Harun Yahya

Sohbetler (25 Eylül 2016; 17:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio

BÜLENT SEZGİN: Yayınımıza devam ediyoruz inşaAllah. Buyurun Adnan Bey, hoş geldiniz.

ADNAN OKTAR: Hoş bulduk.

Türkiye’de de, dünyada da, İslam aleminde de en büyük sorunun samimiyetsizlik olduğunu görüyorum. Müthiş bir samimiyetsizlik var. Adam Abdülhamit’i savunuyor, “Daha önce kerhane yok muydu?” diyor. Daha da kötü. “Meyhane daha önce yok muydu?” diyor. Demek ki anormal bir yapı devam etmiş. İslam alemini mahvetmişler. Daha kötü. Yani özrü kabahatinden daha kötü. Böyle savunma mı olur? “Her zaman vardı kerhane” diyor, “Her zaman vardı meyhane” diyor. Lafa bak. Kardeşim halife var, “İslam devleti değil” diyor. halife ne demek o zaman, niye halife olmuş o zaman? İslam devleti olmaz olur mu? İslam devletiydi. Nasıl İslam devleti değil? Şeyhülislam var, şeyhülislama danışılarak iş yapılıyor. Şeyhülislamdan fetva alınıyor, nasıl İslam devleti olmuyor? Belanın niye geldiğini Allah bize gösteriyor. Müthiş samimiyetsizlik var. Sen İslam halifesisin, Darwinizm’i cayır cayır bütün Osmanlı’ya yayıyorsun. İman hakikatlerini yay, Kuran mucizelerini yay. Darwinizm’le niye milletin maneviyatını tahrip ediyorsun? Darwinizm nedir? Tesadüflere dayalı olarak kainatın yaratılışını anlatan teori. Her şey tesadüfle anlatılır. Allah’ı kökten reddeden, kabul etmeyen bir sistem.

Evet dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Hocam siz her zaman belirtiyorsunuz, hedef amaç İslam’ın dünyaya yayılması olmaktansa orada İslam’ın önünü kesecek bir çalışma yapmış oluyor Darwinizm’le.

ADNAN OKTAR: Tabii kardeşim, sen İslam’ı yayacağına İslam’ı yok edecek bir çalışma yapmış oluyorsun Darwinist çalışmayla. Darwinizm’i, materyalizmi yayarsan ne olur? İslam’ı mı yaymış olursun? Materyalist düşünceyi yaymış oluyorsun. Allah inancına karşı bir fikri, felsefeyi yaymış oluyorsun. İslam aleminin başkenti İstanbul’da cayır cayır kerhaneler var. Halife başta. İslam aleminin başkenti. Baş bunu yaparsa tabi ne yapar? Başta olan insan bunu yaparsa, başkentte bunu yapıyorsun üstelik, İslam aleminin başkentinde. O devir için söylüyorum. Müthiş tahribat bu. Oturmuşlar bilmiş bilmiş bana savunma yapıyorlar. Yer yerinden oynuyor günlerden beri. Panik içinde kaçışıyorlar. Dürüst olun. Ne inkar ediyorsunuz? “Büyük bir hata yapılmış, yanlışlık yapılmış Allah affetsin, düzelteceğiz” dersin. Ne şamata yapıyorsunuz? Günlerden beri yer yerinden oynuyor panik içerisinde. Kimse bu işin üzerine gitmemiş.

Ne diyelim? Bir etiket yapalım zorlular çağında olduğumuza göre “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır’ diyor Allah. “Zorluklara karşı sevgi birliği” diyelim.

Sen İslam aleminin başkentinde rakı fabrikalarıyla donatıyorsun her yeri, şarap fabrikalarıyla donatıyorsun, kerhaneler peş peşe açılıyor, kumar oynatılıyor devlet eliyle. Milli Piyango tarzı kumar müessesi oluşturuluyor Ziraat Bankası aracılığıyla. Ve bunu yapan adamlara da madalya veriliyor. Dönem; Abdülhamit dönemi. Evliya ilan etmişler. “Sigara içmesi evliyalığına zarar verir mi?” diyorlar “Vermez” diyor, “Kerhane açmak?” “Vermez” diyor. “Meyhane açmak?” “O da vermez” diyor. “Osmanlı topraklarını vermek?” “O da zarar vermez evliyalığına” diyor. “Kıbrıs’ı vermek, Ardahan’ı vermek?” Biz olmasak bayağı bir şeyler yapacaklar demek ki yani bir reaksiyon olmasa bir şeyler yapacaklar. Toprak vermeyi gayet normal görüyor adam. “Paraya ihtiyacı vardı. Ne yapsın?” diyor. “Kars, Ardahan’ı vermiş, “Borç içindeydi Osmanlı. Ne yapacak, parayı nereden bulsun?” diyor. Vatan toprağı mı verilir borç için? “Yok” dersin Allah Allah, bu kadar basit. Yoktan yonca kopmaz yani. Olduğunda alırsın dersin. İflas etmişsin artık ne yapacak? Gırtlağına çökecek hali yok. Burada yapılacak şey, dersin “Hakikaten çok büyük bir hata yapılmış, burası koskoca İslam imparatorluğu, İslam devleti olan bir yapı. Başta halife var” halife, Müslüman halifesi. Müslümanlar biat etmişler ona, halife yani. “İslam aleminin başkenti, biz güzel örnek olmalıyız. Buralarda kerhane, meyhane böyle şeyler olmaz. Bunların hepsini kaldırttıralım. Kumar da olmaz, piyango tarzı şey bunları da kaldırtalım. Darwinist, materyalist eğitimi de tamamen kaldıralım. Bunların yerine iman hakikatlerine, Kuran mucizelerine dayalı bir çalışma yapalım. Çünkü içki, bira, rakı, şarap insanlarda muazzam tahribat yapar. Osmanlı genetik olarak da bozuldu o dönemde. Bedenen de çöktüler. Diyor “Sırf Hristiyanlar.” Hristiyan insan değil mi? Ayrıca meyhaneye girenlere nüfus cüzdanı mı soruyorlardı? Herkes gelip içiyordu. Niye dürüst olmuyorsunuz? Rakı satılırken adamlara nüfus cüzdanı mı soruyorlardı? Kim gitse veriyor rakı, satılıyor açık açık satılıyor. Bakkalda dükkanda her yerde rakı satışı var. Zaten bira satışının reklamlarında, ‘su içmeyin bira için’ diyor. Sırf Hristiyanlar gelsin demiyor bak. Bizi yanlış bilgilendiriyorlar. Halkın bilgisinin eksik olduğunu düşünüp dürüst olmayan bir açıklama yapıyorlar. Sadece diyor Hristiyanlara; dürüst konuş. Hristiyanlara değil bir avuç Hıristiyan var. Milyonlarca litre şarap üretiliyor, milyonlarca litre rakı üretiliyor, bira üretiliyor. Çok az sayıda da ehli kitap insanlar var ayrıca onlar da gece gündüz içmiyorlar. Ehli kitap çok nadir içer. Onlar ibadet olarak kilisede küçük bir kadeh içerisinde Hz. İsa (as)’nın kanı olarak kabul ederler haşa onu içerler o kadar. Ama burada zom oluncaya kadar içecek şekilde içki üretimi var. Ve hiç kimseye de sormuyorlar sen Hristiyan mısın, Müslüman mısın diye. Nerede görülmüş böyle bir şey? Bütün bakkallarda rakı şarap satışı var, bira satışı var. Ne o zaman ne bu zaman hiçbir şekilde sen Müslüman mısın, Hıristiyan mısın diye sorgu sual olmadı. Doğru konuşmuyorlar dürüst konuşmuyorlar.

GÜLŞAH GÜÇYETMEZ: A içkisi diye satılıyor teşvik ediyorlar diye söylemiştiniz.

ADNAN OKTAR: Bütün sokaklar Osmanlı döneminde rakı, şarap, bira reklamlarıyla dolu. Şifadır diyor. “İçmiyor” hepsi içiyor nasıl içmiyor yani? Müthiş bir sigara salgını var. Sigara teşvik ediliyor Abdülhamit bizzat birini yakıyor birini söndürüyor. Osmanlı'da aslan gibi delikanlılar bir elinde şarap şişesi bir elinde sigara mahvoldular. Balık baştan bozulur değil mi? Baş böyle yaparsa ona tabi olanlar ne olur? Bunun savunulacak bir yönü var mı? Burada hata yapılmış dersin Allah affetsin, doğrusunu yapalım dersin. İçki haramdır her türlü alkollü içki. Sigara da haramdır. Vücudu tahrip eden kansere sebep olan vücudun bütün fonksiyonlarını izale eden çok zararlı bir madde. Gençler sokağa çıkıyor fosur fosur sigara içiyorlar yazık günah değil mi? Genç kızlar falan herkes çıkıyor. Bitkin bitap oluyorlar hepsi. Adam ‘sigara içmesi evliyalığına zarar getirmez.’ Evliyalık hükmünü kim verdi bir kere onun kaynağını bulamadık. Yani vahiy gerekir bunun için. Evliya olduğuna kimin karar verdiğini onu bilmiyoruz Abdülhamit’in. De ‘Osmanlı sultanıydı günahı da var da sevabı da vardı insandı Allah günahlarını affetsin’ de doğru konuş. Evliyaydı işte hanlar hanı sultanıydı böyle bir şey yok. Osmanlı halifesi ama günahı da var sevabı da var bir insan, abartmaya gerek yok. Gençlere örnek olacak bir yönü yok adamın. Gençlere örnek gösterilecek bir yönü yok. Örnek göstermeye kalkmayın. Örnek gösterirsen adam gider rakı içer, şarap içer efendim sigara içer, Darwinist olur Darwinizm propagandasını yapar. Bizi bambaşka bir şey zannetmiş bunlar benim anladığım. Tatlı tatlı ikna ettiklerini zannediyorlar. Çarkı da bayağı güzel döndürmüşler benim gördüğüm çaktırmadan. Panik oldular bu sefer arı kovanına çomak sokmuş gibi oldu. Bak günlerden beri yer yerinden oynuyor. Dürüst olsanıza kardeşim. İçki de içiyor sigara içiyor Abdülhamit. Darwinist, Darwinist propaganda yapanlara madalya veriyor. Her yeri Darwinist yapmış. Ondan sonra da devam ediyor yani kesintisiz Darwinist eğitim devam ediyor şu ana kadar devam etmiş. Kendisinden sonra da Darwinist propaganda devam ettiğine dair kitapları yayınladık gördünüz. Darwinist o devirdeki kitapları gösterdik sonraki dönemi de gösterdik bir iki tane. Bu diyor sonraki dönemde Abdülhamit’ten önceki dönem değil bu diyor sonraki dönem diyor. Ne kadar samimiyetsiz izah. O dönemde yüzlerce Darwinist kitap basıldı ve yüzbinlerce nüshası Osmanlı'ya dağıtıldı. Bizim anlattığımız bu, o gösterilen ondan sonra da devam etti anlamında biz gösteriyoruz. Öbürü de diyor rom içerdi şekerden yapardı. Ya kardeşim alkol oranı yüzde 70’e varıyor romun, insanın ciğerlerini parçalar. Rom o kadar sert alkollü bir içki ki. Tahribatı o kadar şiddetli ki. Allah vermesin bir süre kullanılsa mesela adam yarım litre falan içse komaya girer. Bayağı tehlikeli bir madde. Bakayım.

VTR: Osman Ertuğrul-Abdülhamit’in Torunu Anlatıyor

ADNAN OKTAR: Hadi şarap hara şarabı niye imal ettiriyorsun? O zaman milyonlarca litre şarap üretecek şekilde fabrikalar kuruyorsun? Ehli kitaba yazık değil mi? Ayrıca Osmanlı'ya yazık değil mi? Yurt içinde de cayır cayır şarap satılıyordu. Hiç kimseye sormuyorlar dı sen Müslüman mısın? Hristiyan mısın? Selamünaleyküm merhaba diyene şarap satılıyordu.

BÜLENT SEZGİN: Saraya da şarap girişi var demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Saraydaki şarap kullanımına ait defterlere baktığımızda zaten felaket. Porto şarapları, kırmızı şarap, beyaz şarap her çeşidi. Rom yani bütün içki çeşitleri ve kullanılan miktarı yazıyor defterde mevcut. Kıbrıs'tan özel şarap getirtiliyor. Öbürleri de yapıyordu diyor ya kardeşim suç daha da beter bir durum var, bu daha büyük bir felaket. Yapmayın etmeyin Allah o yüzden başımıza bela veriyor, felaket veriyor Allah esirgesin. Aklınızı başınıza alın. Yanlış yapmış bunu övmeyin savunmayın. Savunulacak bir yönü yok. Böyle harama girildiğinde Allah bela verir, felaket verir yapmayın etmeyin. Osmanlı’yı Allah yıkmış işte bu yüzden yıkıyor. Bir avuç toprak kaldı geriye onu da mı elimizden aldıracaksınız? Yani belayı celbeder böyle şeyler yapmayın. Bizim anlattığımız… Ne hakaret edeceğim ben? Bilimsel, doğru olan belgelere dayalı açıklamalar yapıyorum. Abdülhamit Müslüman insan günahkar olabilir ama Müslüman. Günahsız insan yok ki, her insan günah işler. Tövbe istiğfar eder ama bunu meşru legal hale getirmenin alemi yok. Bu bir hatadır yanlıştır günahtır harama girilmiştir bir daha yapılmaması gerekiyor konu bu. Yani örnek göstermeyin adamı. Örnek alınacak bir yönü yok. Hanlar hanı bilmem ne kardeşim han olabilir ama evliya iddian acayip. Kerhane açarak meyhane açarak evliya olunmaz veyahut açtırtarak vesile olarak veya teşvik ederek. Veyahut göz yumarak bunlar olmaz, bunlar haramdır. Sen halife insansın durdur yaptırtma böyle şeyler. Zaten senden müsaade almadan yapmıyorlar senden müsaade alıp yapıyorlar. Sen de gidip madalya veriyorsun adamlara üstüne üstlük. Günah olan bu.

Cenab-ı Allah sabır etmemizi istiyor. Fakat Cenab-ı Allah affedici. Yani bunca felakete rağmen bizi helak etmemesi Allah’ın bir lütfu. Yani bu inanılır gibi değil. Bir de koskoca adamlar oturmuş savunuyor. Bir de savunmaya da benzemiyor. Yok, “seni mahkemeye vereceğiz.” Kardeşim, mahkemeye verirsen o kerhanelere ait bütün belgeleri mahkemeyi sunarız. Meyhanelere ait bütün belgeleri sunarız. Yüzlerce, binlerce belge sunarız. Tarihi bütün kayıtları sunarız. Mahkeme de bir karar verir. Karar da Yargıtay’da kesinleşir, biz onu kitap haline getiririz. Belgesel muhteşem bir eser olur. Neyine dava açmaya kalkıyorsun? Hakaret etmiyorum ki ben. Abdülhamit’e ben Müslüman olarak saygı duyarım. Hakaret edene de gereken tavrı gösteriyorum. Ahlaka uygun bir hareket değildir hakaret edilmesi, çirkin bir tavırdır. Ama bu gerçeklerin gizlenmesi de ayrı bir çirkinliktir. Bir de dil dalaşıyla biz olaya girmiyoruz. Ben neyse tarihte geçen kaynaklar onu gösteriyorum. Darwinizm’le ilgili muazzam propaganda yapmış adam, yani yüz binlerce kitap kardeşim. Bütün Osmanlı’ya dağıtıyor. Zoruna ne oldu be adam? Zoruna ne oldu yani? Darwinizm ne demek? “Tesadüfen yaratıldı” diyorsun. “Tesadüfler sonucu” Darwinizm’in anlattığı bu.

Tabii burada en vahim olan Darwinizm, Darwinist eğitim. Halen de devam ediyor. Güneydoğu’da bu PKK hareketinin kökeninde Darwinizm yatıyor. Darwinist, materyalist eğitilmezse bunlar, iman hakikatleriyle, Kuran mucizeleriyle yetiştirilirse böyle olmaz bu adamlar. Yani çünkü eğitimle elde ediyorlar. Abdullah Öcalan da “Ben Allah’a, dine inanıyordum. Namazlarımı kılıyordum. Liseye geldim. Darwinist eğitim aldım. Darwin’in fikirlerini öğrenince lisede dinimi, imanımı kaybettim. Allah’a inanmıyorum artık” diyor. Diğer solcuların da bütün ifadelerinde hep “Lisede dinimi, imanımı kaybettim” diyorlar. Yani bu hale getirmen bir alemi yok milleti. Çaktırmadan, el altından bir sistem gidiyor. Bir yanlışlık var. Bir bozukluk var.

Bir de Kuran’a bina ediyorlar. “Kuran’da zaten Darwinizm var” diyorlar. Kuran’da Allah’ın inkarı olur mu? Allah “Ben tesadüflerle kainatı yarattım” der mi? “Tesadüfen siz oldunuz” der mi? “Ben melekleri yarattım” diyor Allah. Melekler evrimle olmadığına göre, “cinleri yarattım” diyor. Cinler evrimle mi oluyor? Huriler var, gılmanlar var, vildanlar var. Bunlar nasıl oluyor? Allah’ın yaratmasıyla oluyor. Ayrıca Allah örnek de gösteriyor. “Bunun üzerine asasını bıraktı, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir yılan oldu” (Şuara Suresi, 32) diyor. İsa Mesih “İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluyordu.” (Maide Suresi, 110) diyor. Bildiğin kuş, onun nesli de devam ediyor şu an o kuşun. Derhal oluş var. Sen ne diyorsun? “Tamamen tesadüfler. Çamurlu su vardır” diyor. “Çamurlu suda sıcak vardı, kimyasal maddeler vardı. Orada aminoasitler oldu tesadüfen. Sonra aminoasitler tesadüfen birleşti protein oldu” diyor. Bir kere proteinin tesadüfen olması bilimsel olarak imkansız. Bütün bilim adamları kabul ediyor yani mümkün değil, teknik olarak sıfır ihtimaldir. Hiçbir şekilde olmaz. Sonra da diyor ki “o proteinler bir araya geldi, gruplaştılar. Mesela sağ elli, sol elli proteinler var. Orada da bir düzen oldu” diyor. Yani “Milyonlarca mucize meydana geldi” diyor. “Tesadüfler sonucu canlı hücre oluştu” diyor. “Sonra o çoğaldı solucan oldu ama milyarlarca, trilyonlarca bozuk bedenler oluştu arada” diyor. “Yani bozuk hücreler oluştu. Bir tanesi onlardan sağlam kaldı oradan gelişti. Ondan sonra bir başkası.” Allah’ın böyle yarattığını söylüyor adam. Sen burada zaten direkt Darwinizm’i anlatıyorsun. Sen bizimle alay mı ediyorsun? Doğrudan tesadüflerle anlatıyorsun sen zaten. Allah’ın yaratmasında ani yaratma ve keskin yaratma var, düzgün yaratma var, mükemmel yaratma var. Böyle bir şey yok.

Doğada iki yüzün üzerinde aminoasit var -ki aminoasit oluşması da çok zor- bu aminoasitlerden yirmi aminoasit protein yapımına uygun. Bu yirmisi bir araya gelecek, mümkün değil zaten yirmisinin bir araya gelmesi bilimsel olarak imkansız. Belli bir dizilimle yan yana gelmesi gerekiyor. Mutlaka sol elli olması gerekiyor. Yalnızca peptid bağlarıyla bağlanıyor, ayrıca peptid bağı gerekiyor. Sonra da bir protein oluyor. Kardeşim ben sana getireyim protein tozu satılıyor. Varillere dolduralım her zaman söylüyorum. Babadan oğula bekleyin. Trilyonlarca sene dünyanın ömrü olsa o varilden, sulandır onu ne deve çıkar, ne domates, ne biber, ne insan, ne fil, ne zürafa, hiçbir şey çıkmaz onun içinden. Tesadüfen olmayacağı belli. Kuran’ı, bir de Kuran’ı da bu yanlışlığın içine sokmaya çalışıyorlar. Kuran’da Allah cennet eşyalarından bahsediyor, orada yastıklardan, bağlardan, bahçelerden bahsediyor. Muazzam saraylardan, gökte oluşan güzel evlerden bahsediyor. Bunlar evrimle mi oluşuyor? Belli ki Allah yaratıyor. Samimiyetsizlik diz boyu yani.

Milleti bir kafalama sistemi kurmuşlar İslam aleminde. Bu kafalama sistemi tıkır tıkır işliyor. Bu kafalama sisteminin de başlarına adamlar koymuşlar çeşitli, yani özel kafalama ustaları var. Tıkır tıkır götürüyorlar idi. Ama müsaade etmiyoruz, yani şu anki yaygaranın sebebi bu. Kafalamaya müsaade etmeyişimiz. Yok, “asarız, keseriz, hapsederiz, biçeriz.” Elinden geleni ardına koymazsan namertsin. Ne bekliyorsun öyle bir şey yapabileceksen varsa öyle bir marifetin? Habire şamata.

Abdülhamit döneminde basılan Darwinist kitapların resimlerini göster.

KARTAL GÖKTAN: Sahte çizimleriyle ünlü evrimci Ernst Haeckel’in kitabının tercümesi Vahdet-i Mevcut, Tabiat Aleminin Dini.

ADNAN OKTAR: Yani Allah’ı, dini inkar eden bir kitap Darwinist, materyalist. Abdülhamit devrinde basılıyor.

KARTAL GÖKTAN: Çevirenler Baha Tevfik ve Ahmet Nebil.

ADNAN OKTAR: Bir de işin acı yanı devlet matbaasında basılıyor. Bir de bunu basanlara madalya veriyor Abdülhamit.

KARTAL GÖKTAN: Hoca Tahsin Efendi’nin Tarih-i Tekvin Yahud Hilkad, Varoluş Tarihi veya Yaratılış isimli kitabı, ilk baskısı Abdülhamit döneminde 1893’te yapıldı. Abdülhamit döneminin en ünlü Arapça evrimci dergilerinden El Muktataf. Mısır Kahire’de yayınlanmaya başlayan evrimci Ed Dia Dergisi, evrimci Ed Tabip Dergisi, Hüseyin El Cisri’nin kitabı Hamidiyye Risalesi. Doktor Bişara Zalzal’ın çıkardığı El Beyan Dergisi’nin kapağı. Şemseddin Sami’nin 1878 yılında yazdığı Evrimci İnsan kitabı. Evrimci yazılara yer veren El İrfan Dergisi.

ADNAN OKTAR: Bu bir kısmı, çok küçük bir kısmı, çaka çaka dolu zaten kütüphaneler. Ben çocukluğumda duyardım. “Şöyledir, böyledir Abdülhamit” diye. Ben bu olayları bilmiyordum, daha yeni öğrendim. Nasıl paniklediler? Yer yerinden oynuyor yani. Çünkü gayet güzel gittiğini zannediyor sistemin. Güzel gittiği yok. Durdurmaya çalıyoruz bu garip gidişatı.

Önümüzdeki günler güzel. Yani şöyle güzel, tabii çok zorlu ve büyük olaylar olacak bunu göreceksiniz. Yani yıllar güzel, yoksa bu yıl da, önümüzdeki yıl da tabii çok fazla büyük olayların olacağı yıllar. Yani kimsenin paniklemesine tedirgin olmasına falan gerek yok. Olacak olan olur zaten ama sonu hayırla bitecek. Cenab-ı Allah burayı imtihan yeri olarak yaratmış. Yoksa milletin çekiyle, senediyle, bilmem nesiyle uğraşacağı bir yer değil.

Bugün değerli sanatçımız Neşet Ertaş’ın vefatının dördüncü seneyi devriyesi. Kendisine Allah’tan rahmet, sevenlerine de uzun ömür ve sabrı cemil niyaz ediyoruz Cenab-ı Allah’tan.

“Değerli Hocam, her konudaki teşhisinize gönülden güveniyorum ama Baş Sultan İmparatoriçemizin dansından sonra bir kere daha kesin kanaatim geldi. Cennet kızı gibi maşaAllah, çok güzel” diyor. Ama hakikaten şeker biraz fazla tatlı hakikaten.

Sultan Abdülhamit’in torunu Osman Efendi, Abdülhamit’in porto şarabı içtiğini anlatıyor. Osmanlı’nın masraf defteri arşivinde var. Bu defterde Dolmabahçe Sarayı’nda hangi cins şaraplar giriyor görülebiliyor bu, yani isteyen bunu inceleyebilir. İmparatorluğun şarap ihracatı tam üç yüz kırk milyon litre. Yani üç yüz kırk milyon insana yetecek kadar şarap üretiliyor. Üç yüz kırk milyon litre şarap. Bomonti Birahanesi’nde yılda yedi milyon litre bira üretiliyor. Zamanla üretim on milyon litreye kadar çıkmış. Osmanlı’da piyango Abdülhamit döneminde başlıyor. Böylelikle Ziraat Bankası piyangosu 1906-1908 tarihleri arasında çok sayıda çekiliş yapmış ama Abdülhamit döneminde başlamış.

Bak, Abdullah Öcalan diyor ki; “Lise dönemlerinde namazında, niyazında dindar bir gençtim” diyor. “Fakat liseye başlayınca büyük felsefik bunalım yaşadım” diyor. “Darwinist eğitim aldım” diyor. “Sonra Allah’la savaş verdim” diyor haşa. “Bu savaştan başarıyla çıktıktan sonra yarı tanrı oldum” diyor. İşte “Lord” diyorlar birbirlerine İngiliz derin devleti mensupları da birbirlerine “Lord” diyorlar. Yani Allah olduklarına inanıyorlar. Neyle elde ediliyormuş bu? Darwinizm’le elde ediliyor. Hani Darwinizm Kuran’da vardı? Bak, adam Darwinizm’i okuyunca Allahsız, Kitapsız oluyor, dini imanı terk ediyor. Bir de bize tatlı tatlı kafalama yaptıklarını zannediyorlar Kuran’da var diye. Kuran’da öyle bir şey yok. Kuran’da Allah’ı inkar eden bir sistem olur mu? Allah ani yaratır. “Ben “Ol” derim, olur” diyor. Veya Hz. Musa (as)’ın asasını bak, bir gün televizyonda konuşmadılar. Kardeşim, madem “evrimle oluyor” diyorsunuz, bir kişi de demiyor ki “Hz. Musa (as) asayı attı anında yılana döndü. Bu nasıl oldu? Anlatın bakalım evrimle mi oldu?” Demiyorlar. Hz. İsa (as) çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıyor, üfürüyor. Pır kuş uçuyor. “Bu nasıl evrimle mi oldu? Nasıl oldu?” diyemiyorlar. İşlerine gelmiyor. Tek kelime soramıyorlar. Hep demagoji tarzında, lafı geçiştirme tarzında.

Bize daha hala yani Mustafa Armağan, “Kıbrıs’ı satma diye bir olay yok.” Kardeşim, Kıbrıs’ı verdiyse ha sat, at, kat ne fark eder yani? Vermiş işte. Bedava verdin o zaman. Vermişsin. Yani ne uzatıyorsun? “Para karşılığı mı, bedava mı?” diyor. Bedava vermiş o zaman. “Yeşilköy’e kadar gelen Rus Ordusu var” Kim getirtiyor? İngiliz derin devleti getirtiyor. “Abdülhamit rica minnet durdurmuş.” Osmanlı Sultanı koskoca ordu, dünyanın en büyük ordusu elinde rica minnet ne? Direkt tepelersin Allah’ın izniyle. Hayır, kalırsan gazi olursun, ölürsen şehit olursun. Ne derdine düşüyorsun? Ölme zaten olmaz da yani şehit olursun. İngiltere’den yardım istiyor. Geri çevriliyor. Meclis tatile sokuluyor. İngilizler, “Ruslar buradan gitmesini istiyorsan biz yardıma hazırız” diyorlar. “O zaman Kıbrıs’ı vereyim” diyor. Şu iş mi? Lozan Antlaşması’yla da kökünden meseleyi hallettiler. Zaten İngiliz derin devletinin yönettiği bir antlaşmaydı Lozan Antlaşması. Yani bütün maddelerini İngiliz derin devleti hazırladı. Çaktılar imzayı, konu bitti. Her yeri verdiler. Musul, Kerkük, şura, bura falan, bir avuç toprak kaldı elimizde.

Kıbrıs’ı da İngilizler “biz dediler el koyduk Kıbrıs’a hadi bakalım” dediler. Sen oraya İngiliz askerini getirttirirsen, İngiliz idaresini kabul edersen adam da gider çöreklenir oturur üstüne. “Kıbrıs’ın vergisini biz aldık” diyor. Kime verdin? Götürdün? Cayır cayır yine İngilizlere verdin, aldığın vergiyi ne yaptın? Hayır versen ne olur Kıbrıs elden gittikten sonra, vergi alsan ne olur? Birde ben demagoji istemiyorum, pratik önemli yok öyle muhareyi bilmem ne, bilmem ne. Ya kardeşim pratikte Kıbrıs bizim elimizden gitmiş mi, gitmemiş mi? Gitmiş bu kadar basit. Adam kendi döneminde Kıbrıs’ta Osmanlı askeri mi bulundurmuş, İngiliz askeri mi bulundurmuş? İngiliz askeri bulundurmuş. Bunun lamı cimi yok, gitmiş işte vermiş. Ne lafı uzatıyorsunuz? Kıbrıs adaya İngiliz askeri çıktığına göre, İngiliz yönetimi başladığına göre Abdülhamit döneminde İngilizlere vermişsin, yok bedava mı vermiş, parayla mı vermiş muhareyi bilmem ne kardeşim bize demagoji yapmayın. Kıbrıs verilmiş, Kars, Ardahan her yer verilmiş. Osmanlı toprakları verilmiş. İşte şundan bundan biz sebeplerini sormuyoruz kardeşim, pratikte verdin mi, vermedin mi? Vermişsin bitti. Bizi bunaltmaya gerek yok, lafı demagojiyle ben uğraşacak durumum yok. Şöyle mi, böyle mi? Ben baktığımda Kıbrıs yok. Osmanlı toprakları yok, pratiğe bakarım ben. Ne şekilde olduğu beni ilgilendirmez. Bütün her yere Osmanlı devrin Darwinist kitapları yayılmış mı? İşte şöyle oldu, böyle oldu, kardeşim bırak demagojiyi her yere dağıtmışsın. Osmanlı’nın dinine, imanına büyük zarar vermiş misiniz? Vermişsiniz. Şarap fabrikaları cayır cayır çalışıyor mu? Çalışıyor. Rakı fabrikaları çalışıyor mu? Kerhaneler açık mı? “Daha önce de vardı” diyor. Kardeşim bu savunma mı? Böyle münasebetsiz bir savunma olur mu? Bu nasıl bir laf? “Daha önce de vardı.” Daha kötü, daha kötü ona göz yumduysa daha da kötü.

BÜLENT SEZGİN: Hiç savaşmadan veriyor toprakları.          

ADNAN OKTAR: Tabii savaşmadan veriyor. Kardeşim insan şehit olur, al senin olsun. Savaşmadan toprak vermek nasıl oluyor?

BÜLENT SEZGİN: Atatürk örneğini veriyorsunuz Hocam.

ADNAN OKTAR: Olur mu öyle şey? Bize karmakarışık laflar etmişler, işte şunlar bunlar. Pratik önemli ve netice önemlidir. Kıbrıs için “parayı alıyorduk” diyor. Parayı alıyordun doğru, nereye yatırıyordun? Bank of England yatırdığın yer. Onu niye söylemiyorsun? Çatır çatır “parayı alıyorduk” diyor vergi. Alıyordun ama tıpış tıpış gidip İngiliz bankasına yatırıyordun. Bunu niye söylemiyorsun? Kırım Savaşı için bize tazminat vermeniz gerekiyordu İngilizler, adamlar alkollü ayakta duramıyorlar “tamam baba verelim” diyor. “Aldık” diyor “parayı.”  Tamam alıyorsun bavulla topluyorsun parayı doğru, götürüp Bank of England’a yatırıyorsun İngiliz bankasına. Bize demagojiyle böyle bir vakit kaybettirmek istiyorlar. Biz demagoji istemiyoruz.

BÜLENT SEZGİN: Siz anlatmıştınız, İngiltere’ye yeni gemi yapımı için para veriyorlar. İngiltere “vermeyeceğim” diyor yine de.

ADNAN OKTAR: Kardeşim demagoji üstüne demagoji, boş yere vaktimizi alacak adamlar. “Gel konuşalım” diyor. Seninle on gün konuşsak senin demagojinle baş olmaz, boş konuşuyorsun. Pratik önemli, Kıbrıs verilmiş, verilmiş mi? Verilmiş bitti. Kimin zamanında? Abdülhamit döneminde bitti. Neyini konuşuyorsun? Kars, Ardahan ve bütün Osmanlı toprakları verilmiş. İşte şundandı, bundandı, bilmem ne, kerhaneye de açıklama getiriyor. Diyor ki; “Kerhane olmasa fuhuş daha beter yayılırdı, ne yapsınlar adamlar, kerhaneyle fuhşu durdurmaya çalıştılar” diyor. Bak münasebetsizliğe bak. Ben buna cevap dahi vermem. Ne kadar çirkin bir açıklama şekli.

BÜLENT SEZGİN: Müslüman kadınları çalıştırıyor orada, vesika veriyorlar.

ADNAN OKTAR: Kardeşim binlerce Müslüman evladı orda genç kızlar kerhanelerde çalışıyor, vesika veriyorlar resmi vesika. Devir Abdülhamit dönemi. Bunun açıklaması var mı? “Kıbrıs’ı satma diye bir şey yok” diyor. Kardeşim niye sözlerinin üstünde duruyorsun? Bak bedava da vermiş olabilirsin, parayla da vermiş olabilirsin, altın karşılığı da vermiş olabilirsin, keyif için de vermiş olabilirsin, korktuğun için vermiş olabilirsin Kıbrıs’ı vermişsin sen olay bu. “Yok” diyor “parayla vermedi” diyor. Allah Allah vermişsin işte. Ne uzatıyorsun? Bedava vermişsin o zaman. Habire demagoji başka bildikleri yok.

Abdülhamit döneminde mesela denizaltılar yapılıyor Haliç’ten hiç çıkarılmıyor çürütülüyor. Oturmuş bize kafalama yapıyorlar. “Abdülhamit döneminde denizaltılar yapıldı” diyor övünüyor bu Mustafa Armağan. Doğru. Nerde denizaltı? Haliç’te. Nasıl? Hapsedilmiş vaziyette, sonra çürüyor.  O kısmı anlatmıyor. Mustafa Armağan bize yine kafalama yapıyor. Diyor ki; “Abdülhamit, karacı olduğunu biliyoruz” diyor. “Donanmaya ihtiyaç duymuyordu” diyor. Donanmaya ihtiyaç duymadı, ne oldu? Mısır, Tunus, Girit, Kıbrıs hepsi gitti. Donanmaya önem vermeyince işte bu. Birde karacıysa 93 Harbi’ni Tuna Nehri’nde Rus ordusunu durduramadı, adamlar bastı geldi kaybettik, hani karacıydın? Abdülhamit’ten iki yıl sonra Trablusgarp Savaşı’nda donanmayı tamamen dağıttığı için Abdülhamit çürüttüğü için İtalyanlar Rodos dahil On İki Ada’yı çok kolay işgal ettiler. Atatürk dahil gönüllü savaşmaya giden askerler kara yoluyla ancak aylar sonra Libya’ya ulaşabildiler, aylar sonra donanma yok çünkü. Bunlardan bahsetmiyor, halkın karşısına çıkıp milleti bir şekilde ikna edeceklerini zannediyorlar.

1897’de Osmanlı, Yunan savaşı öncesinde halkı heyecanlandırmak için gösteri amaçlı Mesudiye zırhlısını çıkarıyorlar Haliç’ten, çürütmüşler ama zırhlının sekiz kazanından üçü infilak ediyor çürüdüğü için, sacları falan her şeyi çürümüş. Bak donanmayı ne hale getirmiş? Yine donanmadan Hamidiye’nin makine dairesi infilak ediyor o da suyla doluyor. Bunlar hep böyle halkı bu şekilde ikna etmişler ve felaket hep gizlenmiş.

Bu tip olaylar insanların imtihanı için gerekiyor. Mesela hakikaten Abdülhamit dönemi oluyor, ondan sonraki dönemler oluyor mesela bir mucizedir açık açık Osmanlı topraklarında başta halife varken, İslam hakimken kerhaneler açılması, meyhaneler açılması, Darwinist propaganda yapılması İngiliz derin devletinin gücünü gösteriyor, deccaliyetin gücünü gösteriyor. Deccaliyetin nasıl Osmanlı’nın içine damarlarına kadar girdiğini gösteriyor. Abdülhamit buna güç yetirememiş olay bu, deccala güç yetirememiş, direnememiş. Deccaliyet sistemli olarak ilerlemiş. Deccaliyet elden ele geçen bir sistem yani bir deccal diğer deccale bırakır emaneti, öbürü ona bırakır, öbürü ona bırakır şu an bir moruğa bıraktılar, yaşlı bir İngiliz bir gözü sakat bir İngiliz’e bıraktılar son o, onunla bitecek. Adam manyetizma biliyor, sihir biliyor birçok özellik taşıyan bir mahluk öyle diyelim. Şu an İngiliz derin devletini yönetenlerin başında o var, elden ele şu ana kadar gelmiş. Nemrut’tan, Firavun’a, Firavun’dan işte Sezar’a devam ediyor.

Evet dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Yeni Şafak’a röportaj veren ve açıklamaları CNN Türk’teki tüm haber saatlerinde yayınlanan emekli Albay Hasan Atilla Uğur, İngiltere’nin çok daha kanlı bir darbe hazırlığında olduğunu belirterek şunları söyledi; “Aldığım bilgiye göre İngilizler iki buçuk aydır Güneydoğu’daki bütün aşiretlerin ayağına gidiyor, özellikle etkin aşiretlere. Bunlarla pazarlıklar yapıyorlar, bu aşiretlerin trilyonlarca liralık borçlarını ödediler. Konsolosun aşiretler içinde ne işi var? PKK yol kontrolü yaparken bunların araçlarını buyurun deyip bırakıyor. Acaba neden?” Diye sordu. Ayrıca İngiltere’nin gerekirse Türkiye’deki vatandaşlarını korumak için Kıbrıs’a asker yığdığını hatırlatarak “İngiltere hazırlık yapıyor, ikinci kalkışma işgal olarak gerçekleşecek” dedi.     

ADNAN OKTAR: Bunu yayınlayan kişinin resmini görebiliyor muyuz?

KARTAL GÖKTAN: Evet.

ADNAN OKTAR: Bu kişi hakkında kısa bilgi ver.

KARTAL GÖKTAN: Emekli Albay Hasan Atilla Uğur.

ADNAN OKTAR: Evet, doğru söylüyor paşamız, komutanımız. Paşa derken Albay ama ben onu paşa olarak kabul ediyorum, öyle diyelim. Doğru söylüyor akılcı konuşmuş, tehlike bütün şiddetiyle devam ediyor.

BÜLENT SEZGİN: Konuşmasının devamı vardı.       

ADNAN OKTAR: Evet.

BÜLENT SEZGİN: Albay Hasan Atilla Uğur, konuşmasının devamında Rakka’ya operasyonun Türkiye’ye bir tuzak olduğunu belirterek şunları söyledi; “El Bab’ı mutlaka biz almalıyız ancak Amerika’nın teklif ettiği Rakka operasyonu bir tuzaktır. Rakka iki yüz elli kilometre aşağıda, savaşı lojistik kazanır. İkmalimiz lojistiğimiz yoksa orda boğuluruz. Esas bizim için bataklık Rakka’dır” dedi. 

ADNAN OKTAR: Tabii askeri kurmay kafayla bakıyor demek ki Hoca, doğru söylüyor olabilir, bizim IŞİD’le işimiz yok, IŞİD bizi ilgilendirmez doğrudan biz PKK’yla muhatap olmalıyız. PKK orda yığılmış duruyor, iki yüz elli kilometre aşağıda gidip IŞİD’li arıyorsun bunun bir mantığı yok, buna hiç kimse bir açıklık getiremez. İt sürüsü gibi PKK doluşmuş dokuz yüz kilometre sınırımıza, dört yüz kilometre eninde, alanda domuz sürüsü gibi her yerde silahlı olarak tanksavarlarıyla, uçaksavarlarıyla doluşmuşlar, sen onları yok hükmünde görüp iki yüz elli kilometre, üç yüz kilometre aşağıda IŞİD’li aramaya kalkarsan bir acayip olur bu.

EBRU ALTAN: O mantıkla dünyanın uzak köşelerinde de terör gruplarına müdahale etmesi gerekir Türkiye’nin demiştiniz.      

ADNAN OKTAR: Evet. Eğer varsa öyle bir durum o zaman el Kaide’ye de, Taliban’a da, IŞİD’e de o haram örgütüne de hepsine müdahale etmemiz gerekir. Türkiye’den üç yüz, dört yüz kilometre uzakta olan adamlarla bizim muhatap olmamıza gerek yok. Sınırımıza sıfır noktada PKK, bizim onlarla muhatap olmamız, tankımız, topumuz onlara yönelmesi, onları tehdit etmesi lazım.

YASEMİN AYŞE KİRİŞ: Zaten Türkiye’ye geldi savaşmadılar geri çekildiler dediniz.      

ADNAN OKTAR: Tabii ki.

Kıbrıs’ı İngiliz askeriyle doldukları dönemde yani Osmanlı buyurun gelsin dedi, İngiliz askerleri doluştular Kıbrıs’a işgal ettiler Kıbrıs’ı o zaman İngiliz gazeteleri bayram yapmıştı, o bayramın sevincini ifade eden resimlerden bir tanesi. Kıbrıs’ın işgaline ait İngiliz bayrağı çekiliyor her yere Kıbrıs’ta, Abdülhamit davet ediyor oraya da adamlar doluyor. Lozan’da da son noktayı koydular, konuyu bitirdiler. İngiliz askeri dolduktan sonra geri zaten bir şey kalmamış ki. Sadece adı konulması gerekiyor.

İşte dünya böyle. Görüşmek zor oluyor, sonra gidip uyumak gerekiyor sabaha kadar. Halbuki cennette öyle bir olay yok. Uyuma derdi de yok, istediğin kadar bol vakit, istediğin kadar görüş.

Evet dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Boris Johnson, beraberinde bir heyetle, 15 Temmuz günü yaşanan darbe girişimi sonrasında, Birleşik Krallık hükümetinin Türkiye ile dayanışmasını göstermek üzere yarın Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştireceğini duyurdu.

ADNAN OKTAR: Ortalık bayağı hızlanmış, bir yandan Chatham House’a çağırıyorlar bir yandan Tayyip Hoca ile ekipleri görüştürdüler. Bir yandan orada özel görüşme yaptılar. Şimdi kendileri geliyor. Lafı uzatmasınlar. Derin devleti istemiyoruz. İngiliz derin devletinin yaptığı pislik, yüzyıllardan beri yaptığı pisliğin artık bitmesini istiyoruz. İnsanlığı rahat bırakacaklar. Zaten kıyamet yakın, rezillik yapmasınlar, güzel bir İslam anlayışı, sevgi dostluk kardeşlik hakim olsun. İnsanlar bir huzur içinde yaşasınlar. İsa Mesih (as)’i bir görelim, İmam Mehdi (as)’yi görelim, Allah çokça anılsın, din Allah’ın olsun her yerde, İslam son kere dünyaya hakim olsun, konu zaten bitiyor başka da yok. Arkasından kıyamet. Artık geriye doğru sayma başladı şu an. Onun için derin devletin yaptığı densizliklerin bir anlamı yok. En fazla diyebilir ki “Bize Hızır (as) söylüyor onun için yapıyoruz” falan diyebilirler. Biz de Mehdiyet kolu olarak zahire tabiyiz, bunu söylemekle mükellefiz. Onlar, “biz deccali desteklemeye mecburuz” diyorlar. Biz de Mehdi (as)’yi desteklemeye mecburuz.

KARTAL GÖKTAN: Adnan Bey, Belçika’dan kardeşlerimiz bugün toplanıp, Münafığın Derin Karanlığı kitabınızı okumuşlar.

ADNAN OKTAR: Yurtdışında da münafık çıkabiliyor. Çok dikkatli olsunlar. Yurtiçinde de çıkar münafık. Münafık karakteri gösterenlere karşı özenli olacaklar.

KARTAL GÖKTAN: Almanya’dan kardeşlerimiz de fosil sergisi yapmışlar Bergisch Gladbach şehrinde.

ADNAN OKTAR: Gayet güzel. Bak orada kimse ne fosilleri ısırıyor, ne yemeye kalkıyor değil mi? Medenice adamlar gelip, seyredip, bilgilenip, çekip gidiyorlar. (Sergideki bir çocuk) Kaderinde Cenab-ı Allah onu, o an öyle resmetmiş. O kare Allah katında sabit duruyor. 

Evet dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Takvim yazarı Bülent Erandaç, MI6’in medya kanalıyla Gülen Örgütü’nü aklamaya çalıştığını, çünkü bu okulların İngiliz ajanları tarafından Müslüman ülkeleri dizayn etmek için üs olarak kullanıldığını yazdı. 1998 yılında Fethullah Gülen’in CIA tarafından Papa ile görüştürüldüğünü, bir yıl sonra Amerika’ya götürüldüğünü ve hemen ardından Pentagon’un ve CIA’in en önemli stratejik kuruluşlarından Ulusal Strateji Üniversitesi’nde Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir toplantı düzenlediğini söyledi. Askeri darbenin temellerinin bu toplantıda atıldığını belirtti.

ADNAN OKTAR: Muhabbeti çok sıkıya benziyor Hocamız’ın maşaAllah. Hoca uyanık. Hoca bizim çizgimizi kavramış, anlattıklarımızı çok iyi kavramış bizi iyi takip eden birisi demek ki. Deccaliyetin ciğerine girmiş olayları teşhis etmeye başlamış, güzel.

KARTAL GÖKTAN: Ahmet Hakan hemen her gün cemaatleri eleştiren yazılar yazıyor. Bugün de Süleymanlı Cemaati’nde saltanat sisteminin olduğuna dair bir yazı yazdı. Süleyman Hilmi Tunahan’ın vefatının ardından cemaatin liderliğine önce damadı, onun ardından torunu Ahmet Denizongun’nun geçtiğini söyledi. “Şimdi de Alihan Kuriş lider oldu. Tam da Süleymancılıkta saltanat kalktı mı diye düşünürken baktım kalkmamış çünkü Alihan Kuriş, Ahmet Denizongun’nun ablasının oğlu imiş. Bakalım Süleymancılıkta saltanatı hangi devrimci Süleymancı kaldıracak?” dedi.

ADNAN OKTAR: Zaten hepsi akraba, tanıdık falan. Kendi içlerinde evleniyorlar. Yani bunda şaşacak bir şey yok. Birde liyakatli bir insan olduğuna göre, o delikanlının bu göreve gelmesi son derece normal. Onlar kendi aralarında istişare ile karar veriyorlar. O insanların kararına saygı duymayıp, benim görüşüme göre hareket edin dersen bu yakışık almaz. Bir dernek bir topluluk bir arkadaş grubu olduğuna göre onlar en iyi birbirlerini tanıyorlar. O insan da liyakat sahibi olduğuna göre dava adamı olduğuna göre, orada böyle güzel bir göreve geldiyse onunla iftihar et, sevin. Saltanatla maltanatla ne alakası var bunun? Yani akrabası, tanıdığı olunca bir daha görev alamayacak mı yani yasak mı? E o zaman akrabası, tanıdığı olmak kapatıcı oluyor. O insan bir daha bu güzel camia içinde hiçbir göreve gelemez. Anlamı bu oluyor. Böyle şey olmaz.

Hayret ya, her gün dikkatimi çekiyor. Hepimiz daha önce tek bir hücreydik. Küçük bir sperm, yani mikroskopta çok zor görülüyor yani gelişmiş bir mikroskopla bakıldığında böyle küçük bir sperm. Koskoca insan oluyor. Mesela benim hayatım hep İslam’ı savunmaya göre yaratılmış. Çok acayip. Sabahtan akşama kadar, tatiller bayramlar falan, hiç. Gördünüz nefessiz. Kırk, kırk beş yıldan beri hiç tatile gitmiyorum. Yarım gün bile bir tatilim yok. Beni hafakanlar basar, olacak iş değil. Yıllar önce, şimdi 61 yaşındayım. Yaklaşık herhalde 17 yaşında, 18 yaşında falan ağabeyimle Kuşadası’na gitmiştik bir kere tatile o kadar. Bunun dışında benim tatilim falan yok hiç. O yıllardan beri gece gündüz İslam için, Kuran için hizmet ederim kaderimde. Mesela bir kısmı da hayret ya, yine tek bir hücreden olan bir insan, bütün ömrünü münafıklığa veriyor. Münafıklarla yazışıyor, görüşüyor. Deliler gibi onlar için yazılar hazırlıyor 8 saat, 10 saatini onlara ayırıyor. Kendini riske atıyor, aşağılanmayı göze alıyor. Her türlü gerilimi göze alıyor, sağlığını sıhhatini kaybediyor. Ama köpek gibi münafıklara hizmet ediyor, küfre hizmet ediyor, bütün gücüyle ama. Delicesine. Kendini beğendirme, onlara yalakalık yapıyor. Onlar gibi yemek yemeye çalışıyor, onlar gibi giyinmek, onlar gibi gezinmek, onlar gibi konuşmak. Mesela onlar adice bir şey yazıyor, ona beğendi gönderiyor. Mesela küfür bir ifade oluyor ona da beğeni gönderiyor. Sırf adilik olsun. Mesela adamların homoseksüel, haysiyetsiz olması onu ilgilendirmiyor, köpek gibi onlara yalakalık yapıyor. Her türlü riski göze alıyor, gecesi yok gündüzü yok. Hayret ya, yine tek bir hücreden olmuş bu insan. Delice bir gayretle ama. Tam düzeldi diyorsun bakıyorsun yine adilik yapıyor yine onlara destek sağlıyor. Yani öyle sapık gibi, saplanmış. Küfür de öyle, adam dinsiz yahut imansız yahut İslam’a inanmayanlar. Adam bütün ömrünü Darwinizm’e veriyor. Zoruna ne oldu mübarek? İnanmadığı bir şeyi zorla savunuyor. Bak diyor ki, dine inanmıyor o Einstein, “Arkadaşıma sordum” diyor, “Sen eskiden Darwinizm’i anlatırdın, konferanslar verirdin falan ne oldu?” diyor. “Ben inanmıyorum” diyor. Ona da şaşırıyor soruyor, “Sen gerçekten inanıyor musun” diye. Bak şu hayata bak ya, adam gelmiş 70-80 yaşına, şu ızdıraba bak. Veyahut komünist solcu falan oluyor, millete böyle duygusal artistik hareketler yapıyor elini havaya kaldırıyor alkışlattırıyor, kalabalıklar onu alkışlıyor, böyle haki rengi kıyafetler giymiş adamlar, onun komünist olmasından iftihar ediyorlar. Onlara yaranmaya çalışıyor sürekli din aleyhinde bir şeyler konuşuyor, alkışlıyorlar. Sonunda bir hastane odasında can çekişerek ölüyor. Tam öleceği anda anlıyor Allah’ın var olduğunu, dini imanı her şeyi anlıyor ama artık çok geç, can boğazına gelmiş. İmtihanın sistemi mükemmel.

Mesela bak, Cenab-ı Allah darbe yarattı. Darbecilere bakıyorum. Adamlar kış gibi adamlar. Boş boş bakıyorlar yani. Mesela katilleri falan getirdiler, deli gibi adamlar. Mesela Allah kaderinde onlara onu yaratmış. Uçaktan insanları taramak; hayvan olsa yapamaz bunu. Nasıl bir ruh bu? Bir mucize bu yani. Tankla arabaları eziyor, halkı da eziyor. Nasıl bir manyaklıktır bu yani? Nasıl bir psikopatlıktır bu? Ama mesela yıllar önce küçük bir sperm bu, ufacık bir sperm. O spermin kaderi böyle, bunu yapıyor. Sonra müebbet hapis alıyor, sürünüyor. Sonra cehenneme gidiyor, yani mükemmel bir sistem. Allah hastalıklar vermiş, dertler vermiş. Bakıyorum hiçbir insan mükemmel değil fiziki yönden, hepsinde bir kusur oluyor yani kadın olsun, erkek olsun hep acz içindeler. Ama çok net bir görüntü birisi tarafından sürekli seyrediliyor. Bakın dünyanın garipliğine ki bilim adamlarının da ne derece düşünceden uzak, gaflete de yakın bir ruh içerisinde olduklarını buradan anlıyoruz. “Şimdi size görmeyi anlatayım” diyor. “Göze ışık geliyor” diyor. “İşte ters dönüyor. Kör noktaya geliyor, oradan elektrik enerjisini götürüyor, beyne gidiyor. Görme merkezine gidiyor, orada da görüyoruz” diyor. Ya kardeşim, Allah aşkına aklını başına al. Sen o safhaya kadar görmeden bahsetmiyorsun. Kör bir sistemden bahsediyorsun. İnsanın iki gözü de kördür. Amadır insanın iki gözü de, net amadır, hiçbir şey görmez. Elektrik akımı götüren iki cihazdır bu, etten cihaz elektrik akımı oluşturur. Yani görmeye ait elektrik akımı oluşturduğu iddia edilir. Görmeye geldiği yer mercimek kadar bir şey, küçük. Ya kardeşim, oradaki elektriği karşısına geçip gören bir göz var. Tam renkli. Gözü olmadan görüyor. Asıl gören o. O görme mekanizmasını bana anlatacağına sen aradaki mekanizmayı anlatıyorsun. Ama gözü bana niye anlatıyorsun? Sen gören gözü bana anlat. Ama gözü bana anlatma, o zaten görmüyor. Onun bir işlevi yok. Beyne kadar, o görme merkezine kadar tamamen ama sistem. Hiç görmüyor. Görme merkezinde mercimek kadar yere gelen elektriği ruh, gözü olmadan görüyor ve tam renkli görüyor. Asıl göz bu. Bunu anlat bana, görme bu. “Onu geçelim” diyor. Kardeşim zaten anlattığın kısım görmeyle alakalı bir şey değil. Görme diyorsun sen değil mi? Görme işte göreni anlatmıyorsun ki sen? Yani gözü olmadan göreni bana anlatırsan görmeyi anlatmış olursun. Oraya kadar sen kör bir sistemden bahsediyorsun, ama bir sistemden bahsediyorsun. Kulak için de aynı sistem geçerli, sağırdır kulak. Kulak hiçbir şey duymaz. Beyne gittiği mekanizmada hiç çıt yoktur geldiği yerde, o işitme merkezi orası da öyle, mercimek kadar bir yer. Çıt yok, yani ölüm sessizliği vardır. Ama orada davul çalıyor içeride. O davulu dinleyen, kulaksız dinleyen kimdir? Bak, kulağı olmadan o davul sesini dinleyen kim? O müziği dinleyen kim onu bana anlat. Gerçek duyan o. Ondan bahis yok.

Bize her konuda yanlış bilgi veriyorlar. Darwinizm konusunda yanlış bilgi veriyorlar. Abdülhamit döneminde yanlış, görme, duyma, işitme, bunlar yanlış. Şimdi dünyanın yeriyle ilgili de bir açıklama yapacağız, şimdi onu araştırıyoruz. Yani fizik biliminin en son gelişmelerine göre o konularda da bize yanlış bilgi verdiklerini anlıyoruz. Bir de o konuya gireceğiz.

Mesela Firavun kavmi, ya kardeşim çekirge afatı görüyorsun, bit afatı görüyorsun, bütün sular kan rengine dönüyor, her şeyi görüyorsun. İman etmek bu kadar mı güç? Etmiyor. Allah’ın hikmeti.

BÜLENT SEZGİN: “Her defasında edeceğim” diyor.

ADNAN OKTAR: Tabii yani “tamam” diyor “Musa’nın Allah’ına inandım” diyor Firavun, “Harun ve Musa’nın Allah’ına.” Sonra biraz ortalık yatışınca “yok” diyor. “Vazgeçtim” diyor.

Evet dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: Sputnik internet sitesi bugün yayınladığı tarihi bir belgede Sovyetler Birliği’nin ilk istihbarat servisi Çeka'nın Başkanı Feliks Dzerjinski'nin 1925 yılında İngiltere’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’yi tahrik etmek için milyonlar harcadığını anlatıyor. Belgeye göre İngiltere yapay isyanlar çıkarmak için uğraşıyor.

ADNAN OKTAR: İşte bak, dediğimizi de destekleyen Putin’in bir jesti. Şimdi Putin de bu İngiliz derin devletine karşı tavır alacak. Tayyip Hocam da alacak ve bütün dünyada bir ayaklanma olacak, bak ayaklanma. Bir feveran olacak İngiliz derin devletine karşı. Yani dünyayı ezen, dünyayı mahveden bu mikroplara karşı -ki bir avuç mikrop bu- bütün dünyada ayaklanma olacak. “Ve başına Mehdi geçer, tariki hak ve hakikate sevk eder” diyor. Bu büyük felakete, büyük oyuna bütün dünya çok sert karşılık verecek. Ama tabii kanunla hukukla akılcı ve bunların beş yüz yılık arşivleri yeryüzüne çıkacak. Bakın, beş yüz yıldan beri gizledikleri arşivleri, gizli o şeytani arşivleri yeryüzüne çıkacak ve bütün dünya bunların melanetini görecek. Deccalın imparatorluğu bitti, yerle bir olacak. Bunu göreceksiniz. Herkes kendi bildiği bilgiyi aktaracak. Bak, bizim aydınlarımız her gün birisi İngiliz derin devletine karşı artık isyan ediyor. Her gün gazetelerin ünlü köşe yazarları İngiliz derin devletini deşifre etmeye başladılar. Sayıları bak yirmiyi aştı şu an ve gittikçe sayı artıyor ve gittikçe de artacak. Rusya’da da artacak. Ama bu yıllar sürecek tabii, aylar yıllar sürecek. Sonunda müthiş bir feveran olacak, muazzam bir feveran ve yerle bir olacak İngiliz derin devleti.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Erdoğan’ın Obama ile görüşmesinde Obama’nın temsilcisi Brett McGurk’ü sert bir şekilde eleştirdiği ortaya çıktı. Bu kişi YPG ile görüşüp onlardan ödül almıştı. Konuyla ilgili Tolga Tanış, Hürriyet’te şöyle yazdı. Erdoğan, Obama’nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün Şubat’ta Kobani’ye gidip YPG’den ödül almasına getiriyor konuyu. Ağır biçimde eleştiriyor. McGurk o sırada oturduğu yerden kaykılıp Erdoğan’ın kendisini kastettiğini belli ediyor. “Tamam, mesajı aldım” demek istiyor. Ancak Erdoğan hırsını alamıyor. Toplantı bittikten sonra Amerikalıları salondan uğurlarken bu sefer McGurk’ün yüzüne de söylüyor. “Bir daha yapma” diyor.

ADNAN OKTAR: Adam kaale dahi almaz. Yani o sırtıyla güler. Olur mu? İngiliz derin devleti bu adamları destekliyor. Tayyip Hoca yiğit Anadolu delikanlısı ama İngiliz derin devletinin çapını henüz daha fark edebilmiş değil. İşte bu aydınlar, danışmanları falan ona yoğun bilgi ve belge götürecekler. Önümüzdeki günlerde onun eline belgeler geçecek. Tayyip Hocam’ın eline geniş arşiv belgeleri geçecek, olayın boyutunu daha iyi anlamış olacak. Bütün dünya çapında bir ayaklanma gerekiyor İngiliz derin devletine karşı. Ama tabii bu demokratik bir ayaklanma. İlimle irfanla, kanunla, hukukla olacaktır, yani kan dökerek olmayacaktır.

İşte Cenab-ı Allah, deccalı da yaratan Allah. Onlara o kadar büyük mabetler yaratan da Allah, şeytanla bağlantı kurmalarını sağlayan da Allah, Mehdi’sini onların üzerine salan da Allah. Batın gözüyle baktığında, ilmi batınla baktığında bambaşka bir şey görünür. Ama batın genellikle avama anlatılmaz. Yani havas ilmidir batın. Havasın, yani yüksek alimlerin ilimde rasih olanların, derinlik almış olan insanların bilmesi gereken bir ilim. Yani avama anlatırsan olmaz. Hatta Ebu Hureyre diyor; “Ben iki ilim dolu kap aldım Resulullah (sav)’den” diyor. “Birini size anlattım zahir ilmi” diyor. “Ama diğer ilmi anlatırsam” diyor. Eliyle boynunu işaret ediyor “bu kafa gider” diyor. Yani “beni öldürürsünüz” diyor. “O ilmi söylersem” diyor. İlmi batın. Resulullah (sav) ona anlatmış Ebu Hureyre’ye. Başka sahabelere de anlatmış. Hz. Ömer (ra)de biliyor batın ilmini. Hz. Ali (ra) biliyor. Hz. Ebubekir (ra) biliyor. Yani onlara batın ilmini anlatmış.

Evet dinliyorum.

BÜLENT SEZGİN: İngiltere’de beş Müslüman genç İngiliz istihbaratına ajanlık yapmaları için şantaj ve tacize uğradıklarını belirterek suç duyurusunda bulundu. Müslüman gençler İngiliz ajanları tarafından havaalanında ve evlerinde taciz edildiklerini eğer kendileriyle işbirliği yapmazlarsa “Sizi terörist ilan ederiz. Adlarınızın yanına not düşürürüz ya da sınır dışı ederiz” şeklinde tehdit edildiklerini söylediler. MI6 ve yerel milletvekili Fred Thompson aleyhine polise resmi şikayette bulundular. Kendilerine yapılanların başka Müslümanların başına gelmemesi için böyle bir hukuki girişimde bulunduklarını söylediler.

ADNAN OKTAR: İşte birde onların daha hiç teklif etmeden yalakalık yapmak için köpek gibi üstüne atlayan aşağılıklar var. Bak, bunlar mesela haysiyetli insanlarmış kabul etmemişler. Ama Pakistan’da, Hindistan’da, Türkiye’de, Ürdün’de öyle yalaka köpekler var. Daha adamlar kimliği çıkarmadan bunlar atlayıp adamların paçasına dolanıyorlar. Tabii çok fazla yalaka var.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Yeni Şafak Yazarı Abdullah Muratoğlu, Abdülaziz’i İngilizlerin darbe ile devirdiğini, onun yerine de akıl sağlığı yerinde olmayan 5. Murat’ı getirmek istediklerini yazdı. “Ancak Sultan Murat’ın hastalığı artınca yerine Abdülhamit’i getirdiler. Darbeciler her istediklerini ona da yaptıracaklarını sandılar. İlk planda istediklerini yerine getirdi. Ancak Rusya’ya karşı büyük toprak kayıplarının verilmesinin ardından Abdülhamit sessizce iktidarın ipini eline aldı ve otuz üç yıl devleti tek başına yönetti” dedi.

ADNAN OKTAR: Tamam, yönetti. Ne oldu? Osmanlı’da kerhaneler, meyhaneler, şarap fabrikaları, rakı fabrikaları ve Osmanlı topraklarının büyük bölümünün verilmesi, Kıbrıs’ın verilmesi, Kars, Ardahan’ın verilmesi, donanmanın Haliç’te çürütülmesi. Otuz üç yıl bak, otuz dördüncü yıla müsaade etmiyorlar. Pergel döndü mü otuz üçte duruyor. Boydan boya mason localarıyla doluydu buralar. Galata falan her yer. Bir yanda mason locaları, bir yanda kerhaneler, bir yanda meyhaneler. Hayır, mason localarına sözümüz yok. O güzel. Camiler de yaptırmış, onlar da güzel. Camiye, mason localarına sözümüz yok, bunları takdir ediyoruz ama öbürlerini eleştiriyoruz. Mesela Musevilere toprak vermiş geniş çaplı otuz altı büyük yerleşim yeri vermiş. Bu bir hayır, bunu güzel yapmış, Allah razı olsun. Musevilere toprak satışını sağlamış, kanun çıkartmış, bu da güzel, Allah razı olsun. Bunları takdir ediyoruz. Hatta “Kuzey Irak’ta da size yer vereyim” demiş, bu da bir cömertlik güzellik. Bunlar hep hoş ama bozuk olan yönlerini de eleştiririz tabii ki.

Rusya’yla Osmanlı’yı savaşa sokturan İngiltere’dir. Gayet rahat yaptı bunu. Yani çok rahat parmağında oynatıyordu dünyayı.

İngiltere, Osmanlı’yı Rusya’yla savaşa soktuktan sonra Çırağan Sarayı’nda tutulan 5. Murat, Abdülhamit’in yerine tahta geçirilmesi için bir ayaklanma başlatıyor. Abdülhamit zaten vesveseli, ayaklanma başlayınca iyice tedirgin oluyor. Geceleri uyuyamıyor. Ağır depresyon başlıyor. Çok sıkılıyor. Çünkü her an bir şey olacak diye çok çekiniyor. Ondan sonra İngilizler diyorlar ki; “Ya biz seni koruyalım. Bak, çok çekiniyorsun, tedirgin oluyorsun” Halbuki onu tehdit edenler zaten İngilizler. Yani o ayaklanmayı yapanlar da onlar. “Denize düşen yılana sarılır” derler ya, adamlar zaten onu ayarlamış. Abdülhamit de büyükelçi Henry Layard var, Abdülhamit’in yakın arkadaşı, zaten o tiplerin hepsi yakın arkadaşı. Akşam yemeğinde diyor ki; “İngiltere beni korusun ne isterseniz yapacağım” diyor. İngiltere Abdülhamit’i korumak için hemen büyükelçinin talimatıyla donanmayı Çırağan Sarayı’nın karşısına çekiyorlar İngiliz donanmasını. Ondan sonra içi rahatlıyor “İngiliz donanması geldi, beni koruyacak” diye. Bu esnada yapılan müttefiklik anlaşmasıyla da Kıbrıs İngiltere’ye Osmanlı’yı korusun diye üs olarak veriliyor. Yani “oraya” diyorlar “yerleşin” İngiliz ordusu büyük törenlerle, trompetler, borazanlar çalarak, zaten gördünüz fotoğrafını da gösterdim. Büyük bir sevinçle oraya çıkıyor. “Donanma Kıbrıs’ta dursun. Bir şey olduğunda biz oradan hemen gelir seni kurtarırız” diyorlar. Sonra “biz” diyorlar “Kıbrıs’ı ilhak ettik, hadi geçmiş olsun” diyorlar. Kıbrıs’tan alınan vergileri de alıyorlar, İngiltere bankasına yatırıyorlar, yani nereden baksan bir acayiplik. Bak, korkutan da İngiltere, sığınmayı sağlayan da İngiltere. Adamları üstlerine salıyor, 5. Murat zaten onların adamıydı. Ayaklanma yaptırıyorlar. Panik oluyor. “İngiltere beni korusun” diyor. “Tamam, koruruz da şu Kıbrıs’ı bize ver. Ondan sonra halledelim” diyorlar, yani konu bu kadar sade. Karmaşık bir yapı yok.

Normalde Abdülaziz’e darbe 31 Mayıs gecesi olacak fakat aniden 29 Mayıs’a alınıyor darbe. Aynı bu yapan darbeciler gibi. Bu bilgi 5. Murat’a verilmiyor. Abdülhamit ile darbeciler arasında ayrı bir anlaşma var gibi görünüyor. O gece ansızın askerler 5. Murat’ın konağına gelince çok panikliyor. Kendisini de öldüreceğini düşünüyor ve sinirsel bir gerilime depresyona düşüyor. Birçok tarihçi 5. Murat’ın özel doktoru Kapolyon Efendi’nin yanlış tedavisi yüzünden hastalandığını yazıyor. Kapolyon Efendi padişaha hamam tedavisi veriyor. Bu tedaviler sırasında başına elli sülük yerleştiriliyor. Elli sülükle kafa ne olur? Beyne kan gitmemesi sonucunda geçici bir bunama hali oluyor. Bunun üzerine Abdülhamit’i başa geçiriyorlar. Doktor Kapolyon da mason. Yani böyle şu Ceyar vardı biliyorsunuz, aynı o olaylar gibi. İngiliz derin devletiyle Ceyar karakteri tam örtüşüyor yani.

Sykes-Picot, ortaya çıkaran, yani bu İngiliz planını ortaya çıkaran Rusya’dır. Rusya, Osmanlı’nın bölünme planını Bolşevik İhtilali sonrası Ruslar deşifre ettiler. Sykes Picot-Sazanov planından Ruslar çekiliyorlar. Ve bu planı açıklayıp Osmanlı’ya yardıma başlıyorlar. Sykes-Picot, İngiliz planı bu. Ruslar hep bize dost davranmıştır o konuda. Ama hep de tabii İngilizlerin oyununa düşmüşlerdir. Çok fazla düşmüşlerdir.

Abdülhamit döneminde Bediüzzaman Said Nursi tehlikeyi gördü, İngilizlerin yaptığı oyunun da farkına vardı. Müthiş bir atağa geçti ama Abdülhamit nefes aldırmadı Bediüzzaman’a. Önce hapishane, sonra Toptaşı’nda akıl hastanesine. Abdülhamit zamanında dindar alimlerin birçoğu o zaman Abdülhamit’e karşıydılar, Mehmet Akif Ersoylar falan hepsi.

Bediüzzaman’ın konduğu tımarhane resmi var Toptaşı. Var mı resmi?

KARTAL GÖKTAN: Evet.

ADNAN OKTAR: İşte bu tımarhaneye koyuyorlar Bediüzzaman’ı. Alim insanın ne işi var burada?

YASEMİN AYŞE KİRİŞ: Siz söylemiştiniz sırf kıyafet gerekçesiyle diye.

ADNAN OKTAR: Tabii.

30 Mayıs 1919’da Paris Majestik Otel’de Round Table (yuvarlak masa) toplantısı yapıldı. Katılımcılar arasında halen dünyayı yöneten büyük ailelerden John Rockefeller, John Morgan, Andrew Carnegie, Mayer Rothschild ve Cecil Rhodes. Amaç: 1. Dünya Savaşı sonrasında dünyaya yeni bir şekil vermekti. İsrail devletinin kuruluşuna öncülük eden Osmanlı’yı parçalayan Sykes Picot, mesela iyi İsrail devletinin kurulması, güzel o sevap ama Osmanlı’yı parçalamaları çok korkunç. Bu haritayı çizen ve Sevr’i yapan bu masa, yani Chatham House’tu o zaman, Chatham House. 1. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu Chatham House’ta belirlendi. Chatham House, bizimkiler sürekli gidiyor ya Chatham House’a, haritalar orada yapıldı, Chatham House’ta yapıldı.

“Hz. İsa (as) geldiği vakit herkes onun hakiki İsa Mesih olduğunu bilmesi lazım değildir” diyor Bediüzzaman. “İsa Mesih’in mukarreb ve havassı” yani seçkin talebeleri ve ona çok yakın olanlar. “nur-u iman ile İsa Mesih’i tanır. Yoksa bedahat derecesinde herkes Seyyidina İsa Mesih İbn-i Meryem’i tanıyamayacaktır” Nerede yazıyor? Mektubat, sayfa 60. O da işte bu Chatham House gibi antisi onun, tam karşısı bir sistemin içerisinde İsa Mesih de. Ama belki de Chatham House’un içinde talebeleri olabilir. Yani sızmış olabilirler. Mesela MI6’e sızmış olabilir İsa Mesih’in talebeleri ve birçok istihbarat kurum ve kuruluşuna ve Amerikan Ordusu’na sızmış olabilirler. Yani öyle olduğunu Risale-i Nur’dan anlıyoruz. Yakın bir gelecekte bunları göreceğiz.

EBRU ALTAN: Hz. Mehdi (as) zuhur ettiğinde biz anlar mıyız bunları, yoksa saklı mı kalır?

ADNAN OKTAR: İsa Mesih ile ilgili bilgileri mi?

EBRU ALTAN: Evet. Ya da İsa Mesih’in talebelerinin bu bahsettiğiniz yerlerde olması.

ADNAN OKTAR: Onlar tabii ki açıklarlar sonra onu. Yani gizlemenin bir alemi yok. Bediüzzaman diyor bak, “Askerce ve mektepçe ilmi ve maddi ordularına nispeten” diyor. “Bir dev yanında, dev gibi yapı yanında küçük bir çocuk kadar kalırlar” diyor. “Çok küçüktür” diyor “sayıları. Kemiyetlerinin azlığına işaret eder” diyor hadis. Yani bu nasıl olur? Ancak sızmayla olabilir. Belli ki Amerikan ordusuna, Amerikan istihbaratına, İngiliz istihbaratına ve İngiliz derin devletine sızacaklar. Geniş çaplı bir sızma olacak. İngiliz derin devletini içinden fethedecekler, bu anlaşılıyor. Ama kanlı bir olay değil İsa Mesih’in olayı, kansız. İsa Mesih’in kendi özelliğidir o. Kan dökmeden sevgiyle, ilimle, merhametle, akılla. Tabii bir mucize yönü de olacaktır. Bu şekilde kontrol altına alacak.

16. Mesele, “Rivayette var ki Seyyidina İsa Mesih İbn-i Meryem ahir zaman deccalını öldürdüğü münasebetiyle” yani manen “deccalın fevkalade büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hz. İsa (as)’ın ona nispeten çok küçük bulunduğunu rivayet gösterir” diyor. “Bunun bir tevili şu olmak gerektirir ki: İsa Mesih nuru iman ile tabi olan ve onu tanıyan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin” küçük mücahit topluluğu, ama ruhani mücahitler. Bunlar aslında rahiplerden oluşuyor. Çünkü bak, diyor ki; “cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin” ruhaniler. “kemiyeti (sayısı), Deccalın mektepçe ve askerce ilmî ve maddî ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.” Bak, “çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.” İsa Mesih’inki tabii çok zor faaliyeti, Allah ona kolaylık versin. Çünkü Mehdi (as) zahir, açık, galibane, İsa Mesih gizli, galibane. İkisinin arasında çok fark var. Biri açık galibane, biri gizli ama “1506’dan sonra gizli ve mağlubiyet içerisinde vazife-i tenviriyesini yapmaya devam eder” diyor. “Bir taife-i mücahidinin de son zamanlarına bakar” diyor, yani Mehdi (as) talebelerinin son zamanları. Hicri 1506, artık herhalde bir sonraki kuşağın son zamanları oluyor 1506. Yani fazla da değil aslında.

1883’teki Hünkar İskelesi Anlaşması’yla Rusya ile ortak savunma ittifakı biz imzaladık. Rusya bu yönde çok kalender güzeldir yani. İngiliz derin devletinin oyununa çok gelmiştir ama yine de güçlü bir millet, yani ayakta durmaya çalışan bir millet. Anlaşmaya göre taraflardan herhangi birisi askeri yardım isterse diğeri tüm imkanlarıyla yardım edecekti. Anlaşmanın gizli maddesine göre de savaş halinde Osmanlı Devleti Çanakkale Boğazı’nı Rus gemileri hariç tüm savaş gemilerine kapatacaktı. Örneğin bu anlaşmadan dolayı Mehmet Ali Paşa İsyanı’nda Rus Ordusu 2. Mahmut’un isteği üzerine isyanı bastırmaya yardım ediyor. Böylece isyan bastırıldı. Fakat bunu İngilizler öğreniyor tabii, çok cinler İngiliz derin devleti öğreniyor. Osmanlı’yı müthiş tehdit ediyorlar. Osmanlı’yı tehdit etmekle kalmıyorlar İngiliz donanmasını İzmir önlerine getiriyorlar. Bu durumda Osmanlı tabii geri adım atıyor. İngilizlere ağır ekonomik şartlar içeren Baltalimanı Antlaşması’nı imzalıyorlar. Bak, İngiltere her yerde başımıza bela. Bunu nasıl anlayamamışlar, nasıl görememişler hayret ediyorum. Yani her yerde Osmanlı’yı, Türk milletini mahvedecek ataklar yapmış. Her yerde bize en kötü şartlarda ortam hazırlamak için gayret etmiş İngiliz derin devleti. Yüzlerce vaka var ama bak bunu kimse bilmiyor. Avrupa Devletlerini de ayaklandırıyor İngiltere. Savaş tehdidinde bulunuyor Türkiye’ye karşı. İzmir’e gidip dayatıyorlar. “Böyle böyle aranızda Ruslarla anlaşmışsınız siz”  diye Osmanlı’nın burnundan getiriyorlar. Halbuki bilinse bu Osmanlı da bunu gizliyor kimseye söylemiyor. Herkese söylese, yani bütün Osmanlı ayaklanırdı, İslam alemi de ayaklanırdı ama yapmamışlar. Nereye baksak İngiliz derin devletinin ahlaksızlığıyla karşılaşıyoruz tarihin içerisine baktığımızda.

Bediüzzaman’ın en meşhur özelliklerinden birisi Said Nursi’nin çok sıkı kabadayıdır. Bütün ömrü kabadayılıkla geçmiştir. Tabii, milis albayıydı biliyorsunuz. Vefatına kadar kabadayıydı. Yaşlı başlı haliyle bile kabadayıydı. Bayağı çekiniyordu herkes. Bediüzzaman kendisinin ruhsatlı silahı da vardı biliyorsunuz. Bilmiyor musunuz? Tabii. Hiç yanından ayırmıyordu. Milis albayı olduğu için ruhsatlı silahı da var. Yani hiç boyun eğmemiştir. İngiliz derin devletine hep meydan okumuştur o zamanlar. Onun için gıcık oldukları için onu akıl hastanesine kapattırdılar.

BEYZA BAYRAKTAR: Allah hep yardım etmiş. Rusya’dan dönmesi mucize.

ADNAN OKTAR:  Evet.

Kürt kardeşlerimizi İngiliz derin devleti çok tahrik etmiştir. Birçok ayaklanma yaptırmıştır. Ayaklanmayı çok kolay yaptırabiliyor İngilizler onun için İngiliz derin devleti çok iyi anlaşılsa onların bu ayaklanma yaptırma gücü de yıkılmış olur. Mesela bak şimdi Güneydoğu’da yine başladılar faaliyete ayaklanma için. Halbuki iyi deşifre edilmiş olsalar Kürt kardeşlerimiz onları kazma kürekle kovalarlar. Döverler söverler demiyorum ama. Kazma kürekle dediğim yani kanunla hukukla kovalarlar yani orda tutmazlar.

Sykes-Picot Anlaşması’na adını veren Mark Sykes İngiliz muhafazakar parti üyesi. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’nin Ortadoğu uzmanlarından bu, yani ajan. Aynı zamanda 1916 yılında Şerif Hüseyin önderliğinde Osmanlı’ya karşı yapılan Arap isyanının da bayrağını tasarlayan kişi. Bayrağı kendi çizmiş masada bayrağın görüntüsünü. Bak sınırları bunlar çiziyor. Bayrağı bunlar çiziyor. Görüyor musun bir kişi? Sykes-Picot. Bu bayrak halen Filistin bayrağı olarak da kullanılıyor. Aşağıda İngiliz tasarımı temelli günümüzde kullanılan Arap ülkelerinin bayrakları var. Sykes-Picot’nun çizdiği bayraklar göstersene. Adam bizzat eliyle çiziyor bu bayrakları. Boya kalemiyle tek tek yapıyor. Her yerde bunlar kullanılıyor şu an. Sykes-Picot da şu alttaki. Bu Mark Sykes. Sykes-Picot Anlaşması bunun ismine dayandırılarak yapılıyor. Bak bir kişi, Ortadoğu’yu adam şekillendiriyor. Picot başka birisi birde Picot var. François George-Picot anlaşmaya adını veren ikinci kişi. Göster bakayım Picot’yu. Baksana tiplere kendi kafalarına göre ortalığı dizayn etmeye, halen de devam ediyor bu kafa.

Karmaşık bir şey yok dünyada. İngiliz derin devleti dünyayı mahvetmiş 400-500 yıldan beri mahvediyor. Osmanlı’yı mahveden de onlar. Bu kerhane, meyhane açtıran da bunlar. Osmanlı’nın topraklarını yakan yıkan da bunlar. Tek tek hepsi ortada belli. Sürekli kabadayılık yapan, Türkiye’yi tehdit eden, Osmanlı’yı tehdit eden bu PKK olayının arkasında olan da bunlar. 15 Temmuz’daki darbeyi yaptıran da bunlar. Katilleri ayarlayan da bunlar. Kendileri söylüyor zaten inkar da etmiyorlar. Devlet de biliyor ama hükümet söyleyemiyor. Diyor ki, “bir üst akıl var” kardeşim üst balkon falan, üst daire falan akıl alır da. Üst akıl ne demek? Açıkça söyleyin ne çekiniyorsunuz Allah’tan büyük mü bunlar? Allah’ın zavallı yarattığı kullar. “Üst akıl İngiliz derin devletidir” deyin bütün dünyayı ayaklandıralım. Demokratik, hukuka uygun, kanun hukuk kuralları içerisinde dünya çapında ayaklanmanın dışında bu pisliklerden kurtulmanın yolu yok görünüyor. Birde bunlar kabadayılıktan çok iyi anlar. Cesaretten çok iyi anlar. Osmanlı hep çekingen davranmış. Bak Abdülhamit ne kadar çekingen görüyorsunuz değil mi? 5. Murat çekingen. Abdülaziz çekingen. Hep çekingen olmuşlar. Vahidettin de çok çekingen. Koydun mu oturttur kardeşim kanunla hukukla. Ne çekiniyorsun? Al Osmanlı’yı arkana ya Allah bismillah de dal. En fazla şehit olur. Zaten öyle de olsa vefat ediyorsun böyle de olsa. Şehit olarak değil mi? Şereftir.

Hep belaları bir avuç kabadayı halletmiştir, her zaman. Mesela bak bizim aslanımız 15 Temmuz’da o alçağa bir yiğitlik yaptı. Otuz kurşun yedi benim aslanım. Kabadayının şanı budur. Al kanlarla yere serildi. Bak delikanlılığın, kabadayılığın kitabını yazdı, ne kadar güzel. Anlı şanlı ahirete gitti. Böyledir, güzelliktir bu. Mesela o Çerkez; bak it gibi titremişler, baygınlık geçiriyor falan. Orada sen padişahı bileğini doğrayarak, döverek şehit ederken korkmuyorsun da orada sıkışınca mı korkuyorsun? Bayılıyor korkudan. Yani yiğitlik çok önemli. Mesela İngiliz derin devletine karşı İslam alemi eğer kabadayılık yapsaydı, yiğit yapsa çoktan bitmişti olay. Hep çekinmiş, hep korkmuşlar. Tabii istisnai vakalar var ama ağırlıklı olarak çok korkmuş, çekinmişler. Adam senin canına kastediyor kardeşim ne çekiniyorsun? İnceldiği yerden kopsun dersin. Gelin, ne yapıyorsanız yapın, görelim dersin. Mesela bak rahmetli Atatürk, geldiler Çanakkale’de kabadayılık yaptılar. Dediler ki; “Biz burayı işgal edeceğiz.” Benim kanaatim Abdülhamit olsaydı sonuna kadar açardı orayı. Gitmişti Çanakkale. Yani hiçbir şey de demezdi. Atatürk dedi ki; “Bak ben size buraya savaşmaya gidin demiyorum. Ölmeye gidin diyorum” dedi şehit olmaya. “Buraya savaşmaya gelmediniz, şehit olmaya geldiniz” diyor. Kendi de delikanlı, oradakiler de delikanlı. Bak, İngilizler sıkıyı görünce pılı pırtıyı toplayıp kaçtılar.

O koçlar olmasa şu an İngiliz karakolları buradaydı. Kapıda İngiliz askeri bekleyecekti. Zaten buraya gelemezdik yani. Böyle de konuşamazdık. Hiçbir şey yapamazdık. Ben yapardım da yani biz baştan buraya gelemezdik, o anlamda diyorum. Yoksa biz adamları ne takacağız. Kanunla, hukukla gereğini yapardık. 22’lik mıh gibi çakardık, Allah’ın izniyle. Hukuk, kanun ölçüleri içerisinde.

Abdülaziz’in kayınbiraderi, Erkanı Harp Binbaşısı Çerkez Hasan, bak iki tane ayağına, iki tane beline, bir tane de elinde Revolver Osmanlı toplu silahı var. Çok kalabalık darbeciler. Baygınlık geçiriyorlar bu kabadayı oraya basınca. Olay bu, sıkıysa gel yap. Sıkıysa git darbe yapmaya kalk yani. Sorguya alıyorlar. Tutuklayıp yakalıyorlar tabii. “Ben bunu nefsim için yapmadım” diyor bu kabadayılığı “Millet için, Allah için yaptım. Gayem, bundan sonra kimse padişahı halletmek gibi böyle haltlar işlemesin” diyor. Yani “Böyle münasebetsizlik yapmaya kimse kalkmasın, ders olsun diye yaptım” diyor. “Bir daha böyle yaparlarsa böyle karşılık alırlar. Bunu anlatmak istedim nezaketiyle” diyor. Zaten resmi görevli, hakkı da var yani savunma hakkı var.

Al-i İmran 104. ayette Cenab-ı Allah; “Sizden hayra çağıran” hayırlı olan, güzel olana çağıran. “iyiliği (maruf) emreden ve kötülükten (münker) sakındıran” Darwinizm, materyalizm gibi ateist akımlardan insanları sakındırıp, hayra ve hakka, doğruya çağıran, “bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” Mehdiyet’e de bakan bir ayet. Ve İsa Mesih’in talebelerine de bakıyor. İsa Mesih’in talebeleri daha gizli tabii. Kimi masonluk içinde görev alıyor, kimi tapınak şövalyelerinde, kimi MI6’in içinde, kimi CIA’in içinde, kimi Amerikan ordusunda. Her yerde görev alıyorlar. Mesela onların kendini gizlemesi de hayret. Yani çok çok zor bir şey. Bir fark edilse Allah muhafaza zincirleme çözülebilir. Ama fark edilemiyor işte mucize.

BÜLENT SEZGİN: Talebeleri biliyorlar değil mi Hz. İsa (as)’ın o olduğu?

ADNAN OKTAR: Tabii, kulaktan kulağa biliniyor. Yani havas, seçkinleri ve yakın talebeleri biliyorlar. Onlar da onlara ima ediyorlar. Yani geldiğini söylüyorlar.

YASEMİN AYŞE KİRİŞ: Ne zaman gelecek İsa Mesih?

ADNAN OKTAR: İsa Mesih, o herhalde vahiy alır, vahiyle çıkar ortaya.

BEYZA BAYRAKTAR: Mehdi (as)’ın korumasında çıkacak demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Tabii o koruma olmadan çıkmaz. Şu an Allah vermesin şehit etmek durumunda olurlar görseler. Amerikan askeri, polisi çok acımasız. Onlar bu konuda eğitilmiş durumdalar. Öyle bir şeyde göz açtırmazlar. Öyle bir adam vardı, İsa Mesih olması iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Çiftliğiyle beraber, çocuk, kadınlarla beraber hep birlikte yaktılar, Amerikan askerleri ve Amerikan polisi. Onun için öyle bir şeye yanaşmazlar.

EBRU ALTAN: Hz. İsa (as)’ın talebeleri Kuran’a benzer bir imanla, imanın nuruyla mı Hz. İsa (as)’ı tanırlar?

ADNAN OKTAR: İsa Mesih’in öncülüğü aynı Müslümanlık gibi, aynı. Ama tabii Hristiyan olduklarını söylüyorlar. Yine İncil’e göre hareket ediyorlar. Ama Kuran’ın bütün ana hükümlerini yapıyorlar.

AYLİN KOCAMAN: Gerçek İncil’e göre mi?

ADNAN OKTAR: Gerçek İncil ama Kuran’la onu anlıyorlar. Kuran’la çıkartıyorlar. İncil’in zaten bozulmayan çok yönü var. Sadece teslisi kabul etmiyorlar. İsa Mesih’in ilahlık iddiasını kabul etmiyorlar. Zaten söylüyor böyle bir şey haşa tahayyül dahi edilemez. “Ben Allah’ın herhangi bir kuluyum. Peygamber olabilirim.” Şu an peygamberlik iddia etmiyor geldiğinde. Allahualem diyor. Olabilir diyor yani. Çünkü çok zor, başka biri olması ihtimali.

YASEMİN AYŞE KİRİŞ: Hz. İsa (as)’ın şu an destek olan talebeleri de İslam’ı kabul edip yaşıyorlar.

ADNAN OKTAR: Tabii tabii. Normal İslamiyet tarzında. Ama sorulduğunda tabii Hristiyan olduklarını söylüyorlar. Ben ona benzer birisine rastlamıştım. Bize gelmişti buraya, masondu. Rahip masondu. Böyle bakışları çok hayret vericiydi. Yani böyle çok anlamlı, çok derin, sevgi dolu fakat coşkun bir imanı yansıtan bir bakış vardı yüzünde. Koskoca adamın gözleri yaşardı yani ağladı böyle sonra da gizlice bir kardeşin kanalıyla söyledi. Aslında Müslümanlığı beğendiğini, sevdiğini, Kuran’ı kabul ettiğini, Hz. Muhammed (sav)’i de kabul ettiğini söyledi. “Ama ailemin, eşimin duymasını istemiyorum” dedi. “Bu söylediklerimi ailemin ve eşimin duymamasını rica ediyorum” dedi. Mesela belli bir acayiplik var. Rahip, yüksek dereceli de mason aynı zamanda. Böyle çoktur, inşaAllah. Mesela kadınlardan da talebeleri var. Bu yaratılışçılar var ya, onların içinde de talebeleri var İsa Mesih’in. Kadın ve erkek talebeleri var. Çok az sayıda yani çok çok az sayıda var talebeleri. Yani iki tane, üç tane… Masonluk içinde çok talebeleri var. Tapınakçıların içerisinde var. Bu gizli servislerin içerisinde var. Allahualem diyorum yani. Ama son şeye kadar çıkmazlar Allahualem. Yani Mehdiyet’in vereceği garantiye kadar çıkmazlar. İncil zaten çok güzel bir kitaptır. Sevgi kitabıdır İncil. Hemen anlaşılır zaten. Kuran da hep tasdik ediyor zaten. Allah Kuran’da; “İncil’deki vasfı budur” diyor. Anlıyoruz, o ve ona benzer bütün hükümler doğru. Sadece teslis yanlıştır. Teslis inancı, asıl konu odur yani o yanlış.

BEYZA BAYRAKTAR: Hz. İsa (as) geldiğinde İncil’in tahrif edilmiş gerçek kısımlarını hatırlar mı yani gerçek İncil’i?

ADNAN OKTAR: Geçmişini hatırlamaz Allahualem. Sadece annesi, babası olmuyor. Yanındaki eşyaları 2000 yıllık olan bir insan. Yani bu karbon metoduyla falan anlaşılır. Neyse artık onun bilimsel şeyi. Orijinal kendi elbiselerini saklayacaklar. Bunu görürüz. Üstünde para bulunacak, çok az para. Kuran, Kehf Suresi’nde ona işaret ediyor. Hani, “parasıyla gönderdi” diyor ya ayet. Yanında tarağı var, ünlüdür İsa Mesih’in. Hatta bir ara tarağını attığı da söylenir. Eliyle taramış saçını. Ama tarağı vardır. Aynası, tarağı, çok az da parası yanında yani bulundurduğu beylik eşyası olarak o işte son gün üstündeki kıyafeti.

GÖRKEM ERDOĞAN: Sandaleti demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Sandaleti var. Bir altlık, bir de işte üstünde o cübbe gibi hert boyası mı deniyor bir boya işte. Sarımsı, turuncuya kaçan bir renk boyada bir kıyafet. Ama temiz, güzel, hoş bir kıyafet. O kadar yani. Onu talebeleri saklarlar. Ama normalde modern, böyle gayet güzel, şık giyinen, tişört falan da giyer, gömlek de giyer. Normal, yakışıklı bir delikanlı şeklinde. Saçları ilk geldiğinde uzun. Ama sonra tabii o kısaltıp daha normal bir hale getirebilir. Yine omuzlarında da ama ana şeklini korur. Genç, zinde, yaşı biraz ileri olmasına rağmen genç olacak İsa Mesih. O da öyle çok zinde olacak, göreceksiniz. Yaşına şaşırabilirsiniz.

AYLİN KOCAMAN: Kendisinde bir olağanüstülük olduğunu anlar ı?

ADNAN OKTAR: Tabii canım anlamaz mı İsa mümkün değil? Zaten vahiy alıyor, duyuyor. Fakat sorumlu değiliz. Yani onun aldığı vahiyden sorumlu değiliz.

BEYZA BAYRAKTAR: Talebeleri veya kendisi Hz. İsa (as)’ın kendisi Mehdi’ye hüsnü zan ettiği kişi var mıdır?

ADNAN OKTAR: Mehdi (as)’ı bilir. Tabii adı gibi bilir yani hiç gözü kapalı bilir. Öyle bir şey olmaz. Ama çok çok tehlikeli olur herhangi bir şekilde bağlantı kurması. Hemen anlaşılır. Ama bir ihtimal talebeleri kanalıyla bilgi alabilir. Yan, usulen, hükmen. Asla ve asla çünkü hadislerin işaretiyle o çok net görülüyor. Daha önce hiçbir şekilde görüşme yok hadislerde bu açık.

EBRU ALTAN: Deccali bilir mi ya da Allah iham eder mi?

ADNAN OKTAR: Deccal zaten yeri belli, mekanı da belli. Bu adamların başı olan birisi. O kadar önemli birisi değil o. O da Kudüs’e geleceği anlaşılıyor hadislerden. Kendi geliyor, adam ininden çıkıp kendi ayağıyla geliyor. Bu mucize yani. Kan tutuyor adamı. Normalde gelmemesi, saklanması lazım, tehlikeli bulması lazım. Ta ayağına kadar geliyor. Orada İsa Mesih onu tanıyor işte imanın nuruyla bakıyor, tanıyor.

HÜSNA HANIM: İhtimal vermediği için mi gidiyor?

ADNAN OKTAR: Allahualem. Yani ne olup bitiyor falan bakayım gibisinden.

EBRU ALTAN: Kendisinin deccal olduğunu bilmediği için mi gidiyor?

ADNAN OKTAR: Bediüzzaman; “Bidayeten kendisi dahi kendisinin deccal olduğunu bilmez” diyor. Bidayeten, başlangıcında. Son anda anlıyor. Yani İsa Mesih onu yakaladığında anlıyor. Ama akıl almaz tahribat yapmış oluyor tabii. Yani son ana kadar bilmiyor.

BÜLENT SEZGİN: O sırada İslam hakim olmuş oluyor mu?

ADNAN OKTAR: Tabii. Kudüs’te onun için toplanılıyor zaten. Museviler destekleyecek İslam’ın hakimiyetini, Rusya destekleyecek. Bak Museviler, bütün dünya Musevileri destekleyecek, Rusya destekleyecek. Bir tek İngiliz derin devleti karşı koyacak. İslam alemi destekleyecek ama İngiliz derin devleti çok köşeye sıkışmış olacak. Yani rezil rüsva olmuş olacak deşifre olduğu için, bilindiği için. Gücünü geniş çapta kaybedecek. Öyle görünüyor, benim anladığım, hadislerin anlatımından öyle gibi görünüyor. İsa Mesih’i de biz zannedeceğiz. Allahualem diyerek yani hüsnü zan edeceğiz.

AYLİN KOCAMAN: Siz, Mehdi (as) görünce hemen tanır demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Yani tanır ama zaten onu getirmişler belli oraya, başka kim olabilir? Bekleniyor o o topluluğun içinde, yani tam o eşkalde, özelliklerde birisi. Başka zaten mümkün değil yani Allah öyle bir şey yapmaz. Yani orada bir aldanma olmaz artık. Yani o safhada, o tarihte öyle bir aldanma olmaz. Bir de Musevi kaynaklarda var; “Allah Mehdi (as)’ı mahcup etmez” diyor. Yani, “Onu utandırmaz” diyor. Her şeyi ona göre yapıyor, onun istediği gibi yapıyor. Öyle bir mahcubiyet olmaz. Yani yanlış bir insanla karşılaşma olmaz, mutlaka doğru insan olur.

HÜSNA HANIM: İlhamla demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Zaten Allah rast getiriyor, karşılaştırıyor. Olay günü orada o zaten. Başka bir açıklaması yok. Zaten onu görmek de orada amaç oluyor. İsrail devletini sırf onun için kurdular zaten. İsa Mesih’le karşılaşmak ve onun buluşmasını sağlam ve rahat zeminde yapmak ve Musevileri oraya toplamak. Çünkü o İsa (as)’ın geldiğinde Musevilerin orada olması gerekiyor. Sırf onun geldiğinde Musevilerin orada hazır olması için İsrail devleti kuruldu. Sırf bu amaçla. Zaten mason rahip söylüyor, bu Filistin konularını falan konuşurken. Theodor Herzl’e diyor; “Biz burada senin hilafına karar verdik. Biz burada İsrail devletini kuracağız.” O, “neden?” diyor. “Çünkü İsa Mesih gelecek. Geldiğinde böyle bir devlete ihtiyaç var, o yüzden kuracağız” diyor. “Musevilerin orada toplanması gerekir” diyor. Bak, sırf Musevilerin orada toplanması ve Müslümanların da olması için özel olarak İsrail devleti kuruldu. Yani özel, bu vakitte kuruldu. Sırf İsa Mesih’i karşılamak amacı vardı. Başka bir şey yok. Yoksa adamların İngiliz rahibin nesine, niçin İsrail devletini kursun? Hiçbir çıkarı yok. Evanjelik yani Protestan, İngiliz parlamentosunun bildiğim kadarıyla Katolik rahip oluyor. Yemin ederken oradaki devlet başkanı eğer Katolik’se önce Protestan oluyor nezaketiyle. Yani o rahibin yanında diyor ki; “Ben Protestan oldum” diyor. Teşekkür ediyorlar. Ondan sonra yemin ediyor. Yani İngiliz parlamentosunun bir özelliği, eğer yanlış bilmiyorsam. Kendi aralarındaki bir uygulama bu. Ama mesela bu ledün yönüdür, İsrail devletinin kurulmasının ledüni yönü. Yani alakası yok diğer anlatılan hikayelerle. Tek nedeni budur İsrail devletinin kuruluşunun. Zaten bütün hazırlık da o aşamada. O karmaşanın meydana gelmesi, Suriye ve Irak’ta savaş çıkarılmasının nedeni de yine İsa Mesih’in gelişi içindir. Çünkü Tevrat’ta ve İncil’de o şekilde geçiyor. Aynısıyla, ona uygun yapılıyor. İstense de istenmese de olur zaten o, olacak bir şey.

GÜLŞAH GÜÇYETMEZ: Birçok insan şahit olacak mı Hz. Mehdi (as) ve Hz. İsa (as)’ın buluşmasına?

ADNAN OKTAR: Çok tabii milyonlarca olmaz da ama orası kalabalık olacaktır. Kutsal sandık bulunacak asıl. Kuran’da o çok açık anlatılıyor, ayet. Hatta kutsal sandığın içinde ne olduğu da anlatılıyor. Nasıl korunduğu anlatılıyor. O detay özel veriliyor. Allah bizi ilgilendirmeyen bir şey anlatmaz. Mesela o kutsal sandık kaybolsa bitse işi bitse hiçbir şekilde anlatmaz Allah onu. Bizi ilgilendiren bir yönü kalmamış çünkü. Bizi ilgilendiren yönü olduğu için o kadar detaylı anlatıyor. İçindeki detayı anlatmasının nedeni göreceğimiz için. Hatta Hz. Musa (as)’dan tablet. Hz. Musa (as) da duvar ustasıdır, duvarcı ustasıdır aynı zamanda. Taşı iyi yontar. O Allah’ın hükümlerini on emri taşın üstüne bizzat kendisi kalem ve çekiçle yazıyor. Kalem masonlukta kutsal biliyorsunuz, çekiç kutsal. O tablete yazıyor. Mermer muhtemelen, mermerden bir taş. Kırk gün kalıyor dağda zaten. O süre içinde yazıyor tableti. İyi ustadır, iyi yetişmiş ustadır. Şöyle söyleyeyim; Firavun’a çok şiddetle karşı, küfre şiddetle karşı ama çocukluğundan itibaren yetiştiği yer mason mabedi. Mason mabedinin içinde yemek yiyor, yatıyor, kalkıyor bütün hayatı orada geçti ve onu yetiştirenler de mason. Hz. Musa (as)’yı eğitenlerin hepsi mason. Firavun da mason. Nemrut da masondur. Nemrut harabelerine gidip gördüğümüzde o mason sembollerinin hepsi görülür. Yıldız, ay, on dokuz yıldız. Nemrut harabelerinin resimlerini gösterirseniz ben oradan gösterebilirim. Hepsi masoniktir. Firavun’un sarayındaki sembollerin hepsi masoniktir. Bütün mason mabetlerinde o semboller kullanılır zaten. Daha başka olaylar var da tabii ama onlar daha tarihin derinliklerine doğru gidiyor. O ‘T’ biçiminde taşlar var hatırlıyor musunuz?

BEYZA BAYRAKTAR: Kutsal sandığı koruyan melekler özel sırf kutsal sandığı korumak için mi var?

ADNAN OKTAR: Kutsal sandık şöyle; melekler onun bulunmasını engelliyor. Adam mesela geliyor onun bulunduğu mağaraya, sandığın bulunduğu mağaraya, sandığı göremiyor adam. Mucize olarak göremiyor halbuki duruyor orda, göremiyor. Bak İsrail arıyor, Amerika arıyor, CIA arıyor, MI6 arıyor herkes arıyor kutsal sandığı. Hiçbir şekilde bulamıyorlar. Allah meleklerle koruyor işte onun için söylüyorum. Bulmaları mümkün değil. Burunlarının ucunda olsa göremezler ama Mehdi (as) zamanında eliyle koymuş gibi buluyor Mehdi. Çünkü o koruma kalkıyor. Allah meleklerle yardım ettiği için Hz. Mehdi (as)’ye sağında Cebrail (as) solunda Mikail (as) vardır diyor Peygamberimiz (sav). İsrafil (as) önündedir diyor. Bütün melekler yanında, üç bin melek var o melekler onları gördüğünde çekiliyorlar. Sandığın koruması kalkıyor, melekler korumayı kaldırıyorlar yani görmesini sağlıyorlar Mehdi (as)’in. Sonra alıp getiriyorlar Kudüs’e. Hadislere göre anlatıyorum tabii. Mescid-i Aksa’nın önüne getirilecek. Ondan sonraki safhaları o olay olduğunda görürüz. Sandık açılacak. Üstü örtülü oluyor normalde sandığın, kalın bir örtüyle örtülüyor. Halk yanına yaklaştırılmıyor. Açıldığında mucize meydana geliyor, Kuran’da belirtiliyor. Birden bir kalpte ve beyinde, ruhta bir ferahlık oluyor. Ani bir hafiflik meydana geliyor. Sebebi bilinmiyor bir mucize olarak oluyor. Oradaki insanların hepsi onu görüyor. Allah katından böyle bir harikanın olduğunu Kuran detaylı anlatmış. Görülmeyecek bir şeyi anlatmaz Allah. Duyulmayacak, bilinmeyecek bir şeyi anlatmaz.

EBRU ALTAN: Peygamberimiz (sav) hadislerde gerçekleşmiş olayları görerek mi Allah gösterdiği için mi anlatıyor?

ADNAN OKTAR: Yekaza halinde görür. Peygamberimiz (sav) rüyasında görüyor, yine Miraç’ta var, Miraç’ta görüyor. Mehdi (as)’ı Allah gösteriyor. Mehdi (as)’ı çok detaylı biliyor Peygamberimiz (sav). Akıl almaz detay ve sahabede muazzam bir Mehdi (as) sevgisi var. Ama o sonradan o devirdeki münafıklar tarafından müthiş bir öfkeyle örtbas edilmiş Mehdiyet. Şia bir tek ondan yakasını kurtarmış. Ehli sünnet içinde çok boğmaya çalışmışlar. Halen de ehli sünnet alimleri bakın Mehdiliği yok etmek için büyük gayret gösteriyorlar. Diyanet de bak kapatmaya çalışıyor Mehdiliği. Toplantılar yapıyor Mehdi konusunun açılmaması için. Tarikatları toplayıp Mehdilik konusunun bir daha gündeme gelmemesini rica edecekler Allahualem onlardan da. Rusya’daki baskılarda Kütüb-i Sitte’de Mehdi çıkartılıyor. Muazzam bir Mehdi reaksiyonu var. Ama Şia delicesine Mehdi’ye bağlıdır. Ölür ama Mehdi’ye laf söyletmez Şia. Çok gözü dönmüş bir Mehdilik kararlılığı vardır Şia’da.

Üstteki yuvarlak, o mason sembolü. Onun yanındaki pergel mason sembolü. Onun yanında ay mason sembolü. Şu iki işaret de meşhur mason sembolüdür. Eliyle de işaret ediyor. Elinde de aynı masonik sembol var. Elinin üstünde ve göğsünde de var.

AYLİN KOCAMAN: Şia karşıtlığı da bu yüzden midir?

ADNAN OKTAR: Şia aslında çok yiğittir. Allah onları özel korumuş Şia’yı.

BEYZA BAYRAKTAR: Siz sahabenin Peygamberimiz (sav)’e en çok Mehdiliği sorduğunu söylemiştiniz.

ADNAN OKTAR: Mehdi (as) Peygamberimiz (sav) devrinde her gün konuştukları konu. Musa (as) döneminde de sürekli konuşuluyor Moşiyah. Hz. Musa (as)’nın hiç ağzından düşmüyor Moşiyah. Sürekli “Ya Rabbi Moşiyah nasıl bunu değerlendiriyor?” Yani çocuk tatlılığında kafa hep Moşiyah’ta. Çok seviyor Peygamberimiz (sav) de çok seviyor. Hz. Ali (ra) çok sever. Ama münafıklar nefret ediyordu Mehdi (as)’den. Peygamber Efendimiz (sav) devrinde 300 kişi kadar falan vardılar. Onlar Mehdi hadislerini yok etmek için ne yapacaklarını bilemediler Mehdi (as)’yle ilgili. Ama buna rağmen Şia muhafaza etti.

Bir daha göster resmi. Bir kere o üstteki o kask şapka o masonik. Zülkarneyn’in şapkası olarak kabul ediliyor. Çift, iki tarafta süngüler var, çift. Zülkarneyn zaten iki süngülü anlamına geliyor. Zül; ikidir, karn; süngü veya sivri anlamındadır. Mesela güneş o mason sembolü, hilal şeklinde ay mason sembolüdür. Pergel mason sembolü. Yıldız, Davut yıldızı mason sembolüdür. Mesela Malta haçı var boynunda. Tapınak şövalyelerinin de o sembolüdür, masonik sembol. Bileğindeki o çiçeğe benzer Rosetta tabir ediliyor, mason sembolüdür o da. Özetle Hz. İbrahim (as)’in yetiştiği yer de mason mabedidir orası da.

YASEMİN AYŞE KİRİŞ: Kabe de mikap taş şeklinde demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Evet, Kabe mikap taş tarzında. Oradaki Hacer-ül Esvet’te bakan göz, göz şeklindedir. O da masonlukta kutsaldır. Zülkarneyn ‘zu’ ve ‘elkarneyn’ kelimelerinden oluşuyor. Karn, zaman devir anlamına da gelir. İki anlamına geliyor, iki zamanlı. Süngüler iki zamanı işaret ediyor. Aynı anda iki zamanda olabiliyor yahut iki boyutlu. Hem madde hem ruh. Aynı anda hem madde hem ruh olabiliyor, ona işaret.

“Davutoğlu Moşiyah Hz. Mehdi bana senden yükselecek. Kutsal yazılarda şöyle der; yapıcıların reddettiği taş, köşenin baş taşı oldu.” Bak, diğer kişilerin kinlendiği karşı olduğu taş, köşenin baş taşı oluyor yani insanlığın başına geçecek. Tevrat’ta geçiyor. (Mezmurlar 118/22) “Ve kökleri eskidir güneşten önce adı Yinon’du” yani güneş daha olmadan Mehdi vardır diyor. Ve adı Yinon’du diyor Mehdi’nin. (Mezmurlar 72/17) “Bu yüzden egemen Rab diyor ki; ‘İşte Siyon’a sağlam temel olarak bir taş, denenmiş bir taş, değerli bir köşe taşı” Allah tarafından denenmiş, anlaşılmış “değerli bir köşe taşı” yani değerli bir insan “yerleştiriyorum. Ona güvenen yenilmeyecek.’ Yani Mehdi’ye güvenen. (Yeşaya 28/16) Ama tabii çok şifreli bunlar. “Sağlam temel olarak yerleştiriyorum.” (Yeşaya 28/16) “Moşiyah hayatın ve nefesin kaynağıdır. Nefes aldığımız sürece umudumuz sürer. Allah’a güveniriz ve her nefesimiz duadır. Umudumuz odur ki Moşiyah gelecek hayatımızı tamamen temizleyecek.” (Mersiyeler 4/2) Tevrat’ta bu bir dua. “Moşiyah’ı tanıyabilmiş olsaydık şu an sıkıntılarımız çoktan biterdi, İsrail de kurtulurdu” diyor. (Kol HaTor 2/39) Moşiyah’ın işareti olan koku alması nedeniyle burundan nefes almak nefis koklamak gibi kelimeler dualarda Moşiyah’a ithafen kullanılır. “Moşiyah’ın geleceğine tüm kalbimle inanıyorum. Gecikse de onu tüm kalbimle bekleyeceğim.” Musevilerin duası bu yine. Moşiyah’ın lakaplarından biri de ‘Manehem’ yani yatıştırıcı; kavgayı, kanı, gerilimi yatıştırıcı. (Zebur 37/11) “Halim olanlar dünyaya mirasçı olacaklar” diyor Tevrat. Eski ve yeni ahitteki peygamberler arasında en halim kabul edilenler Hz. Davud (as) ve Hz. İsa (as). İkisi de çok halimler, çok sevecenler. Allah Hz. Davud (as) soyundan Moşiyah’ı göndereceğini söylüyor ve müjdeliyor ve Davud (as) soyundan. Hz. İsa (as)’yı da ahir zamanda geri gönderiyor bak, ikisi de Hz. Davud (as) soyundan, ikisi de Davud (as)’un evladı. İkisi de halimler İsa Mesih (as) de, Mehdi (as) de.

Yine iki resim var onları göstersene, Musa (as) dönemine ait. Heman ile ilgili olan resim.

Bakın geçmişte Rusya’yla Abdülaziz bir yakınlaşmaya gidiyor. Abdülaziz Rusya’yı yakın dostça bir müttefik olarak görüyor. Aramızdaki gerilim hemen kalkıyor. İstanbul’daki Rus büyükelçisi Natilev dostluğuna aracı oluyor. Şimdi Tayyip Hoca Rusya’ya gitti ya, geldi araları düzeldi hemen darbe oldu. Aynı şekilde Abdülaziz döneminde de Rusya’yla bağlantımız en güzel şekle getiriliyor birden. Aramızda antlaşma yapılıyor dostluk bağlantıları kuruluyor hemen Abdülaziz’e darbe yapıyor İngilizler. Görüyor musun benzerliği? Aynısı, hiç fark yok. Rusya’yla ne zaman yakınlaşsak hemen darbe olmuş.

BEYZA BAYRAKTAR: Darbe yaparken de o dönemde halkın kandırılmasını söylemiştiniz. İngiliz derin devletinin askerleri kandırmasını.

ADNAN OKTAR: Her şey aynı, darbe tıpatıp aynı.

KARTAL GÖKTAN: Musa (as) dönemi resimleri geldi.

ADNAN OKTAR: İkinci resmi göster. O işaret şu an NATO’nun da kullandığı işaret biliyorsunuz. O elindeki cisme de dikkat edin. Üstteki ayı görüyorsunuz değil mi? Sütunu görüyorsunuz. Onlrı daha sonra konuşuruz.

Kurtuluş Savaşı sırasında da Rusya bize geniş çaplı para ve silah yardımında bulunmuştu. Rusya hep dost davranmıştır bize. O yönüyle iyi değerlendirmek gerekiyor. 

Taksim’deki anıtı göster. Atatürk’ün sağ tarafındaki askerler, Rus üniformaı onlar dikkat ediyor musunuz? İki ünlü Rus asker; Frunze ve Mareşal Voroşilov. Bağımsızlık savaşında bize yardımcı olan generaller. Bunların heykeli dikildi.

KARTAL GÖKTAN: Rus askerlerinde resmi vardı; General Frunze Ve Mareşal Voroşilov.

ADNAN OKTAR: Bak onların Taksim’e heykeli dikildi, Türklere yardım ettikleri için. Bu da bilinmeyen bir şey.

Bu İngilizlerin yönettiği, İngiliz derin devletinin geniş çapta etkisinde olan Moodys kredi notu kuruluşu, kredi notunu düşürdü Türkiye’de biliyorsunuz. Ekonominin bozulmaması için insanların paralarını yastık altına saklamaması gerekiyor. Para mutlaka hareketlendirilmesi gerekiyor. Yani evde para tutmasın kardeşlerimiz. Bankada olabilir yahut ticari işletmelerde olur, parayı mutlaka hareketlendirelim. Piyasayı şimdi durgunlaştırıp, ekonomik kriz çıkartmak istiyorlar Türkiye’de. Buna hiç kimse müsaade etmesin. Bu çok kötü bir oyun, çok uydurma bir oyun. Bu oyunu bozalım.

NATO amblemini ver. Aynısı değil mi?

Son halife Abdülmecit Efendi, resmi var mı? 1920’lerde yazdığı risalesinde, Osmanlı’yı içkinin yıktığını yazıyor. Abdülhamit döneminde zehir bütün fabrikalarda üretildi. Ve bütün Osmanlı gençliği şarapçı, rakıcı oldu. Bak ne diyor Abdülmecit Efendi, 1920’lerde yazdığı risalesinde? Osmanlı’yı içki yıktı diyor. “Osmanlı devletinin çöküşüne sebep olan dertlerin başında içki gelir” diyor, Abdülmecit Efendi. “Halife çocuğu olan şehzadeler bunu unuttukları takdirde millete ve Osmanlı hanedanına verilmiş olan hilafet ile saltanata ihanet etmiş olurlar.” Gönderme yapıyor. “İçki içenlerin hilafetle ve saltanatla hiçbir hakları yoktur” diyor. Bu ne yapıyor? Fabrikasını kuruyor. Kendi de içiyor, milleti de teşvik ediyor. “Zararı yok, için” diyor.

BÜLENT SEZGİN: Dünyaya dağıtıyor, satıyor.

ADNAN OKTAR: Tabii, zibil gibi. Bak, bir daha söylüyorum.

KARTAL GÖKTAN: Resmini de görebiliriz.

ADNAN OKTAR: Göster. Abdülmecit Efendi yaman. Yaklaştır yüzünü. Son halife Abdülmecit Efendi 1920’lerde yazdığı risalesinde, Osmanlı’yı içkinin yıktığını yazıyor. İngiliz derin devleti ayrıca tonlarca dışarıdan da getiriyor içki. Ve Türkiye’de bakın dikkat edin gelen içki bedava dağıtılıyor. Yani varillerle getiriliyor ve bedava dağıtılıyor. Galata’nın önüne getiriyorlar. Oradan her yere tevzi ediyor, bedava. Sular seller gibi içki içiyor Osmanlı evlatları. “Osmanlı devletinin çöküşüne sebep olan dertlerin başında içki gelir.” Tabii Darwinizm, içki. “Halife çocuğu olan şehzadeler bunu unuttukları takdirde millete ve Osmanlı hanedanına verilmiş olan hilafet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilafette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur” diyor. Biz ne anlatıyoruz? İşte Osmanlı’yı yıkan şeyi kendisi söylüyor Abdülmecit Efendi. Demek ki bu Abdülhamit devrinde binlerce, milyonlarca litre içkiyle Osmanlı mahvedilmiş. Bu kadar basit. Açılan kerhanelerle, içkiyle, Darwinist felsefeye maddi ve manevi çökertilmiş. Bunu kim söylüyor? Ben söylemiyorum, Abdülmecit Efendi söylüyor.

BÜLENT SEZGİN: Daha net bir resmi var.

ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah. MaşaAllah Abdülmecit Efendi’ye. “Osmanlı devletinin çöküşüne sebep olan dertlerin başında içki gelir” diyor halife. “Halife çocuğu olan şehzadeler bunu unuttukları takdirde millete ve Osmanlı hanedanına verilmiş olan hilafet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilafetle ve saltanatla hiçbir hakları yoktur” diyor. Bunu işte Abdülhamit duymuş olsa bunların hiçbirini yapmayacaktı belki. İngiliz derin devleti bizi içkiyle, fuhuşla, Darwinizm’le, materyalizmle Osmanlı’yı mahvettiler. Özellikle içki ve Darwinizm ve sigara. Yani zibil gibi sigara Osmanlı’ya, bütün köyler, kentler, her yer sigarayla dolmuştu. Tütün dumanından geçilmiyordu her yer. Şarap ve tütün dumanı. Ne savaşacak takatleri kaldı, ne konuşacak takatleri kaldı, ne çalışacak takatleri kaldı.

Hz. Süleyman (as)’a soruyorlar. “Moşiyah’ın karakteri kime benzer?” Bak, onlar da Mehdi (as)’a ne kadar sevgi dolular, görüyor musun? Resulullah (sav)’de de var. Hz. Süleyman (as) cevap veriyor; “Moşiyah benim gibi neşeli ve şakacıdır.” Eğlenceci böyle şakacı ve neşeli. “Ama karakteri en çok Musa’ya benzer.” Yani çile ehli olduğu için, zorluklar ve acı içinde yetiştiği için ona benzer diyor.

Osmanlı’da Abdülhamit döneminde meydana gelen bu içki modası o kadar şiddetleniyor ki, 1920’lerde Şeyhülislam İbrahim Haydarizade’nin himayesinde Sultan Vahdettin’in izniyle 1920 yılında Yeşilay kuruluyor. Bu alkolikliğin ve ayyaşlığın kaldırılması için. Sırf bu belayı durdurmak için geniş çaplı faaliyet yapıyor Yeşilay. Yeşilay’ın kuruluş amacı budur. Abdülhamit döneminde genişletilen bu alkol düşkünlüğünün, bu rakı, şaraba düşkünlüğün ortadan kaldırılması için. Mahvolmuştu Osmanlı o dönemde. Tütün ve içkiden mahvolmuştu, maddeten. Manen de Darwinizm’le çökertilmişti.

O iftira da olabilir bilmiyorum. İlber Ortaylı; “Abdülhamit esrar da içiyordu” diyor. Yani sigarayla beraber esrar içiyordu diyor. Belgeye dayanması lazım öyle bir iddianın. Kendi ifadesi olması lazım veyahut şehzadelerin birlikte şehadetleri gerekir. Onu bilmiyoruz. Ama sigarası, içkisi hepsi net, onlar zaten çok sarih.

BEYZA BAYRAKTAR: İlber Ortaylı bugün; “Abdülhamit dönemi hiç konuşmadığımız ve araştırmadığımız bir dönemdir. Araştırılması gerekir” dedi. Sizin söylediğinizin üzerine.

ADNAN OKTAR: İşte araştırsın. Ben araştırdım yeteri kadar.

Museviler Moşiyah’ın bağışlayıcı yani affedici ve gönül alıcı ruhunun Yusuf peygambere benzediğini anlatıyorlar. Onun gibi böyle kıyamıyor, hemen affediyor, bağışlayıcı. Mesela Yusuf (as) kendisini kuyuda bırakan kardeşlerinin bile gönlünü alıyor. Çünkü zaten cinayet amacıyla yapıyorlar. “Üzülmeyin. Eğer siz beni bırakmasaydınız ben bugün Mısır’da güç sahibi olamazdım. Hayırlı oldu” diyor. “Sakın üzülmeyin” diyor. Moşiyah’ın bağışlayıcı, affedici özelliğinden dolayı şeytani insanlar, münafıklar bile utanıp, kendilerini düzeltiyorlar o dönemde. En azılı böyle iblis gibi münafıklar bile kendilerini düzeltiyorlar.

Şimdi kısa bir ara verelim. Biraz daha devam edelim. İnşaAllah.

BÜLENT SEZGİN: Yayınımıza kısa videolarla devam ediyoruz.

VTR: Münafıklar Elçi’ye Saygı Duymaz, Diğer Müslümanları da Olumsuz Etkilemeye Çalışırlar

Masaüstü Görünümü