BÜLENT SEZGİN: Yazısında Öcalan’ın 90’lı yıllarda Türkiye’deki kanlı günlerin arkasında İngiltere’nin olduğunu söylediğine dair ifadelerine yer vermiş. Öcalan şöyle söylüyor; “Doğan Güreş Londra’dan döndü bana yeşil ışık yakıldı dedi. Dört bin köy yakıldı. İş adamlarını götürdüler. Amerika, İsrail, İngiltere’nin talepleri vardı. O zamanda MİT bu işe yatmadı. Tansu Çiller’in ikinci Atatürk olma sevdası vardı. Beni de bombayla öldürmek istediler. Doğan Güreş-Tansu Çiller iş birliği de İngiltere’den icazet almıştı. Sonuç olarak böyle bir durum yaşadık” diyor. Kurtuluş Tayiz bu ifadeleri yazdıktan sonra İngiltere’nin Gülen örgütüyle istediği başarıyı elde edemeyince son zamanlarda PKK’yı devreye soktuğunu ve Türkiye’yi kontrol etme planları olduğunu söyledi. Erdoğan “düşmanlığının şehvetine kapılanlar İngiltere’nin bu kirli oyununu ve bu kirli iş birliğini göremiyorlar” dedi.

ADNAN OKTAR: Çok güzel. Ama işte diğer aydınlar da bir an önce bu konuyu kapsamlı olarak anlatsınlar bütün milletimizi uyandıralım, bütün İslam alemini uyandıralım. Pakistan’ı tam böyle paça-kasnak sarmış durumda İngiliz derin devleti. Şimdi onu kitap olarak hazırlayacaktım ansiklopedi gibi anlatılacak gibi değil. Her yerini sarmışlar Pakistan’ın. Hindistan’ı sarmışlar. Fas, Tunus, Cezayir, Malezya her yerdeler. Fethullah Gülen cemaatini ta başlangıcında pençelemişler. Kontrol altına almışlar. Bu amansız başarının altında İngiliz derin devleti yatıyor. Ama bilinmiyor Fethullah Gülen’in yapısı diyorlar, Fethullah Gülen’i getirelim diyorlar. Cayır cayır devam eder isterseniz getirin. İngiliz derin devleti devrede. Fethullah Gülen’le alakası yok. Adamı istersen yetmiş kat yerin altına koy hiç fark etmez. Devrede olan İngiliz derin devletidir. Darbeyi yapan hepsini planlayan onlar. Bunları kullanıyorlar. Bunların bir kısmının haberi yok bir kısmının da haberi var. Fethullah Gülen diyor “geldiler bana” diyor “Türkiye’yi yirmiye böleceğiz” dediler diyor “ben de, ‘bu durumda yerimiz alırız. Ama biz de kendi fikrimizi söyleriz’ dedim” diyor. Yani felakete bak olayın netliğine bak.

CAN DAĞTEKİN: Siz söylemiştiniz Hocam 15 Temmuz’daki darbenin aynısını Abdülaziz döneminde de yapmışlardı.

ADNAN OKTAR: Abdülaziz’le şuan ki darbe birbirinin tıpatıp aynısı. O zaman da  “softalar darbesi” deniyor zaten bir cemaat kullanılmış o devirde. Bir cemaat kullanılmış o cemaat kanalıyla darbe yapılmış. Aynısı. Askeri kandırarak getirmişler aynısı. Her şey aynısı.

Bak işine gelmeyenler Abdülhamit devrinde o devirlerde, hep aklını kaybetti iddiası var. Topkapı Sarayı’nda Abdülaziz Han için de aklını kaybetti diye ona da hal fetvası veriliyor. İşine gelmeyenlere peygamberlere, velilere hep aklını kaybetti iddiası yapılıyor. Abdülaziz’in hal fetvasını fetva emiri Filibeli Kara Halil Efendi veriyor. Mithat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi bu fetvacıyı darbeden üç gün önce ikna ediyorlar fetva vermesi için. İkna etme yöntemi tabii ağzına namluyu sokma şeklinde oluyor. Silahın namlusunu. Böyle direttiklerinde bre diyor uygun bir üslupla diz çöktürüyorlar ağzına namluyu sokuyorlar ikna oldun mu diyor oldum diyor ondan sonra bitiyor. Tek seferde tek seansta ikna ediyorlar. Daha önce de böyle ikna olayları var. Şamar atıp suratına ikna etme olayları var. Bu tarz fetvalar çok kolay alıyorlar o devirde.

Darbeden sonra Abdülaziz haremiyle birlikte işte eşleriyle çocuklarıyla birlikte yağmur altında kayıklara bindirilerek Topkapı Sarayı’na getiriliyor. Yağmurda ıslanan kıyafetlerini de değiştirmesine izin vermiyorlar. Boş bir odada soğukta bekletiyorlar. Bir süre sonra üçüncü Selim’in şehit edildiği daireye yerleştiriyorlar. Yani infaz odası orası ünlü.

Bak Öcalan diyor ki “16. yüzyıldan bu yana dünyada neler olacağına Londra’da planlayıp dünyaya servis yapıyorlar” diyor. Bak hepsini biliyor. “Bir çorba gibi önümüze koyuyorlar ama bu kötü bir çorba. Bu planlar 16. yüzyıldan beri yapılmaya başlanmıştır. Avusturya İmparatorluğunu, İspanya’yı, İtalya’yı, Fransa’yı, Yunanistan’ı tek tek bütün Avrupa’yı parçaladılar” diyor. İşte idamlardan bahsediyor. “Lui idam ettiler” diyor. “Altı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu’na da el attılar onu da parçaladılar” diyor. Ama parçalama işlemi halen şu an devam ediyor. Güneydoğu’nun da onların planın da parçalanmış olması gerekiyor. İstanbul’un da alınmış olması gerekiyor. Fethullah Gülen için de İstanbul çok önemli. Onun için İstanbul’a çok ağırlık. Çünkü bütün ülkelerde yüz yetmiş ülkede hakim olsa dahi İstanbul’da hakim olamadığında iddia yerini bulmamış oluyor. Çünkü İstanbul’da çıkması gerekiyor ya. Onun için İstanbul’a çok önem veriyorlar. Halbuki Tayyip Hoca Türkiye’de meseleyi hallettiğine göre halledeceğine göre yüz yetmiş ülkeyle ilgilenmesine gerek yok. Onların hiçbir anlamı yok. Boş yere enerjisini harcıyor çünkü oralara gücü yetmez. Çünkü on beş yıl ikna etmeye uğraşmışlar bu ülkeleri. Dürüstlük, doğruluklarını, güvenilirliklerini mükemmel insanlar olduklarını anlatmışlar. Şimdi çıkıp birdenbire ‘bunlar güvenilmezler’ buna inanmazlar. Çünkü onları adamlar on beş yıl inandırmış. Oranın vatandaşı olmuş artık onlar. Bu çok zor artık Tayyip Hoca öyle bir şey yapmaz. İstanbul’u korusun yeter. Çünkü o olmuyorsa o iddia yerine gelmiyor. Çünkü İstanbul’da zahir olması gerekiyor onların inancına göre. Bütün dünyaya hakim olmaları için İstanbul’da olması lazım, o da olmayacağına göre mesele bitmiş oluyor. Bak Tayyip Hocam’a ben bir yol göstereyim böyle. Bunun dışında bir şey yok. O yüz yetmiş ülkeyle hiç uğraşmasına gerek yok. Hiçbir netice alamaz. Ama İstanbul’u iyi korursa -ki koruyor gördüğüm kadarıyla- hiç kafayı takmasın. Çünkü üç-beş yıl daha korursa İstanbul’u o iddia tamamen ortadan kalkmış oluyor. Yani onların Mehdiyet iddiası bitmiş oluyor. Çünkü onların iddiasına göre zaten 2016’da zahir olacaktı ama üç-beş yıl geçirirse tam silme netleşmiş olur olay. Çünkü Hz. Mehdi (as)’nin zuhur yeri olarak hepsi İstanbul olarak biliyorlar. Washington’da veyahut Pensilvanya’da olmayacağına göre anlaşıldı mı? Yani Tayyip Hocam Türkiye’ye önem versin. Ama akılcı önem vermek lazım. Üstlerine giderken sadece suçlulara ceza verilsin. Birçoğu nadim olmuştur. Çünkü Kuran’da da Cenab-ı Allah iki Müslüman grupla mücadele ettiğinde saldırgan olanı diyor ezin diyor Allah. İlimle irfanla neyle artık hukukla şey yapın. “Vazgeçerlerse artık fazla da üstlerine gitmeyin” diyor Allah. Yani ıslah oldularsa. Şuan ıslah oldukları anlaşılıyor. Bundan sonra darbe marbe yapamaz onlar. Ama tabii ordu içinde güvenlik daha da artırılsın tedbir almaya devam etsin. Polisi çok güçlendirsin Tayyip Hoca. Polis çok hayati. Özellikle özel harekat. Mesela darbe gecesi özel harekat yirmişer kişi herhangi bir olaya sevk edildiğini düşünün yirmişer kişi o saat biter olay. Dikkat edin özel harekatçıları görünce hemen bıraktılar. PKK da öyle yapıyor özel harekatı gördüler mi direkt kaçıyorlar. Allahualem üç tane özel harekatçı olsa bırakıyorlar. Hemen anlıyorlar onların özel harekatçı olduğunu. Çünkü attığını indirir. Çok tecrübeli oluyorlar. Çok caydırıcı bir şey.

Şimdi bak ordu mensuplarından bu işin içinde olan varsa Allah rızası için samimi olarak gitsin itiraf etsinler bir kanun çıkartsınlar. ‘Ben bu işin içindeyim ama nadim oldum pişman oldum’ desin bunun da cezası olmasın. Bak devletin başını belaya sokuyorsunuz. Hükümetin başını belaya sokuyorsunuz. Milletin başını belaya sokuyorsunuz. Milleti huzursuz ediyorsunuz. Millet sizin idarenizi istemiyor arkadaş bu kadar. Fethullah Gülen’in Türkiye’yi idare etmesini istemiyor. Çünkü Fethullah Gülen’in idare etmesi diye bir şey olmayacak o zaman İngiliz derin devleti idare etmiş olacak Türkiye’yi. Ve mahvolmamız demektir. İslam’ın, Kuran’ın her şeyin ortadan kalkması demektir. Homoseksüeller her yeri doldurur. Devletin kilit kademelerine Darwinist, homoseksüel bölücü adamları yerleştirecekler. İstanbul’u ayıracaklar, İzmir’i ayıracaklar. Antalya’yı ayıracaklar, Güneydoğu’yu verecekler mahvoluruz. Bunlar usulen söylenmiş sözler değil bunların hepsi belgeli. Net kendileri de söylüyor zaten. Büyük belanın içine gireceğiz Allah esirgesin onun için paşalardan helal süt emmiş insanlar çok, Allah rızası için gelip söylesin ‘arkadaş biz bu belanın içine girdik iyi bir şey zannettik peşine gittik hata olduğunu anladık Allah razı olsun pişmanız’ desinler gitsinler açıklasınlar detaylı olarak bu beladan bir kökünden kurtulalım. Herkes bildiğini söylesin. Mazlum bir milletiz biz mazlum bir devletiz başımıza bela olmasınlar. Bırakın rahat yaşayalım. Yer yerinden oynuyor. O ondan şüphe ediyor o ondan şüphe ediyor. Türkiye’nin huzurunu tadını kaçırdılar. Bıraksınlar. Bir avuç İngiliz derin devletinin çakalına bu devlet bu millet mağlup olmaz. Uzatmaya gerek yok. Kanun çıkartın adamlar itiraf etsin şakır şakır söylesinler her itiraf eden bırakılsın. Cinayet işlemediyse, adam yaralamadıysa değil mi? Karşımızda İngiliz derin devleti var. Bak milyonlarca milyarlarca kitleyi kontrol altına alan, dünyayı kontrol altına alıyorlar bunlar, İngiliz derin devleti. Bunu ortaya çıkartalım. Bizim millet bu işi bitirir söyleyeyim çok rahat yeteneğimiz var. Allah’a şükür ki Türkiye’de de Mehdiyet devrede, devir olarak çok güzel. Seyyidina İsa Mesih de zahir olmak için bekliyor. Gayet güzel olur.

Mesela sadrazamı var Abdülhamit’in Kıbrıs’ta Mehmet Kamil Paşa, İngiliz Kamil ismi.

KARTAL GÖKTAN: Yeni Akit Gazetesi yine Abdülhamit’e sahip çıkan bir yazı yayınladı. Hüseyin Öztürk imzalı yazıda şunlar söyleniyor; “Bir kimse Cennet Mekan Abdülhamit Han veya diğer Osmanlı devlet adamlarımıza düşmanlık besliyor, hakaret ediyor, her fırsatta ihanet ediyorsa bu insanların nasıl bir kimyaları vardır ve kendilerini bu topraklarda nasıl bir yere konumlandırıyorlardır? Merak ediyorum. Satılmamış kiralanmamış kafir veya münafık değilse dünyanın dört köşesindeki hiçbir Müslümanın Osmanlı devlet adamlarına düşman olması beklenemez. Abdülhamit Han’ın başlıca düşmanı da Yahudiler, masonlar ve İngilizlerdir.”

ADNAN OKTAR: Bir daha baştan.

KARTAL GÖKTAN: Yeni Akit Gazetesi yine Abdülhamit’e sahip çıkan bir yazı yayınladı. Hüseyin Öztürk imzalı yazıda şunlar söyleniyor.

ADNAN OKTAR: Hüseyin Öztürk kimdir o? Hüseyin Öztürk Ağabeyimiz o gelir, çok neşeli, sevgi dolu saygı dolu kibar bir insandır. Bizim iftarlarımıza da gelirdi. Ev sohbetlerine de gelirdi. Evet.

KARTAL GÖKTAN: “Bir kimse Cennet Mekan Abdülhamit Han veya diğer Osmanlı devlet adamlarımıza düşmanlık besliyor, hakaret ediyor, her fırsatta ihanet ediyorsa bu insanların nasıl bir kimyaları vardır ve kendilerini bu topraklarda nasıl bir yere konumlandırıyorlardır?”

ADNAN OKTAR: Doğru söylüyor. Kim hakaret ediyorsa ahlaksızlık yapar. Kim haksız yere bir söz söylüyorsa vicdansızlık yapar bunlar doğru. Evet.

KARTAL GÖKTAN: “Satılmamış kiralanmamış kafir veya münafık değilse dünyanın dört köşesindeki hiçbir Müslüman’ın Osmanlı devlet adamlarına düşman olması beklenemez.”

ADNAN OKTAR: Düşmanlık ayrı; düşmanlık olmaz ama yanlış yoldaysa mümini uyarırsın. Hatalarını anlatırsın. Niye düşman olacaksın? Mümin kardeşin her halükarda. Hata yapmıştır hatalarını anlatırsın buna emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker denir bu düşmanlık değildir. Ama düşmansa Allah onu ıslah etsin. Allah hidayet versin. Çok korkunç bir şey bu, düşman olması. Düşmanlığın amacı nedir? İslam’a, Allah’a, Kitap’a düşmansa insana da düşman olur. Düşman olması için bir sebep yok ama eleştirmemek yani Osmanlı sultanlarını peygamber gibi görmek bu bir gaflet olur ve haram olur bu. Bu şirk olur. Osmanlı sultanlarında çok galiz hata yapanlar olmuştur, cinayet işleyenler olmuştur, şarap içenler olmuştur, Darwinizm propagandasını yapanlar olmuştur, vatan toprağını satanlar olmuştur. Biz bunu söyleyeceğiz, eleştireceğiz ki o bilinsin bir daha ilerde de başka insanlar bunu yapmasın. Sen Abdülhamit’in güzel olduğunu, doğru yolda olduğunu, iyi olduğunu, faydalı işler, hayırlı işler yaptığını ideal bir devlet adamı olduğunu söylersen o zaman bir devlet adamı gelir vatan topraklarını satar, vatan topraklarının bölünmesine kapı açar. “Abdülhamit vermişti Osmanlı topraklarını, ben de burayı veriyorum” der. “Abdülhamit Kıbrıs’ı satmıştı, ben de burayı satıyorum” der. “Abdülhamit Darwinist’ti, ben de Darwinist’im” der. “Abdülhamit şarap fabrikaları kuruyordu, ben de fabrika kuruyorum” der. “Bira fabrikaları, rakı fabrikaları kuruyordu, ben de kuruyorum” der. “Abdülhamit döneminde kerhaneler açılmıştı, ben de açıyorum” der adam o zaman. Örnek alır. Bu örnek almanın olmaması için günahlarını, yanlışlıklarını, hatalarını, Kuran ile çelişen yönlerini emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker olarak anlatacağız. Düşmanlık; bu zulümdür. Belki o insan tövbe etti sonra da cennete gitti. Biz bilemeyiz, belki de cehenneme gitti günahlarından dolayı. Müminler yapılan hataları, Kuran’a uymayan hataları anlatacak. Ağabeyimiz bunu düşmanlık olarak aldığını zannetmiyorum. Çünkü ben Abdülhamit’e, Osmanlı padişahlarına hiç kimseye düşman değilim. Müslüman günahkar olabilir mesela şarap fabrikası kurmuştur günaha girer, tövbe eder. Kerhane kurmuştur, tövbe eder. Vatan topraklarını satmıştır, tövbe eder. Vatan topraklarını savaşsız teslim etmiştir, tövbe eder. Belki Allah kabul eder tövbesini.

OKTAR BABUNA: Ayrıca adaletlisiniz, “Kitap ehline toprak verdi, bu güzel uygun” diyorsunuz mesela.

ADNAN OKTAR: Tabii güzel yaptığı şeylere de ‘güzel’ diyorum mesela Musevilere 36 ayrı yerde büyük yerleşim yeri vermiş, Allah razı olsun. Kendine ait topraklardan -Filistin’den- satış yapılması için kanun çıkartıyor ve Musevilere o topraklar satılıyor. Allah razı olsun. Bunda hayır işlemiş buna ben bir şey demiyorum. O devrin haritayı göstersene Musevilere Abdülhamit kanalıyla verilen topraklar. Göster teker teker.

BÜLENT SEZGİN: Üçgen olan yerler yerleşim bölgeleri.

KARTAL GÖKTAN: Evet, yuvarlak olanlar da tarım alanları.

BÜLENT SEZGİN: Musevilere o dönem verilen…

ADNAN OKTAR: Evet, üçgen olan yerler. Çembere alınan yerler Abdülhamit devrinde verilmiş, Musevilere verilmiş...

BÜLENT SEZGİN: Yerleşim bölgeleri.                                                                                       

ADNAN OKTAR: Çok büyük yerleşim alanları.

GÖKALP BARLAN: Yeni şehirler oluşturulmuş o şekilde.

ADNAN OKTAR: Evet, burada büyük şehirler oluşturulmuş. Çok büyük tarım alanları ve yerleşim alanları. Musevilere Abdülhamit tarafından verilen topraklar.

EBRU ALTAN: “Tel Aviv’i kendisi kurdu” demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Evet, Tel Aviv şehrini bizzat Abdülhamit kuruyor.

YASEMİN AYŞE KİRİŞ: Ben Gurion ve diğer devlet adamları İstanbul’da yetişmiş.

ADNAN OKTAR: Burada yetiştiler zaten. “Theodor Herzl’i kovdu” diyor. Akşama kadar sarayda nereye kovuyor? Altı yıl danışmanlığını yaptı. Düşman mıyım? Hayır. Bundan dolayı ben düşman değilim. Ben Abdülhamit’e acıyorum, şefkat duyuyorum. Ama örnek alınacak yönünü göremiyorum bu konuda.

Dolmabahçe Sarayı’nın pencerelerini gördünüz değil mi? Dev, kocaman. Dolmabahçe Sarayı’nın pencerelerinin bir tanesi şişmiş yağmurdan o devirde oradaki çalışanlar pencereyi söküp-çıkarıp tamir ettirmek üzere çok kalabalık bir işçi grubu çalışıyormuş Abdülaziz görmüş, bakmış uğraşıyorlar tutmuş pencereyi sökmüş yerinden çıkartmış. 8-10 kişinin çıkaramadığı pencereyi alıp önlerine koymuş sonra işine gitmiş. 8-10 kişi çıkaramıyor düşünün taşıyamıyorlar. Bir de söküyor, çıkarıyor önlerine koyup sonra da yürüyüp gitmiş işine.

“Hukuk-i Şâhâneme asla halel gelmemek şartıyla muhanedenameyi tasdik ederim" diyor Abdülhamit. Kiralıyor ama kiralamanın adı satmadır. Yüz yıllığına kiralıyor. Hadi git al şimdi alabiliyorsan. Satılmış işte bitmiş. Biz “Bu topraklar bizim” diyoruz, “şaka mı yapıyorsunuz?” diyor adamlar. “Nerden sizin oluyor?” diyorlar.

BÜLENT SEZGİN: 1978 yılında doldu süre.

ADNAN OKTAR: Tabii 78‘de doldu, yok. Göster yazıları yaklaştır.

BÜLENT SEZGİN: Tarih, 15 Temmuz 1878.

ADNAN OKTAR: 1878 evet, 1978’de bitti. Hadi git de al. İşgalci konumundayız, onlara göre. “Derhal işgal askerlerini çekin” diyor adam. Bize ait alenen ayrı ayrı tapuları da var bütün tapusu da var resmi Osmanlıca. Kıbrıs’ın bize ait olduğuna dair. Girit’i, Kıbrıs’ı her yerivermiş adam. Coşmuş Batum’u da veriyor, Kars’ı da veriyor, Ardahan’ı da veriyor. Adam inanmıyor. Göster onun zamanında verilen toprakları. Savaşsız tamamını teslim etmiş.

BÜLENT SEZGİN: Gösterebiliriz.

ADNAN OKTAR: Buyur, her yeri vermiş. Sonra da Kars’ı, Ardahan’ı veriyor her yeri veriyor. Kıbrıs, tamamını veriyor.

Mustafa Arma; “Abdülhamit, İngiltere ile yaptığı anlaşmaya kendi haklarına dokunulmaması kaydını koydurmasaydı biz bugün Kıbrıs’ta hiç olamazdık” diyor. “Bu şart daha sonradan büyük gayretlerle garantörlüğe dönüştürüldü” diyor. “Kıbrıs’a bu şekilde girebildik yani bugün eğer biz Kıbrıs’taysak bunu Abdülhamit’e borçluyuz” diyor. Abdülhamit kendi şahsına dokunulmaması şartını koyuyor. Bizzat kendine “hukuk-i şahaneme” diyor. Garantörlük sonradan diğer ülkelerle beraber asıp-kesiyorlardı bizim kardeşlerimizi. Biz dedik ki “tapusu bizim üstümüze” dedik “ama satılmış” dediler. “Kiralanmış, bitmiş” dediler, sizinle alakası yok. “Garantör olmak istiyoruz” dedik “vatandaşlarımızı eziyorlar, kesiyorlar” “tamam garantör olun” dediler adamlar. Garantör ama garantörden kastı oraya asker göndermemiz değil. Asker, “bu ne askeri böyle” dediler. “İşgal ettiniz” dediler. “İşgalci asker bunlar” dediler. “Şu an işgal edilmiş bir ülke var” diyorlar. “Çıkın gidin Kıbrıs’tan” diyorlar. Hatta Kıbrıs’ın kendi halkından da bunu söyleyenler var. Oradaki Türklerden de söyleyen var. “İşgal ordusunu bir kaldırın, çekin buradan” diyorlar. “Kıbrıs, Kıbrıslılarındır” diyor. Halbuki Kıbrıs bizim, tapusu üstümüze.  Abdülhamit’in şahsına “benim bedenime bir şey yapmayın” diyor. “Hukuk-i şahanem” dediği o. “Benimle uğraşmayın” diyor, “ben toprağı verdim sana” diyor. “Altınımı da aldım ben anlaşma bitti” diyor. Ama “benimle uğraşmayacaksınız” diyor. “Tamam” diyor onlar da “biz seninle uğraşmayacağız” diyorlar o kadar. Hakikaten de uğraşmıyorlar gibi oluyor onu da deviriyorlar. Başına gelecekleri anlıyor o. Onu da devireceklerini bildikleri için bunu söylüyor. Ama buna rağmen onu da deviriyorlar. İttihat Terakki Ordusu geliyor tak aşağı, Hareket Ordusu. Zaten Hareket Ordusu elini kolunu sallayarak giriyor ona da hiçbir şey demiyor Abdülhamit. İstese durdururdu. Osmanlı Ordusu emrinde Hareket Ordusu, sonradan toparlanmış bir topluluk küçük bir asker grubu. Kendi emrinde Osmanlı Ordusu var yüzlerce kat daha büyük istese darmaduman eder. Silah gücü yönünden de her yönden üstün. “Yok, ellemeyin gelsinler” diyor. “Hadi bana müsaade” diyor. Konu bu çünkü kararı İngiltere vermiş “hiç uğraşmaya gerek yok” diyor. İngiltere; “tahttan ineceksin” diyor, o da iniyor bu kadar açık. Yoksa bir saatte darmadağın ederdi hepsini Osmanlı Ordusu böyle bir konu olmaz. Seçilmiş bir devlet başkanını silah zoruyla indirmeye kalkmak normalde İslam’da karşılığı tenkildir. Yani topluluğu ve ilgili şahıs tenkille cezalandırılır. Ama böyle bir yola gitmemişler. Yani şeri hukuka göre yapabilirdi. Modern hukuka göre de yapabilirdi. Modern hukukta da yine devlet başkanını zorla görevinden almak, müesses nizamı yıkmak, meclisi ortadan kaldırmaya kalkmak, bunun için cebir ve hile kullanmak karşılığı Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında yakın zamana kadar idamdı cezası. Şu an müebbet hapse çevrildi. Dolayısıyla istese emir verse, hayır, emir vermesine bile gerek yok, yani genelkurmay başkanı dese ki “Olay senin yetkinde, gereğini yap” dese zaten kanunen mecburen yapmaya. Tozunu dumanını birbirine katardı. Tek bir kurşun dahi atılmadı, hiç, “ellemeyin gelsinler” denildi. Ve şapkasını alıp gitti. Bunları niye söylemememiz gerekiyor? Yani teknik gerçek doğruları anlatıyorum. Hepsinin belgesi var. Bu düşmanlık değil. Bu dostluktur. Allah’a, Kitap’a sevgidir. Kuran’a olan sevgisidir, hakka, hukuka, hakkaniyete olan sevgidir. Dürüst Müslüman bunu yapar. Üç yüz elli yıl önce -ki daha da şeydir yani kökeni eski bir gelenek ama yani resmi gelenek olarak- Başpiskopos Lordlar kamarasının yaşam boyu üyesi. Ne zamandan beri? Yüzlerce seneden beri. Başpiskopos, yani onlarda din bu tarzda, bu tip olaylarda kullanılan bir müessese. Mesela Rumilik kullanılması gerekiyor, gereken yerde kullanıyorlar. Kadıyaniler, kullanılması gerekiyor, kullanıyorlar. Fethullah Gülen, kullanılması gerekiyor, kullanıyorlar. Bütün mesele İngiliz derin devletidir. Bak, yazarlar Allah razı olsun üçer, beşer, onar hepsi anlamaya başladı. Teker teker anlatıyorlar ama daha da yayılması lazım. Yani yazarların bu konuda çok cesur davranması gerekiyor. Tereddüt etmeye gerek yok. Abdülhamit’le ilgili konuların hepsi de doğru. Abdülaziz’dir kahraman, yiğit olan.

O benim şehidimin kanlı gömleğini bir daha gösterin. Yusuf Suresi’ni okurken şehit edildi, 111 ayettir Yusuf Suresi. MaşaAllah şehidime. Hanlar Hanı işte budur.

Abdülaziz 111. halife biliyorsunuz. Yusuf Suresi 111 ayet, çok manidar. Yusuf Suresi açıkken kanı Kuran’ın üstüne dökülüyor mübareğin. Bir de bu kardeşlerimizin Abdülaziz’den ısrarla bahsetmemesinin hikmetini ben anlayamıyorum. Bir kelime Abdülaziz deyin, bir kelime Abdülaziz deyin. Darwinizm’e aslan gibi karşı koyan, kerhaneleri kapatan, meyhaneleri kapatan bu aslanın adını bir ağzınıza alın. Vatan topraklarından bir karış vermeyen bu yiğidin adını bir ağzınıza alın. Değil mi? Ağzınıza bir alın bu mübareğin ismini. Osmanlı donanmasını dünyanın ikinci büyük donanması haline getiren, dünyanın en büyük ordularından birini kuran, yiğitler yiğidi, aslanlar aslanı Sultan Abdülaziz Han’ın ismini anın.

Aslında Kıbrıs anlaşmasında kiralama ya da yüz yıl gibi ifadeler de yok. Yani anlaşma çok ürkütücü. Abdülhamit diyor ki; “İngiliz ordusunun işgal etmesine ve İngilizlerin yönetmesine izin veriyorum” diyor. Dehşet verici bu. Yani “düşman işgalini istiyorum” diyor. Daha sonra anlaşmaya üç defa da ek yapılıyor. Ek anlaşmaya Abdülhamit kendine ait arsaları satabilme hakkı da koyduruyor. İngilizlere de bu arazileri kamulaştırırlarsa para ile satın alma zorunluluğu geliyor. Para direkt Abdülhamit’in hesabına geliyor. Bak, vatan toprağı satılıyor, para Abdülhamit’in hesabına geliyor. “Toprak benim” demiş zamanında, yani üstüne geçirtmiş toprağı, tapulu malı olmuş. Anlaşmaya göre İngilizler toplanan vergiden yönetim harcamalarını yaptıktan sonra artan parayı Osmanlı’ya göndermesi gerekiyor Kıbrıs’ta, kira denilen de bu işte. İngilizler bu parayı hiçbir zaman ödemiyor; borçlara saydık diyorlar. Yani aralarındaki anlaşma bu tarzda. Tahayyül edebiliyor musun? Bir Osmanlı padişahı diyor ki; “İngiliz ordusunun işgal etmesini kabul ediyorum. İngilizlerin yönetmesini de kabul ediyorum ve izin veriyorum.” Diyor. Bir de toprakları satmak için anlaşmaya ek maddeler koyduruyor. Topraklar satılıyor, paralar Abdülhamit’e geliyor. Bankaya onun hesabına yatıyor para. Kardeşim, buradaki felaketi nasıl göremez insanlar? Dehşet verici bir durum var. Üç defa ek yapılıyor anlaşmaya. Bak, kendine ait arsaları satabilme hakkı koyduruyor. Sonra bütün paralar ona geliyor. Filistin’de de onun toprakları var. Onların satışı için de anlaşma yapıyor. Kanun çıkarılıyor satılabilmesi için. Önce satılamaz diye şerh konmuş. O şerhi kaldırtıyor, satılabilme hakkını koyduruyor. Cayır cayır satıyor. Paralar da ona geliyor.

Theodor Herzl’in önemli bir özelliği ateist olması, koyu Darwinist, materyalist ve ateist, Allah’a inanmıyor. Abdülhamit’in çok yakın adamlarından. Ve Musevilerin İsrail’e gitmesi yönünde de bir düşüncesi yok Herzl’in. “Almanya içerisinde eriyin” diyor. “Alman halkı içerisinde asimile olun, Alman halkı gibi yaşayın, rahat yaşayın.” Diyor. Yani öyle bir iddiası yok Theodor Herzl’in.

Rahip William Hechler İngiliz büyükelçiliğinde görevli bak, dikkat edin. İngiliz büyükelçiliğinde görevli Rahip William Hechler diyor ki Theodor Herzl’e; “Hz. İsa’nın dünyaya geliş zamanı geldi. Bu nedenle İsrail devletinin hemen kurulması gerekiyor” demiş. Sonra bunu devreye sokuyorlar, bu adamları devreye sokuyorlar. Bu Hechler, ardından onu Alman Kralı Kaiser Wilhelm ile tanıştırıyor. Siyonizm’in kuruluş kitabı olan Yahudi Devleti kitabını bastırıyorlar. Siyonist kongrelerin tamamında Theodor Herzl yanında. Öldüğünde aileden olmayan yanındaki tek kişi. Theodor Herzl’in ölümünden sonra Siyonist hareket İngiliz Yahudilerin kontrolüne geçiyor. Tamamen onların kontrolünde gelişmiştir. “İsa’nın gelişini bekliyoruz” diyorlar. Onun için buraya bir Musevi devleti kuracağız” diyorlar. Theodor Herzl’in öyle bir iddiası yok, yani adamın öyle bir talebi de yok. “Almanya’da Alman halkı içerisinde yaşayın, orada hayatınızı devam ettirin” diyor yani “buna gerek yok” diyor. Bak, ikna eden yine İngiliz derin devleti oluyor. Bak, tanıştırma yöntemleri de İngiliz derin devletinin yaptığı şey hep böyle mesela devlet başında kim varsa gidip onunla tanıştırıyorlar. O zaman büyük bir olay olduğunu anlıyor oradaki insanlar. Casusların mesela ünlü casusları falan da devletin başıyla tanıştırırlar. Yani derin devletin yöntemlerinden biridir bu. Bir de Theodor Herzl’in özelliği Alman hayranı olması, yani Almanya’ya hayran, koyu ateist. Kendi anılarında anlatıyor. Theodor Herzl bunu kendi anılarında anlatıyor. Başkaları söylemiyor bunu. Viyana’da İngiliz büyükelçiliğinde görev yapan Rahip William Hechler ile tanışıyor. Onunla buluşmak istiyor adam. William Hechler, İngiliz derin devletinin elemanlarından. Diyor ki; “İncil’deki yaptığım çalışmalara göre Hz. İsa’nın dünyaya geliş zamanı geldi. Bu nedenle İsrail devletinin hemen kurulması gerekiyor” diyor. Hechler hemen ardından bu adamı alıyor, Alman Kralı Kaiser Wilhelm ile tanıştırıyor. O da havaya giriyor tabii, çok müthiş bir şey olduğunu düşünüyor. O Siyonizm’in kuruluş kitabı olan Yahudi Devleti kitabını bastırıyorlar ondan sonra. Siyonist kongrelerin tamamında Rahip William Hechler, Theodor Herzl’in yanında. O yönlendiriyor onu. Yani Theodor Herzl’in o yönde bir gücü, kuvveti, iradesi, aklı, kararlılığı, hedefi yok. Yani onu yönlendiren İngiliz derin devleti. Yani Hechler yanında, İngiliz derin devletinin ünlü siması. Yani olayın hikayesi bu. Normalde kendi halinde, Avusturya’da kendi halinde yaşayan bir Yahudi bu Theodor Herzl, Alman hayranı ateist bir Yahudi.

Filistin’de toprak satılabilir diye Abdülhamit kanun çıkarttırınca toprakların fiyatı on misli birden artıyor Filistin’de. Kendisine ait büyük araziler var, Kıbrıs’ta da var. Kıbrıs’ta yani gelen paralar ona geliyor zaten.

İsrail’in Ankara büyükelçiliğinin girişinde bir bıçaklı saldırı olmuş. Saldırgan yaralıymış. Elçilik çalışanları şuan sığınaklarda. Büyükelçilik güvenlik çemberine alındı” diyor.

Theodor Herzl değil, William Hechler’dir bu Siyonizm’in kurucusu, İsrail’i devletini kurduran İngiliz’dir, rahiptir ve İngiliz derin devletinin desteklediği bir insan. Yani o yolda faaliyet gösteren bir kişi, onun arkasında İngiliz derin devleti var. Bu adamı yönlendiriyorlar sadece, o kadar. Ne diyorlarsa yapıyor İngiliz derin devleti. Theodor Herzl’in olayla alakası yok. Adamın öyle bir konusu yok.

Seyyid Han şöyle ifadede bulunuyor bak, bir kere Seyyid Han önce İngiliz Kralı tarafından şövalye yapılıyor. Sör unvanı veriliyor, zaten “tamam” demektir bu. Şövalye zaten unvandır kendi aralarında. “Bizler” diyor bak, Seyyid Han, “İngiliz hükümetine bağlı ve adanmışızdır, İslam halifesine bağlı değiliz, uzaktaki bir halifeye bağlı olmaktansa kendi ülkemizdeki İngiliz yöneticilere bağlı oluruz” diyor. Pakistan’ın kurucularından Allama İqbal ve Muhammed Ali Cinnah,  Ahmed Han’ın takipçilerinden. Seyyid Ahmed Han’ın kurduğu Aligarh Üniversitesi Darwinizm merkezi oluyor. Birçok Hintli ve Pakistanlı siyaset adamı bu okuldan mezunlar, Darwinizm’in kalesi. Bu Aligarh Üniversitesi Kadıyani hareketini bir İslam modeli olarak gösteriyor, yani Fethullah Gülen hareketi gibi. Bilimsel çalışmalar yapıyor güya kendince. Kadıyani döneminde Sudan’da da Mehdilik hareketi var. İngiliz derin devleti Sudan’ı ilhak için bu ayaklanmayı kullanıyor. Burada da bir akıldane “Mehdi’yim” diye ortaya çıkıyor. Kadıyani ve onların bir kolu olan Ahmediye tarikatlarında Kuran’da evrim olduğuna inanıyor. Hepsi aynı kafada, yani bunları anlamak için hemen evrimci olduğuna bakıp anlayabilirsiniz.

“Filistin topraklarının satışı ile ilgili bilgi yanlış, belgesi yok. Aksine satışı engelledi” diyor. Kardeşim, adamlar paraşütle inmedi Allah aşkına. Oraya yani seksen bin Musevi yerleşti Abdülhamit döneminde. Bunlar herhalde boşlukta havada asılı kalmadılar. Bunlar oradaki topraklara yerleştiler. “Belgesi yok” diyor. Haritasını göster. Nasıl belgesi olmaz? Daha dedeni tanımıyorsun.

KARTAL GÖKTAN: Abdülhamit döneminde Filistin’de Yahudi yerleşim alanları, üçgenle işaretli yerler, otuz altı yerleşim birimi.

ADNAN OKTAR: Darwinist kitapları da göster Abdülhamit’in bastırıp dağıttırdığı. Yüz binlerce devlet matbaasında devletin parasıyla bastırıyor ve bütün Osmanlı’ya dağıttırıyor gemilerle, trenlerle.

EBRU ALTAN: Sizin anlattıklarınız tamamen delile dayalı, hiç kimse delille karşınıza çıkamıyor.

ADNAN OKTAR: Tabii. Ama her yerde gündem bu, yani bomba etkisi yaptı görüyorsunuz. Mecliste de bu konuşuluyor, Türkiye’nin her yerinde bu konuşuluyor şu an. Gündemi belirlemiş oluyoruz.

KARTAL GÖKTAN: Sahte çizimleriyle ünlü evrimci Ernst Haeckel’in kitabının tercümesi Vahdet-i Mevcut, Tabiat Aleminin Dini. Çevirenler Baha Tevfik ve Ahmet Nebil, Abdülhamit dönemi 1892.

ADNAN OKTAR: Bu kitabı yazan kimdi?

KARTAL GÖKTAN: Ernst Haeckel, ünlü sahte çizimleriyle, sahte embriyo çizimleri yapan Ernst Haeckel.

ADNAN OKTAR: Evet, başka.

KARTAL GÖKTAN: Hoca Tahsin Efendi’nin Tarih-i Tekvin Yahud Hilkad, Varoluş Tarihi veya Yaratılış isimli kitabı, 1893 Abdülhamit döneminde baskısı yapıldı. Ünlü Arapça evrimci dergilerden El Muktataf, Abdülhamit döneminde basıldı. Mısır Kahire’de yayınlanmaya başlayan evrimci Ed Dia Dergisi. Lübnan’da basılan evrimci dergi Ed Tabip, Hüseyin El Cisri’nin kitabı Hamidiyye Risalesi. Abdülhamit tarafından yirmi bin adet basılıp dağıtıldı.

ADNAN OKTAR: İlk baskısı yirmi bin adet, sürekli basılıyor.

KARTAL GÖKTAN: Doktor Bişara Zalzal’ın çıkardığı El Beyan Dergisi düzenli evrim propagandası yapıyordu. Onun kapağını görüyoruz. Şemseddin Sami’nin 1878 yılında yazdığı Evrimci ‘İnsan’ kitabı. Beyrut’ta yayınlanan evrimci yazılara yer veren El İrfan Dergisi. Doktor Ethem Necdet’in kitabı Tekamül ve Kanunları. Suphi Ethem’in Lamarkizm ve Darwinizm kitapları, Memduh Süleyman’ın Darwinizm isimli kitabı. Celal Nuri’nin Mukadderatı Tarihiyye, yani tarihin diyalektiği kitabı.

ADNAN OKTAR: Bu Abdülhamit döneminden sonra oldu. Öbürleri Abdülhamit dönemi.

KARTAL GÖKTAN: Bu kadar.

ADNAN OKTAR: Daha çok fazla kitap var da biz örnek olarak gösteriyoruz. Ya kardeşim sen bunları anlatacağına bu belli ki insanların dinini, imanını götürecek ve materyalist bir çizgiye çekecek. Nitekim mahvoldu Türkiye manevi yönden o dönemde. Osmanlı mahvoldu, maneviyatını kaybetti, savaş gücünü kaybetti. Dava ruhu kayboldu.

“Merhum Hakan Abdülaziz Han güzel yüzlüydü, güzel konuşurdu, çabuk kavrayışlıydı. Yapılan imaları derhal anlardı. Azametli olmakla beraber, tavırları ve söz söylemesi nezaketliydi. Yüksek ruhlu ve yüksek ahlaklıydı” diyor Dahiliye Nazırı Memduh Paşa.

Abdülhamit böyle açıklama yaptıktan sonra işte “Kıbrıs’a siz çıkın, Kıbrıs sizindir” gibi, bunu geçici olarak gösteriyorlar. Halbuki geçici değil. İngiltere’nin Kıbrıs’ı vermemesinin nedeni, yani şu an bizim orada tapusu bize ait olmasına rağmen Kıbrıs’ta söz sahibi olmamamızın nedeni 1914 yılında İngiltere bir açıklama yapıyor. “Geçmiş olsun” diyor. “Kıbrıs’ı ilhak ettim” diyor 1914’te. “Teşekkür ederim” diyor. Sen verirsen adam da işte böyle yapar. Abdülhamit bir imkan tanıyor adamlara, adamlar da Kıbrıs’ın üstüne oturuyor. “İlhak ettik” diyorlar İngiltere. Lozan Anlaşması’nda da imzalandığında kabul ettiler. “Tamam” dediler “burası İngilizlere ait” dediler. İngiltere’ye yapılan teklif çok korkunç. “Kıbrıs” diyorlar “İngiliz yönetiminde olsun, İngiltere de asker çıkartsın.” Adamlar “hay hay” diyor çıkarıyorlar. 1914 yılına da gelince Abdülhamit’ten sonra “ilhak ettik, geçmiş olsun” diyorlar. Altına basıyorlar imzayı, konu bitiyor. Güzelim Kıbrıs elden gitmiş oluyor. Sen İngiliz askerini davet edersen “İngilizler yönetsin” dersen, olacağı bu.

Kıbrıs için alınan paralar Türkiye’ye hiç gelmiyor, yani Osmanlı yönetimine hiç gelmiyor o paralar. Bank of England, İngiltere bankasına yatıyor doğrudan. Müthiş bir rakı satışı vardı. Yani devlet dış borçlarını artık rakı satışıyla ödeyecek hale gelmiş, o kadar. Yani tonlar hesabıyla rakı üretilip satılıyor. İçeride de Osmanlı gençliği uyuşmuş rakıdan, şaraptan uyuşmuşlar artık. Sonra işte bu hale geldik sonunda. Darwinizm bir yandan, rakı şarap bir yandan, kerhaneler bir yandan. Olacağı bu.

Osmanlı bedenen de çöktü o dönemde. Ruhen Darwinizm’le çökerttiler, bedenen de içkiyle çökerttiler. Fuhuş da acayip yayıldı.

Bir mehter müziği dinleyelim.

BÜLENT SEZGİN: Mehter müziğiyle devam ediyoruz.

Adnan Oktar’la Sohbetler burada sonra eriyor. Tekrar görüşmek üzere hoşça kalın.

Masaüstü Görünümü