Harun Yahya

Sohbetler (23 Ekim 2016; 20:00)

(MP4) Video

(MP3) Audio

BÜLENT SEZGİN: İyi geceler değerli izleyicilerimiz Adnan Oktar’la Sohbetler’e başlıyoruz inşaAllah.

ADNAN OKTAR: Ne yapalım? Bir konu anlatalım.

Biraz münafık alameti okuyun, ondan sonra devam edelim. Hadi bakayım.

BÜLENT SEZGİN: Münafık, Yalanı Müslümanlara  Karşı Mücadele İçin Kullanır. Allah bir Kuran ayetinde "... Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak." (Enam Suresi, 112) sözleriyle münafıkların 'yalan söyleme' özelliklerini Müslümanlara bildirmiştir. Bir başka ayette de yine Allah münafıkların bu bozuk ahlakını "... Onlar, gerçekten yalancıdırlar." (Haşr Suresi, 11) sözleriyle haber vermiştir. İşte münafık, Müslümanların yanında olduğu süre boyunca yaptığı gizli faaliyetlerini ve sahtekarlıklarını gizleyebilmek için pek çok yalan söyler. Sonra da her söylediği yalanın üstünü örtebilmek için yeni yeni yalanlara ihtiyaç duyar. Bunun sonucunda da sabahtan akşama kadar nefes almadan, hayasızca ve hiç utanmadan, Müslümanların gözlerinin içine baka baka, sürekli yalan söyler. Bu yalanları söylerken münafığın dikkat çeken bir başka yönü ise, 'yalan konuşurken yüzünde en ufak bir utanma sıkılma, yüzünde bir kızarma olmaması'dır. Son derece 'yüzsüz ve haysiyetsiz bir şekilde', 'yalan olduğu herkes tarafından bilinen çok bariz bir konuda', hiç rahatsız olmadan saatlerce yalana dayalı konuşmalar yapabilir. Münafığın yalanlarında göze çarpan diğer bir özellik ise, 'çok ahmakça yalan söylemesi'dir. Zira inkar eden insanlar arasında bazı kimseler vardır; onlar da yanlış bir tavır olarak yalan söylerler. Ama kendilerince yine de 'zekice yalanlar' söylemeye çalışırlar. Arkalarında aksini ispatlayacak bir delil bırakmazlar ve konuşmalarının yalan olduğu da ancak çok zor tespitlerden sonra anlaşılır. Ancak münafık böyle değildir. Münafığın tüm yalanları çok 'ahmakça', 'yalan olduğu kolaylıkla ispatlanabilen' 'akılsızca mantıklara dayalı'dır. Biraz önce söylediği bir şeyi unutur, bir an sonra onu inkar eder. Önce "Ben bugün buraya hiç gitmedim" der, konuşmasının bir başka yerinde ise, "Yok ben bugün bütün gün buradaydım" der. "Az önce böyle demiştin ama" diye hatırlatıldığında, "Yok ben öyle demedim, nereden çıkardın, sana öyle geliyor" der. Sonra da "Sen durduk yere bana iftira atıp, beni yalancılıkla suçluyorsun" diye çirkeflik yapmaya ve karşı tarafı suçlu çıkarmaya çalışır. İşte münafığın bu 'abartılı akılsızlığı' ve 'yalanlarındaki ahmakça ve acemice teknikler', Allah'ın Müslümanlara olan bir desteği ve koruması, münafığa ise samimiyetsizliğinden dolayı isabet eden bir 'beladır'. Böylelikle Müslümanlar her yalanında münafığı kolaylıkla fark edebilir ve tedbirlerini alırlar. Münafık Müslümanlar arasında yalanı pek çok amaç için kullanır. Bunların en başında elbette ki 'Müslümanlara içten içe zarar vermek ve sinsice küfürle işbirliği yaptığını gizlemek istemesi' vardır. 'Kendi alçaklıklarını, yaptığı sinsilikleri, sahtekarlıkları, samimiyetsizlikleri gizlemek' için de, yine hep yalana başvurur. Özellikle de 'kendini savunmak, temize çıkarmak, üzerindeki münafık alametlerini gizleyip, kendisini samimi bir Müslüman gibi gösterebilmek' için münafık, yalanı şeytani bir silah olarak kullanır. Münafık kimi zaman da, 'yalan ile diğer sinsi yöntemlerini birleştirip' çok 'daha şeytani bir savunma mekanizması' oluşturmaya çalışır. Bazen karşı tarafa 'iftira atarak, bazen ağlayarak, bazen bağırıp çağırarak, bazen de saldırganlaşarak' kendince yalanını iyice inandırıcı hale getirmek ister. Müslümanlar münafığın yalanını ortaya çıkardıklarında da, münafık onları kendisine 'iftira atmak' ile suçlar. Ona "Yalan söylüyorsun" denildiğinde, "Ben yalan söylemedim, sen niye bana iftira atıyorsun?" diyerek ardı arkası kesilmeyen çirkefliklerine devam eder. Ve tüm bunları yaparken de, Allah'ın Kuran'da, "... Biz iyilikten başka şey istemedik diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahitlik etmektedir." (Tevbe Suresi, 107) sözleriyle bildirdiği gibi, 'ne kadar iyi niyetli olduklarını' vurgulamak için 'Allah adına yemin de ederler'. Oysa ki Allah ayette onların 'yalan söylediklerini' haber vermiştir. Bir başka ayette ise, "... Sana Allah adına yemin edecekler" sözleriyle Allah, münafığın bu yöntemine bir kez daha dikkat çekmiştir. Allah münafıkların, sanki iman ediyorlarmış ve samimi bir Müslümanmış gibi Allah'ı şahit göstererek yalan yere yemin ettiklerini bildirmiştir. Ve ayetin devamında da Allah, "Kendi nefislerini helake sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor." (Tevbe Suresi, 42) sözleriyle, münafıkların hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayacaklarını haber vermiştir.

Münafık, Müslümanlara İftira Atarak Kendini Temize Çıkarmaya Çalışır. Münafığın sinsi oyunlarından biri de, hemen her fırsatta samimi Müslümanlara 'iftira atma alışkanlığı'dır. Münafık 'kuşkuyu üzerinden dağıtmak, suçlu görünümünden kurtulmak ve kendince temize çıkabilmek' için sürekli 'kendisini mağdur gösterme çabası' içine girer. Amacı kendisini, 'gereksiz yere kuşkulanılan, gereksiz yere tedirgin olunan' 'masum bir insan' gibi göstermektir. Ancak elbette bu da münafığın hastalıklı planlarından biridir. Ne kadar mağdurmuş izlenimi verirse, kendisine o kadar geniş, rahatça hareket edebileceği, kolaylıkla hainlik yapabileceği bir alan açabileceğini düşünür. Bu hedefine ulaşabilmenin en kısa ve etkili yollarından birinin de, kendince 'Müslümanlara iftira atmak' olduğuna inanır. Münafığın hemen her sözünde 'açık ya da gizli bir mağduriyet iması' vardır. Bu sözde mağduriyeti delillendirmek için de, bol bol yalan söyler ve Müslümanlara iftira atar. İzlediği bu yol da elbette ki sinsi planın bir parçasıdır. İftira atarak hem öfke duyduğu Müslümanları karalamak, hem de kendini 'mağdur ve masum' göstererek yüceltmeyi hedefler. Kendince Müslümanlara duyulan güveni ve onların sözlerine karşı duyulan inancı sarsacak, kendisine karşı duyulan güven ve itibarı ise güçlendirecektir. Ancak münafık iftirayı, elinde hiçbir delil olmaksızın gelişigüzel bir şekilde gündeme getirmez. Şeytandan aldığı ilhamlarla önce konuyu sinsice planlar ve zeminini güçlendirir. Atacağı iftiranın bir altyapısı olabilmesi için, olayları, olmasını istediği şekle, yani atacağı iftiraya benzer hale getirebilmek için özel olarak yönlendirir. Sonrasında yeri geldiğinde, atacağı iftira için geçmişe yönelik sunabileceği sahte deliller oluşturur. İşte zaman içerisinde tüm bu altyapıyı güçlendirdikten sonra, planını uygulamaya başlar. Münafık, iftira atarken kullandığı konuları da çok özenle seçer. Genellikle 'iftiraları, onun samimiyetine, iyi niyetine, gösterdiği çabaya rağmen, Müslümanların anlayışsızlığı, kötü ahlakı, yalan söylemeleri, kötü davranmaları, adaletsizlik yapmaları, iftira atmaları, kasti olarak onu dışlamaları gibi', 'kendisini yüceltmeyi Müslümanları ise kötülemeyi' amaçlayan mantıklar üzerine kuruludur. Bu iftiralarda Müslümanlar hep neredeyse dünyanın en kötü insanlarıdır. Ve özellikle de ona karşı çok çirkin tavırlar sergiliyorlardır. Münafık ise tüm bu iftiralarda hep iyi niyetle çabalayan, ancak hep hakkında yanlış teşhisler konulan, yanlış anlaşılan, iyilikten başka bir isteği olmayan masum ve mağdur kişi konumundadır. Ancak tüm bunlar tam şeytanın ahlakına uygun olarak 'kurgulanmış yalanlar'dan ibarettir. Zira münafık her eyleminde olduğu gibi, bu planını uygularken de doğrudan şeytan ile ittifak halindedir. Allah Kuran'da şeytanların işbirliği yapacakları kimselerin 'gerçeği ters yüz eden', 'günaha düşkün' ve 'yalancı' insanlar olduklarını bildirmiştir. İşte bu özelliklerle de, tam da 'münafığın ahlaksızlığı' tarif edilmiştir: “Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler. (Şuara Suresi, 221-222) Münafıkların Müslümanlara iftira atma yöntemlerine sayısız örnek vermek mümkündür. Örneğin 'münafığın en istemeyeceği şeylerden biri İslam'a ve Müslümanlara fayda sağlayacak çalışmalar yapmaktır'. Ancak Müslümanlar gece gündüz tebliğ çalışmaları yaparken, kendisinin bu çalışmalara hiç bir katkıda bulunmaması dikkat çekmesin diye, bu konuda kendini temize çıkarmak zorundadır. İşte bunun için hemen etrafını suçlar ve Müslümanlara iftira atar. "Ben İslam'a çok hizmet etmek istiyorum ama onlar benimle ortak çalışma yapmak istemiyorlar, bana bir faaliyet vermiyorlar, benim yardımımı istemiyorlar ya da çalışmalarıma engel oluyorlar" gibi bahanelerle ortaya çıkar. Oysa ki elinin altında İslam'a faydalı olabileceği, Müslümanlara yardım edebileceği çok fazla imkanı vardır. Ayrıca her "Ben de bir faaliyet yapmak, size yardımcı olmak istiyorum" dediğinde ona "Tamam, o zaman şu konuda şöyle bir çalışma yapar mısın?" gibi bir talepte bulunulur. Ama münafık kasıtlı olarak bunların hiçbirini yerine getirmez. Zaten 'bu sözleri söylerken ki niyeti de asla hizmet etmek değildir'. Sadece iftira atabilmek ve huzursuzluk çıkarabilmek için bahane bulmaktır. Hiçbir işe yaramadığının ve Müslümanlara hiç bir konuda yardım etmediğinin kendisi de farkındadır ve çirkeflik yaparak yaygaralar kopararak bu imajının üstünü örtebileceğini sanır. İnsanların aklında 'istiyor ama imkan tanınmadığı için bir şey yapamıyor algısını oluşturabileceğini' zanneder. Halbuki Müslümanlar samimi hizmet etmek isteyen birinin tavrıyla, ahlaksızlığından dolayı hizmetten sinsice kaçan birinin tavrını kolaylıkla ayırt edebilecek kadar akıllıdırlar. Münafığın bu ahlakını detaylandırmak için verilebilecek daha yüzlerce örnek vardır. Münafık iftira malzemesi olarak gerektiğinde, 'sağlık gibi hassas bir konuyu bile kullanmaya çalışır'. Örneğin kendisine yeni pişirilmiş çok güzel bir yemek ikram edilir, 'yemeğin bayat olduğunu' iddia eder. Yediği meyvenin kenarında bir çürüme görse, "Bana bunu özellikle seçip verdiler, benim sağlığımı umursamıyorlar" gibi hayal ürünü bir iftirayla ortaya çıkar. Bulunduğu yerdeki tozdan alerjisi tutsa, "Burayı özellikle tozlu bıraktılar, hayatımı tehlikeye attılar" der. Ona güzel bir söz söyler, iltifat ederler; "Benimle alay ettiler, dalga geçtiler" der. Yaptığı bir işe yardım etmek isterler, "Beceriksiz olduğumu ima etmeye çalıştılar" der. İşte münafık, Müslümanların arasında kaldığı sürece, bunlara benzer iftiraları asla son bulmaz. Dünyada karşılaşabileceği en vicdanlı, en dürüst insanların Müslümanlar olduğunu bildiği halde, 'Bu nur gibi tertemiz insanları karalamaya çalışarak huzursuzluk çıkarmak ve Müslümanlara zarar vermek' ister. Ancak bu yaptıkları Müslümanlar için hayır, münafık için ise azapla sonuçlanır. Allah Kuran'da 'gerçeği sürekli ters yüz ederek' iftira atan münafığın ahirette acı bir azapla karşılaşacağını şöyle bildirmiştir: “Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline. Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azapla müjdele. (Casiye Suresi, 7-8)

Münafık İftiralarıyla Özellikle de Müslümanların Manevi Liderleri Olan Elçileri Karalamak İster. Münafık iftira atarak, 'Müslümanlar arasında fitne ve kargaşa çıkarmak, kendince onları birbirlerine düşürebilmek ve birbirlerine karşı duydukları güveni zedelemek' ister. İşte bu konuda kendine ilk hedef olarak seçtiği kişiler de, 'Müslümanlar arasında aklına, güzel ahlakına, sözüne en güvenilen, en takva, en dürüst ve en adaletli bilinen, Allah'ın elçileri olan kimseler'dir. Gerçeği ters yüz ederek, dil eğip bükerek, yalan söyleyip iftira atarak, kendi zayıf akıllarınca sürekli olarak onları haksız çıkarmaya ve Müslümanların nezdinde onları sözde 'adaletsiz ve güvenilmez' kimseler olarak göstermeye çalışırlar. Allah Kuran'da münafıkların bu şeytani yöntemlerini şöyle haber vermiştir: “Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Enam Suresi, 144) Münafıklar tarih boyunca bu sinsi taktikleriyle her Müslüman toplumunda aynı fitneyi çıkarmaya çalışmış, tüm Peygamberlere, elçilere ve Allah'ın veli kullarına aynı iftiraları atmaya kalkışmışlardır. Hz. Yusuf (as), Mısır'da yanında kaldığı Vezir'in karısı tarafından 'kendisinden murad almak' istediği iftirasıyla suçlanmış ve Vezir'in karısının yalana dayalı açıklamaları sonucunda yıllar yılı zindanda kalmıştır. Bu olay, Allah korkusu olmayan, ahirette hesap vereceğini düşünmeyen, yalanı kendi menfaatleri için alçakça kullanan münafık karakterli insanların ne kadar gözü dönmüş olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

ADNAN OKTAR: Evet. İngiliz derin devleti dünyada mebzul miktarda bulunan münafıkları ot kullanır gibi kullanıyor. Çünkü büyük bir kitle var. Fakat bunları sadece şeytan kullanmış. Ama İngiliz derin devleti şeytani zekasıyla “şeytan kullanıyorsa ben de kullanayım” demiş. Ve büyük bir yapı olduğu için, çok çok büyük bir yapı olduğu için ve kilit noktalarda bu adamlar görev alabildikleri için İngiliz derin devleti şeytani bir kurnazlıkla bunları tarihten gelen tecrübeyle kendi adamı haline getirmiş. Münafığın en hassas olduğu şey “sen büyüksün” demektir. Münafığa “sen büyüksün” dersen istediğini yaptırırsın. Yani “sen” -haşa- böyle “Allah gibisin” dersen. Zekası ve aklını münafık kendine mahsus mülkü olarak görür, onu Allah’ın yarattığını bilmez. Şeytanın hulul etmesiyle meydana gelen zekayı kendi yeteneği olarak görür onu. Halbuki şeytanın zekasını kullanıyor hulul ettiği için. Onun için münafık ordusu besleyenler bunları böyle ağılda domuz besler gibi iltifatla beslerler. İşte “senin gibi zekası olan yok. Senin gibi aklı olan yok. Diğer bütün beylerden daha üstünsün. Diğer bütün kadınlardan daha üstünsün. Hiçbirinin aklı senin gibi değil. Sen daha yeteneklisin, daha iyi kavrıyorsun.” Halbuki “sen kerizsin” anlamına gelir o. “Sen enayisin” anlamına gelir. Onların dilinde o anlama geliyor ama o ahmak onu anlamaz. Suni domuz yemi gibi yutar onu. Yer ve enaniyeti de gittikçe şişer, palazlanır yani. Zaten onlar beslerler onu domuz besler gibi beslerler. Enaniyeti onun şişer şişer, artık en sonunda patlar. Tam böyle iblis konumuna gelir. Ondan sonra onlar onu kullanmaya başlar. Bir ölüdür artık onlar için o. Mesela bir münafık gidiyor Suriye’de, Irak’ta casusluk yapıyor yirmi yıl sabırla. “Ya” diyor, “sen yirmi yıl sonra gel, biz seninle yine görüşeceğiz” diyor. “Biz sana sadığız” diyor. “Ben de size sadığım” diyor. Şeytani bir sadakati vardır münafığın. Şeytana sadıktır. Allah’a sadık değildir. Şeytana sadıktır. Mesela on yıl, yirmi yıl bekler. Otuz yıl bile bekler. Mesela o görevlendirdikleri casuslar, artık yaşlanıyor adamlar, daha hala orada göreve devam ediyor daha hala bir gün İngiltere’ye dönecek umuduyla. Mesela kadın ajanlar gönderiyorlar. Onlar da bir gün döneceğiz, görev yapacağız umuduyla bekliyorlar.

Münafık literatüründe uzun sadakat sözleri vardır. Mesela on yıl, yirmi yıl, otuz yıl. Zaten "İngiliz derin devletine sadakat göstereceğine yemin eder misin?" diyorlar. "Yemin ederim." diyor. "İngiliz kültürüne, İngiliz tarihine saygı gösterecek misin? Yemin eder misin?" "Ederim." diyor. Devlet yemini de ilginç, derin devlet yemini de ilginç. Devlet yemininde de bu var. "İngiliz kültürüne, İngiliz devletine, İngiliz tarihine sadakat göstereceğine yemin eder misin?" diyor. Iraklı yöneticilerin hemen tamamına yakını İngiliz vatandaşı. Ben geçen gün yayınladım, ondan sonra birçok internet sitesi de yayınladı.

"Ben" diyor adam, mesela ismini söylüyor, "İngiliz vatandaşı olduğumda Majesteleri Kraliçe İkinci Elizabeth'e ve varislerine bağlı kalacağıma" Bak, varislerine de kaç kuşak giderse gitsin, "Yollarını izleyeceğime" hangi inançta ise, hangi görüşte ise, hangi felsefede ise bak; "Yollarını izleyeceğime ve her şeye kadir Tanrı'nın adıyla yemin ederim." Tanrı kim diyorsun, "Tanrı benim" diyor bu sefer de haşa. Yasalarına, "İngiliz yasalarını bağlılıkla yerine getireceğim ve İngiliz vatandaşı olarak görevlerimi ve sorumluluklarımı yerine getireceğim." diye yemin ediyor. Bütün Irak yöneticileri, hemen hemen tamamı İngiliz vatandaşı. Ve yemin ediyorlar. İşin acı tarafı İran'da da birçok kardeşimiz İngiltere'de eğitim görmüştür. İngiltere'de eğitim görmek suç değil de o kafayı mantığı almak acayip. O Rumi kafayı, Darwinist kafayı almak acayip; koyu Darwinist olmak. Bunlar genellikle casuslarını ucuza mal ediyorlar öyle parayla falan değil, sadece kafalama. Onlarda da yancı ruhu oluyor. Bir gün yal verecekler kafasıyla sadakatle köpek gibi hizmet ediyorlar. "Mesela dokuz yıl bekleyeceğim." diyor, bekliyor. "Yedi yıl bekleyeceğim." diyor, bekliyor. Hakikaten bekliyor. Ama İslam için bunu yapmaz. Allah'a bu sadakati göstermez. Ama kendi aralarında münafıklar yine de çirkeftir, kavgacıdır. Öyle uyumlu gibi görünmekle beraber çok çirkef ve saldırgan böyle hani köpekler kendi aralarında nasıl kapışırlar ama sürü halinde de insanlara bazen saldırırlar değil mi? Fakat kendi aralarında dalaşırlar. Münafıklar da kendi aralarında çok dalaşır. Çok azgındırlar. Fakat Müslümanların aleyhine konuşmak münafıkların bir özelliğidir. Müslümanların arasında yaşar fakat sürekli münafıklara bilgi verir. Mesela İngiliz derin devletinin buradaki uşakları, Pakistan'daki, Afganistan'daki uşakları falan; parti mesela dindar bir parti, onun içinde çalışıyor, orada olup biten her şeyi aktarıyorlar. O millet de inanıyor tabii güveniyor. Yapılan esprileri, konuşmaları, her şeyi aktarıyor, yemesini içmesini. Veyahut tarikat, cemaat; ne var ne yoksa hepsini aktarıyor günlük. Mesela Mahmut Hoca Cemaati içerisinde de casuslar var. Yani böyle alenen casus adam. Onunla geçiniyor. Zaten yancılıkla geçiniyor, ondan bundan para topluyor bir de casusluktan para alıyor. Günlük her gün adam bilgi veriyor, her gün. Onlara yol gösteriliyor; hangi telefonla konuşursa, hangi sistemle konuşursa nasıl yakalanmaz. İngiliz derin devleti modern teknolojiyi bunlara sürekli aktarıyor. Mesela "Şu siteye girersen, şu telefonla şu teknikle konuşursan, konuşmanı da hemen konuşur konuşmaz silersen senin tespit edilmen mümkün değil." diyor mesela. Hiç adı sanı duyulmamış sistemler gösteriyor İngiliz derin devleti. Hayret edilecek, o zırcahil adamlar bile o telefon ve internet teknolojisine acayip vakıf oluyorlar. Kalın kafalı oluyorlar ama anlıyorlar. Yani anlatıyorlar, ona göre hareket ediyorlar. Yahut aracısı varsa bunların tabii tek olmuyorlar, o aracısını o bilgiyle donatıyorlar. Bilgisayar, telefon ve teknolojiyi şu an İngiliz derin devleti akıl almaz kullanıyor. Müslümanlar da son derece rahatlar tabii. Mesela Süleymanlıların içinde de var. Yeni Asya grubunun içinde de var. Pakistan'daki grupların içinde de var. Çünkü adam hem para alıyor hem iltifat alıyor hem de, "İleride sen İngiliz vatandaşı olacaksın." Adam hülyalara dalıyor. Londra'da nasıl viski içeceğini düşünüyor, nasıl şarap içeceğini düşünüyor, orada genelevlere falan gideceğini düşünüyor hem de namazını kılıyor bir yandan. Yani akıl almaz sahtekar oluyorlar. Vaatle bunları çok rahat, ayette diyor ya "Şeytan çeşitli vaatlerle aldatır." Vaatle çok rahat aldatır; para vermelerine de gerek yok, az bir parayla. Köpek gibi üç yüz-beş yüz liraya, bin liraya bu köpekler casusluk yapabiliyorlar. Ve günlük, Müslümanlar ne yapıyorsa hepsini aktarıyorlar. Mesela farz edelim telefonun internet şifresi var adamın, internet şifresini bildiriyor. Veyahut gizli bir konuşma yaptı, onu da bildiriyor alakalı alakasız. İngiliz derin devletinin arşivi milyarlarca boş ve anlamsız bilgiyle dolu. Her türlü bilgiyi gönderiyorlar. Adamlar da, onlar da böyle bazı mahalle karıları olur dedikoduya meraklı, mahalle karısı gibi böyle dedikoducu mahalle karıları gibi her lafı onlar da dinliyor. Yani bir kulak oluyor onlar sürekli. Kendileri için olan vasfı Peygamber (sav)'e söylüyor onlar; "O, her şeyi dinleyen bir kulaktır." diye. Halbuki İngiliz derin devletinin ve bütün derin devletlerin vasfı olan bir şeyi Peygamber (sav)'e ithaf ediyorlar. Kendilerinin yaptığı bir şey aslında o her şeyi dinleyen kulak olmaları. Münafık zaten suçlarken kendinde olan bir şeyle suçlar. Mesela "Beni haksızlığa uğrattın." diyor; kendisi haksızlığa uğratandır. Yani ne diyorsa bil ki o onda vardır. Münafığın özelliğidir.

İnternet yöntemlerini, telefonla gizli konuşma yöntemlerini İngiliz derin devleti bütün elemanlarına, casuslarına çok kapsamlı öğretiyor. Onun için yakalanmaları da o kadar mümkün olmuyor. En son gelişmiş teknolojileri biliyorlar, öğretiyorlar. Polis de tespit edemiyor bazen bunları. Önce internetten konuşuyor, birden internetten konuşmayı kesiyor farz edelim, telefona geçiyor; telefonda ayrı bir sistemden konuşup yeniden internete geçiyor. Böyle karmakarışık o şeytani ahlaksızca yaptığı çirkin macera ona heyecan verici geliyor. Halbuki aptal. Onu milim milim yaratan Allah. Ondan haberi yok. Çok ahmak oluyor münafıklar. Her anını, her kelimesini Allah'ın dinlediğinden habersiz, her kelimesini de Allah'ın yarattığından habersiz.

BEYZA BAYRAKTAR: Siz ‘görüntü olarak yaratılır’ demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Tabii, çok çok akılsız oluyor. Elindeki bilgisayarı Allah'ın yarattığından, her harfi Allah'ın yarattığından habersiz. O uçuyor, ben yapıyorum diye çok heyecanlanıyor. Sonra da gidip cehennemin ortasına oturuyor.

Bu Pakistan'dan gelmiş mesela bir avuç grup bunlar Ed Hüseyin ve arkadaşları. Bunlar oğlan çocuklarını da kendilerince kafalıyorlar, ikna ediyorlar, kendi kafalarına çekiyorlar. Kız çocuklarını da ikna edip kafalayıp kendi mantıklarına çekiyorlar ve her şeyi kullanıyorlar. Onlar için muazzam bir kötü eğlenceye dönüştü bu, çirkin bir eğlenceye dönüştü bu. Hem İngilizlerden para alıyorlar hem sükse yapıyorlar kendilerince. Casuslarına hep sadakat yemini ettiriyorlar. Bütün dünyadaki casuslarına "Sadakat gösterecek misin? Ben de sana sadakat göstereceğim, sen de bana sadakat göstereceksin." diyor. Karşılıklı. Bütün casuslardan mutlaka sadakat yemini alınıyor. Mesela "On yıl, yirmi yıl görüşmesek de" diyor mesela. Hakikaten hapse giriyor casuslar; on yıl bekliyor, dokuz yıl bekliyor, yedi yıl bekliyor. Allah için bekle desen beklemez.

BEYZA BAYRAKTAR: "Sonunda da casuslarını hep ortadan kaldırıyorlar." demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Evet. Karşılıklı birbirlerini kaldıran bir sistem var. Mesela o casusu öldüreni başka bir casus öldürüyor bu sefer. Onu ona öldürtüyorlar. Onu ona öldürtüyorlar.

BÜLENT SEZGİN: Churchill’in fotoğrafı vardı İngiliz ajanlarıyla.

ADNAN OKTAR: Göster.

BÜLENT SEZGİN: Lawrence ve Gertrude Belle.

ADNAN OKTAR: Mesela bu kadın, bütün ömrü çöllerde geçiyor. Erkek gibi bir kadın. Yaklaştır yüzünü biraz daha. Sonunda da cinayetle ortadan kaldırılıyor. Sürekli bunların kafalamasıyla yönlendiriliyor. İşte “Sen çok zekisin, çok akıllısın, sadıksın, biz de sana sadığız.” Şimdi başbakanla görüşünce aklı gidiyor enaniyetten artık.  “Ben başbakanla görüşen adamım” diyor. “Demek ki, büyük adamım” diyor. Halbuki arkasında koskoca bir fil var. Yani İngiliz derin devleti. Biliyorsunuz? Fille sembolize ediyorlar İngiliz derin devletini.

Dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Bingöl’de PKK’lı teröristlerin bomba yüklü araçla gerçekleştirdiği saldırıda iki polis şehit oldu. Hayati tehlikesi bulunmayan altı güvenlik görevlisi, dokuz kişi yaralandı. Teröristler kaçtı. Bölgede operasyon başlatıldı. Şehitlerimizin fotoğraflarını gösterebiliriz. 

BÜLENT SEZGİN: Hakan Akdere şehidimiz.

ADNAN OKTAR: Yaklaştır kabadayıyı. Çocuğu da çok güzel. Kendi de çok yakışıklı.

BÜLENT SEZGİN: Murat Yıldırım.

ADNAN OKTAR: Yaklaştır Murat’ı, efeyi. Ağabeyinin aslanı, koçyiğidi, helal olsun sana. Şanın yeter kabadayı, şanın. Ne güzel. Evlatları bir kabadayının evladı. Bir yiğidin evladı. Bir şehidin evladı. Çok büyük bir şeref.  O eve sürekli bereket iner. Allah geride kalanlara uzun ömür versin. Şanlarını, şereflerini Allah artırsın. Allah nuruyla sarsın.

Şia, Mehdi (as) konusunda çok coşkuludur. Aslan onlar. Mehdi (as) dedin mi gözyaşı dökerler. O Şii bir çocuk vardı Mehdi ile ilgili bir şarkı söylüyordu. Göstersene. Birde İran ordusundan bir gösteri yürüyüşü var. Mesela Mehdi (as) ordusu var. İran’da bir milyon kişilik her adımlarında “Mehdi” diyorlar. Ayağını yere vuruyor “Mehdi, Mehdi, Mehdi” o şekilde yürüyorlar. Bak İran anayasasının birinci maddesi diyor ki; “Bu anayasa Mehdi (as) çıkıncaya kadar geçerlidir.” Helal olsun. İki “Mehdi (as) çıktıktan sonra anayasayı Mehdi (as) tanzim eder” diyor. “Ona göre yapılır anayasa” diyor. Ondan sonra diğer maddelere geçiliyor. Allah da bereket veriyor. Çok zengin bir ülke İran. Kimse de kabadayılık yapamıyor. Ne İran kabadayılık yapabiliyor. Ne bir başka ülke. Ne Amerika, ne başkası. Hiç kimse İran’a kabadayılık yapamıyor.

BEYZA BAYRAKTAR: PKK’lılar tir tir titriyor.

ADNAN OKTAR: PKK it gibi titriyor. Acayip korkuyorlar. Geçenlerde öyle bir kabadayılık yapmaya kalktılar. İran dağlarda bunları buhar haline getirdi. Tabii bizim isteyeceğimiz bir şey değil bu. Cayır cayır napalm bombasıyla yaktılar. Tanınmayacak hale getirdiler mahvettiler hepsini. İt gibi korkuyorlar şu an. “Aman” diyorlar “İran’ı kızdırmayalım.” İran ültimatom vermiş. Yani en ufak bir kıpırtı görürsek hepinizi yok ederiz” diye. Çıtlarını çıkaramıyorlar. Köpek gibi korkuyorlar. Ekonomisiyle her şeyiyle zengin bir ülke, bereketli bir ülke. Allah devletlerine zeval vermesin. Allah nurlarını artırsın. Onlar bizim canımız, baş tacımız, çok seviyoruz onları. Vahabileri de çok seviyoruz. Nur gibi Müslümanlar.

Bir etiket yapalım. Ne diyelim? “Gerçek çözüm sevgi birliği” diyelim.

Sünni, Vahabi, Şii hepsi nur gibi Müslüman, tertemizdir. Sünniler tam koyu dindardırlar. Fazlası vardır, eksiği olmaz. Şiiler koyu dindardır. Fazlası vardır, eksiği olmaz. Vahabi de öyle, koyu dindardır. Fazlası vardır, eksiği olmaz. Bektaşiler, Aleviler zaten sevgi insanları onlar. La İlahe illaAllah Muhammedun Resulullah diyen herkes Müslümandır. Bu sevgisizlik ruhunu ortadan kaldıracağız.

Atatürk Osmanlı delikanlısı. Çok aklı başında bir yiğit, kabadayıdır. Osmanlı aslanıdır. Aklı başında bir Müslüman. Camide hutbe verip Cuma günü namaz kıldırmış, Kuran’ı Arapçasıyla okuyabilen, mümin, muttaki bir insan. Kuran’ın özüne ehemmiyet veren bir insan. Mezhepçi değildir mesela Atatürk. Mesela o bilinmez, Sünni veya Şii değildir. Kuran Müslümanıdır, doğrudan. Defaatle bütün açıklamalarında bu görülür. Sünnilikle ilgili tek kelimesi yoktur Atatürk’ün. Yani Sünniliği savunan tek kelimesi yoktur. Şiiliği savunan da tek kelimesi yoktur. Doğrudan Kuran’ı savunur. Halis Kuran talebesidir. O devirde biliniyordu Kuran talebesi olmanın ne demek olduğunu. Bediüzzaman da mesela Kuran talebesidir. Bediüzzaman’ın uzun sohbetleri var. Her akşam Kuran okutuyor Atatürk kendisine, Arapça. O Kuran’ın ahengi, müziği, Atatürk içi eriyor, çok seviyor, kalbini ferahlatıyor. Her akşam hafız efendileri çağırıyor. Bakın onun hatıratına, “Hafız efendiyi çağırdım, Kuran okuttum.” Bir de hafız efendileri de imtihan ediyor. Mesela bazen Alak Suresi’ni soruyor, bazen İnşirah Suresi’ni. “Ne anlama geliyor?” diyor. Onların ufkuna bakıyor. Yani ne kadar çözebilmişler, ne kadar anlayabilmişler? Yani Kuran’ı çok iyi incelemiş, Kuran’ın derinliklerine vakıf bir insan.

Bak Resulullah (sav)’in peygamber olmasıyla ilgili de savaşta Resulullah (sav)’ın yarım saat kadar yaklaşık kaybolması var biliyorsunuz düşman etrafını sardı yarım saat kadar. Ama dört taraftan sarılıyor. Buna herkes hayret ediyor yani dünyada. Atatürk diyor ki; “Sırf bu ona iman etmek için yeterli” diyor. “Hak peygamber olduğuna inanmak için” diyor. Bak adamlar zaten onu şehit etmek için toplanmış oraya. Adamlarda kargı, gürz, kama, kılıç, pala, her şey var, mızrak, ok. Yarım saat düşmanın içinde kalır da bir insan nasıl sağ çıkar oradan? Her yerde şehit olduğu haberi yayılmış. Bütün küfür şahit buna ve bütün Müslümanlar şahit. Tevatür konu bu yani tevatür, çok ünlü bir konu. Herkes biliyor bunu. O devirde bütün müşrikler de biliyor. Onlar da yazıyor, söylüyorlar. Yarım saat aralarında kalıyor, aslan gibi aralarından çıkıyor. Hatta sahabeler şehit oldu diyorlar. Haber her yere yayılıyor, Resulullah (sav) şehit oldu diye. Çünkü yarım saat çok uzun bir süre. Sonra elinde kılıçla aslan gibi aralarından çıkıyor. Daha hala onlarla savaşıyor. Mesela halbuki peygamber, kumandan, normalde cepheye girmemesi lazım, girmez yani. Sıcak savaşa generaller, paşalar girmez normalde çünkü kumanda kademesi olarak. Fitne olmaması için hani canının derdinde yahut canını kıymetli görüyor falan demesinler diye veyahut çekindi demesinler diye. Çünkü münafıklar çok alçak, her türlü iftirayı atabilirler. Zırhını da çıkartıyor. Kabadayının, yiğidin gelmiş geçmiş en büyüğü. Aralarına dalıyor. Ayette, Kuran’da söylüyor Allah, “seni koruyacağım” diyor. Yoksa Resulullah (sav) bir zırh giyiyordu, üstüne bir zırh daha giyiyordu. Çift zırh, iki kat zırh giyiyordu, öyleydi. Allah, “seni koruyacağım Ben” dedi. Sırf o kadar. Zırhını çıkart demedi Allah. “Bana güven seni koruyacağım” dedi. Onu deyince Cenab-ı Allah, üstünden çıkardı zırhını. Gömlek, o kadar. Hiçbir şey yapamadılar. Çok büyük olay bu aslında. Yeri yerinden oynatacak bir olay. Bunun üstüne mucize aramaya gerek yok. Bu yeterli. Bir kişi bir ok atsa, bir kılıç vursa, bir mızrak atsa, gürz, her şey var adamlarda. Toptan üstüne de gelebilirler. Yani Allah esirgesin boğmaya da kalkabilirler, her şey yapabilirler. Hiçbir şey yapamıyorlar. Hayır, atına da bir şey yapamıyorlar, kendine de bir şey yapamıyorlar. Bak o da çok acayip. Şimdi burada mucize iki tane. Atını da vurabilirlerdi hayvanı, hayvan çökerdi, mesela hayvana mızrak atsalar falan çöker hayvan. Alnına ok falan atsalar çöker. Hayvana da bir şey olmuyor, ona da bir şey olmuyor. Bunun hiçbir açıklaması yok. Mesela Museviler falan bunu biliyorlar, gelen hahamlar falan. Hepsi “Yalan söylemiyor” diyorlar. Zaten aranan bu. Bir Musevi geldiğinde “Hz. Muhammed yalan söylemiyor” dediğinde o Müslümandır. Yalan söylüyor dediğinde bu çok büyük bir ahlaksızlık. Hem dürüst olduğunu görüyorsun, hem iyi niyetli olduğunu görüyorsun. Ömründe bir kere bile yalan söylemediğini görüyorsun. Bu kadar harikayı, bütün anlattıklarının güzel olduğunu görüyorsun, yalancılıkla itham ediyorsun. Bu zulüm bu. O zaman cehennem işte karşılığı. Ama yalancı değil dediğinde bak “Muhammed Allah’ın peygamberidir” demesine de gerek yok. Yalancı değil demesi yeterli. Zaten o zaman Allah’ın peygamberi olduğunu kabul etmiş oluyor. Çünkü bütün anlattıklarında yalan yok diyorsun. Ne demek? Doğru diyorsun. Doğru ne demek? Kabul ediyorum demektir.

Musevi haham kardeşlerimiz geliyordu buraya. Peygamberimiz (sav)’i sordum ben. “Kabul ediyor musunuz, peygamber mi?” dedim. “Yalan söyleyecek bir insan değil” dediler. “Yalan söylemiyor” dediler. Ne bu? Hepsi Müslüman. Net Müslüman. Bak yüksek dereceli hahamlar gelenler. Hepsi Müslüman. Onlar da bizzat bana sordular. “Biz Müslüman mıyız?” dediler. Evet, Müslümansınız dedim. Peygamber (sav) yalan söylemiyor demenin anlamı ne? Müslüman demektir, bitti. Muhammedi Museviler. “Biz kendi şeriatımıza tabiyiz” diyor. Tamam. Ama Resulullah (sav) yalan söyledi mi? Söylemedi. Bitti.

Hanımlar namaz kılıyor bazen ben görüyorum camilerde. Vakit sıkışıyor. Pantolonlu oluyor çocuklar. Veyahut etekli oluyor mesela dizinde oluyor eteği falan yahut diz altında. Hemen, akıldaneler var, “Aman böyle namaz kılamazsın.” Çocuğu itekliyor bilmem ne yapıyor. Yahut saçı biraz görünüyor. “Aman aman namazın bozuldu.” Diyanet buna bir önlem alsın. Kimsenin namazına karışmasınlar. Hanımların namazlarına karışan büyük bir ekip var camilerde. Ben gördüm. Hanım kız böyle kotla gelmiş, namaz kılıyor. İtekliyor adam, manyak yani. Ben böyle deli görmedim.

BEYZA BAYRAKTAR: Namaz kıldığı esnada.

ADNAN OKTAR: Namaz kıldığı anda itekliyor. Sana ne? Sen nasıl adamsın? Hayır, namazı geçerli. Kapalı işte giyiyor, namaz kılıyor. Sana ne yani? Sen evinde namaz kılmıyorsun zaten. Çoluğu çocuğu namaz kılmaz. Ne karışıyorsun? Diyanet buna tedbir alsın. Mesela başını kapatıyor çocuk. Saçı açık, ön perçemi açık oluyor. Otuz kişi birden dalıyor. Sana ne namazı oldu olmadığı onu ilgilendirir, sen ne karışıyorsun? Hemen ellerinde kirli peştamallarla milleti sarmaya kalkmak. Kot pantolon giymiş adam tam anlamıyla kapatıyor zaten.

BEYZA BAYRAKTAR: Cami duvarlarında kağıtlar var bayanlar bölümünde. “Pantolon giyeni Allah lanetlemiştir” diye, haşa.

ADNAN OKTAR: Camilerde bir kere kadın aleyhtarı bütün yazılar kaldırılsın. Bak şimdi ben aslında onları fotoğraflarla ispatlayıp gösterecektim ama yapmadım. Camilerde kadın bölümlerinde kadınları aşağılayan hadisler var. Bunları kaldırsınlar nezaketiyle, rica ediyoruz.  

Mesela Museviler bir konu olduğunda, şahit getirildiğinde gerçek bir Müslümansa, dürüst bir Müslümansa onun şahitliğini kabul ediyorlar. Niye? Müslüman gördükleri için. Museviler Müslümanları Müslüman olarak görüyor, kafir görmüyor. Onlar da Resulullah (sav)’e yalancılık isnat etmedikleri müddetçe hepsi mümindir. Yani, “Hz. Muhammed yalan söyleyecek bir insan değildir. Yalan söylememiştir” dediği an o mümindir.

Bu birinci köprüye, ikinci köprüye giden çevre yollarında namaz kılacak yer yok. Git git yol bitmiyor. Zaten bazen de sıkışık oluyor. Bu yollar üstüne, yolun uygun kesimlerinde, geniş alanlarda cami, lokanta banyo yapacak yer yapılması gerekir. Böyle uçsuz bucaksız yol olmaz. Oradan çıkmanın mümkünü yok. Kardeşim adam rahatsızlanabilir, hastalanabilir, Allah Allah, namaz vakti geçiyordur, bir şeye ihtiyacı olabilir. Oradan çıkamamak ne demek? Git git git bitmiyor. Her beş kilometrede bir böyle bir yer yapılması lazım. İnsanlar rahat etsin. Virajda böyle gireceksin, tur atacaksın, virajın orta yerinde orada adamlar ne gerekiyorsa ihtiyacı giderilmesi lazım. Böyle şey olmaz.

Başkanlık rejiminin uygulandığı tüm ülkelerde bu sistem ya bir savaş sonucu olmuş ya iç savaş sonucu olmuş. Yahut bir kurtuluş mücadelesinin sonucu olmuş. Askeri güçlerin de yönlendirmesiyle olmuş. Bunun dışında hiç olmamış. Zaten ülke paramparça, onları bir başkanlıkla toplayalım diyorlar. Yani üniter yapıdan başkanlığa geçiş dünyada hiç yok. Zaten derli toplu vatan yani. O bölünmüşleri toplamak için başkanlık. Zaten bölünmüş, paramparça, tek bir devlet haline getiriyorsun. Ama üniter yapıdan başkanlık sistemine geçiş dünyada yok.

Mesela Osmanlı döneminde de, Abdülhamit döneminde de Abdülhamit önce özerklik veriyordu. Bak hepsinde böyle oldu. Sonra da adamlar kendi aralarında referandum yapıp, bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı. Sırayla böyle oldu. Sana da özerlik, sana da özerklik, sana da özerklik. Ve hepsi gitti. Kimse de bir şey diyemedi. “Sen özerklik vermedin mi?” diyorlar. Adam “Verdim” diyor. Tamam, adam da referandum yapıyor. “Biz ayrılacağız” diyor. Bu kadar. “Sen ne karışıyorsun?” diyor. Yani üniter yapıyı başkanlığa çevirdiğinde felaketin kapısı açılır. Mesela Amerika bir iç savaş yaşıyor. Paramparça ülkeler. “Arkadaşlar paramparçayız. Bir başkan seçelim, birlikte yaşayalım” diyorlar, adamlar. “Bir devlet olalım.” Biz de böyle bir durum yok ki kardeşim. Biz paramparça değiliz. Biz zaten bütünüz. Nerenin başkanlık sistemi yani? Yani tamamı mesela Endonezya modeline kadar söylediler, hepsi paramparça ülkelerin. Federasyon hepsi. Yani bize bu konuyu eğer partili cumhurbaşkanlığı olarak getirirlerse amenna. Hemen kabul ederiz. Onun dışında ret. Yüzde 70-80 kabul ediyor diye bir şey yok. Amerika’da başkanlık sistemi vardı. İç savaş yaşandı. Altı yüz bin kişi öldü. Yani Amerika’ya bereket getirmedi bu.

Evet, dinliyorum.

KARTAL GÖKTAN: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Baş Danışmanı Şeref Malkoç darbelere karşı vatandaşın meşru müdafaa hakkını savunması için ruhsatlı silah alınmasının önünün açılacağını söyledi.

ADNAN OKTAR: İşte anlattığımız konu bu. Yalnız ruhsatlı silah derken tabanca değil, otomatik silah. Mesela en az iki bin-üç bin de mermi versinler. Birçok şart koyabilirler. Vatandaş evinde bir yerinde saklar durur bir şey yok yani. Mesela der ki “Odanda şu tarz bir kasada saklayacaksın.” Mesela çelik kasada değil mi? Bir ev kontrol edildiğinde o kasada olduğu görülecek. Mesela mermiler alt katında olacak. O şekilde. Ama bu çok iyi bir gelişme. Çünkü vatandaş karşısındaki adam elinde otomatik silahla çıkıyor. Ee sen? Üstünde çakı bile yok. Adamın kurşunlarının hedefi oluyorsun. Adam sende silah olduğunu bilirse darbe yapmak için şeyini bile yerden kaldıramaz. Sırtını bile yerden kaldıramaz. Yani biraz sıkar. Sende silah olmadığını bilirse tabii ki kabadayılık yapar kendi kafasına göre. Çünkü “Bu bana ne yapar? Hiçbir şey yapamayacak.” Diyecek adam. “Tek taraflı basacağım kurşunu.” der. Nitekim öyle yaptılar. Birde tank konusu. Mesela eğer Allah vermesin bir yabancı işgal falan olursa tanklara karşı nasıl mücadele yapılacağını da eğitmek lazım. Hatta tanksavar da verilebilir muhtarlara, şunlara bunlara falan karakollara. Değil mi? Normal karakola tanksavar da verilebilir. Uçaksavar da verilebilir. Bir daha da yapabiliyorsa yapsın da göreyim. Tabanca bir şeye yaramaz. Tabanca ne elli metre falan ateş ediyor. Adamın elindeki silah beş yüz metreden etkili. Silahla ta yanına yanaşacaksın da; öyle bir şey olmaz. Buna tedbir alınması lazım. Birde askerin iyi eğitilmesi lazım. Askerin yüzde 99,99 darbeye karşı. Ama eğitmezsen adam yüzde 99’unu kullanabilir rahatça. Çünkü zincirleme bir sistem var “Komutanım emretti, yapıyorum.” diyor. Çocuğa diyor ki “Vurmazsan ben seni vururum.” diyor. Bazen de korkuyor çocuklar herhalde ses çıkartmıyorlar orada. Halbuki komutanı “Gidin, halkı vurun.” diyorsa katil o zaten. Komutan değil, asker de değil. Alelade bir katil. Onu tevkif etme yetkisi var, askerin. Silah kullanırsa da vurma yetkisi var. Yani “vur” emirini beklemesine gerek yok. Kendine ateş ediyorsa, halka ateş ediyorsa “vur” emri niye beklesin? Çeker, vurur. Vurursun ayağından bacağından çökertirsin.

Rusya, homoseksüel karşıtlığında çok yaman maşaAllah tebrik ediyorum. Bugün elçiliğin paylaştığı Rus elçinin paylaştığı bir tweette bu görülüyor. İngiltere’de Rus Büyükelçiliği Twitter hesabından bir karikatür paylaşmış. Bu karikatürde Avrupa Birliği ülkeleri homoseksüel bayrağı taşıyan bazı canlılara benzetilmiş. Rusya ise güçlü bir aslan olarak resmedilmiş. Yani güçlü bir varlık olarak resmedilmiş. Şimdi göstermiyorum tabii hakaretamiz olduğu için. Bu Putin’in bir jesti. Bizi yakından takip eden biri. Rusya böyle bir şey hiç yapmıyordu. Putin’in delikanlılığı bak İngiliz derin devletine de hiç üç yüz yıllık dönemde Rusya hiçbir şey dememiştir İngiliz derin devletine. İlk defa peş peşe falsolar şeklinde İngiliz derin devletine bindiriyor Rusya. Homoseksüelliğe karşı da açıkça tavır aldı Rusya. Bizim öncülük etmemizden sonra. Onlar coştu maşaAllah. Bayağı güzel gidiyor.

İngiltere’de bir İngiliz Sünniliği bir Sufilik var. Birde İngiliz Şiiliği var. İkisi de hem homoseksüelliğe hem de Darwinizm’in içinde barındıran Rumiliği içinde barındıran çok garip karanlık bir cereyan. İran da bu tehlikeye karşı dikkat çekiyor. Yani İngiliz Şiiliği çok büyük bir tehlike İran için de. Türkiye için de İngiliz Şiiliği çok büyük bir tehlike. Buna dikkat etmek lazım.

Metegn5, “İki yüz tane Kuran var. Bunların hangisi gerçek Kuran? Hangisini okuyalım? Niye zamanında o Kuran bana Türkçe okutturulmadı.” Onun bir mantığı yok o sözün de. Fakat iki yüz tane Kuran yok. Dünyanın her tarafında tek Kuran var. Nereden çıkarttın? Hz. Osman (ra) zamanından kalma Kuran var. Hz. Osman (ra)’ın kanı var üstünde aynı Kuran. Yani sahabe devrindeki Kuran’la şu anki Kuran’ın bir farkı yok.  

Edip Çıtlakoğlu, “Asıl tehlike üniter rejim. Tabii ki görebilene. Geçmişte yapılan onca zulüm ve baskıyı nasıl görmezden geliyorsunuz?” Kardeşim başkanlık sistemlerinde dehşetin, şiddetin, baskının en acımasızları oldu. Libya’dan tut Mısır’a kadar. Mısır’dan tut Irak, Suriye’ye kadar hep başkanlık sistemiydi. En büyük dehşet ve vahşet oralarda yaşandı. En büyük işkenceler orada oldu. Parlamenter sistemde bir şey yok. Tıkanıklık varsa açarız. Tayyip Hoca’nın bir yetkisi yoksa yetki de veririz. Dert değil ki. Parlamentoyu toplar hallederiz. Nerde tıkanma varsa söylesinler. Nerde bir şey yapamamışlar onu söylesinler. Ama başkanlık sistemi çok tehlikeli. Doğrudan federasyonu getirir.

BÜLENT SEZGİN: Meksika’da tamamen mafya hakimiyeti vardı Adnan Bey, biliyorsunuz.

ADNAN OKTAR: Canım hepsi. Hepsinde yani dehşet verici bir ortam.

Musul ve Kerkük’ü Türkiye’ye bağlama esasıyla bazı daha önceki hükümet yetkilileri ortaya çıkmıştı. Yani İngiliz derin devleti diyecek ki “Ya Musul ve Kerkük’ü buyurun size verelim.” Bu çok zor. Bayağı zor. Biz daha PKK’yı halledemiyoruz. Adam bağlanacaksa zaten şu an Kıbrıs nasıl istiyorsa Türkiye’ye bağlanıyor. Değil mi? Parlamenter sistem var. Ama Kıbrıs Türk Federe Devleti. İstiyorsa adamlar referandum yapsın, Türkiye’ye bağlansınlar. Bunun yolu kapalı değil ki. Onun için başkanlık sistemi gibi büyük bir tehlikenin içine girmemize gerek yok. Bu bize katkı getirecekken mevcudu da götürür. Çok tehlikeli.

“Hani barış gelecekti. AKP silahlanıyor. Kimi öldürecekler?” Kardeşim darbeye karşı halk PKK’ya karşı silahlı olması lazım. Yani hepsi olmasa da belirli bir kesim insanların canını koruyacak kadar silahı olması lazım. Hayır çok ağır müeyyideler koyabilirsin. Mesela silahı üstünde taşımama şartı getirebilirsin, evinde kasada tutma şartı getirebilirsin, şarjör ayrı silah ayrı tutulacak diyebilirsin. Ama millet çaresiz kalıyor böyle bir şeyde. PKK’lı geliyor adamı şakır şakır vurup çekip gidiyor. Darbeci geliyor takır takır milleti tarıyor çekip gidiyor. Hiçbir şey yapılamıyor. Caydırıcı olsun diye söylüyoruz bunu yani gidip çatışmaya girelim diye değil. Ama asker de böyle bir oyun olduğunda derhal subayına tavır almayı bilmeli. Eğitim bu konuda çok önemli. Asker ne yapacağını bilmiyor. Askeri cemse; atla in cemseden. Atla kaç. Allah Allah. Ailenin evine git. Niye adamlarla beraber hareket ediyorsun? Baktı dizdi seni “Halka ateş et.” diyor. Tak çeker vurursun onu. “Kardeşim, hemşerim sen manyak mısın?” dersin. Sen askeri ne zannediyorsun? Annene, babana, milletine kurşun sık diyorsun. Suçu yok günahı yok bu insanların. Niye kurşun sıkayım ki?” dersin. “Sen ayrıca subaylık vasfını kaybettin şu an. Katil hükmündesin sen. Dinlemiyorum seni.” diyecek. Silahı ona doğrultmaya kalkarsa da çeker vurursun. Bacağından vur çökert aşağı. Askere bu eğitim verilmesi lazım. Daha hala bu eğitim verilmedi. Bunu duymamız lazım.

Halkta olursa silah Allah esirgesin darbe marbe durumunda ikna da çok kolay olur. Mesela görüyorsunuz filmlerde özel harekatçıları gördüğünde hemen silahı bırakıyorlar. Her yerde. Yani silahsızsa darbe yapılabiliyor. Halk silahsızsa darbe yapılır. Halk silahlı olduğunda darbe mümkün değil. Yani çok çok akılsız olmak lazım. Ama silahı tabii otomatik tüfeği sırtına takıp gezsin demiyoruz. Evinde özel devletin yapacağı kasalar olsun. O kasada kilitli olarak dursun. Şifresi de onda olsun. Bu, kastedilen bu. Mesela iki bin de mermi verilsin. Yahut bin mermi, iki bin mermi. Sıkıysa darbe çıksın bakayım ortaya da göreyim nasıl oluyormuş? Çok net durum. Ben herkese silah dağıtılsın efendim çok titiz bir çalışma sonucunda verilsin silah. Akli dengesine bakılsın, kişiliğine bakılsın, insanlardan sorulsun değil mi? Eğitim de verilebilir ayrıca. Defalarca değil mi? Mesela polis gidip kontrol de eder arada sırada. Böyle olur.

BEYZA BAYRAKTAR: 15 Temmuz gazileri için demiştiniz.

ADNAN OKTAR: Bak, mesela bu çocuklar göğsüne bayrak takıp tankların üstüne gittiler. Tanklarla adeta savaştılar. O makinalı tüfek mermileri o çocukların göğüslerine geldi. Allah için, vatan için her şeye razı oldular. Çocuklar para karşılığı yapmadı bunu Allah rızası için yaptı. Bu çocuğa güvenmeyeceksin de kime güveneceksin? Mesela farz edelim üniversite mezunu mühendis olmuş. İşi gücü var adamın. Yani otomatik silah zaten pratik bir silah da değil. Tabanca tehlikeli olur asıl. Belinde taşıyor. Orada evinde duracak dolabında. Kapalı emniyeti kapalı, şarjöründen çıkmış. Ne mahsuru var? Dursun. Bir durum olduğunda Allah esirgesin hemen takar çıkartır ilgili yere geçer. Vatanı, milleti korur. İşgal de olabilir. Her şey olabilir. Bu çakallardan her şey beklenir. Şimdi referandum yapılacak başkanlık için Türk halkı büyük bir ihtimalle reddedecek. Onlar kudurur. Yeni kepazelikler için kapı açacaklardır. Geldiklerinde hoşamediye hazır olmamız lazım. Hoşamedi, hoş geldin karşılaması yani. İşte “O öyle olmaz böyle olur.” dersin. Tanksavar da uçaksavar da olması gerekiyor.

Mesela İsviçre’de milis sistemi var. Milis, silah evde tutulması şart koşulmuş milislere. Evinde özel muhafaza altında tutuyor. Türkiye’de de öyle olsun.

BÜLENT SEZGİN: Adnan Oktar ile Sohbetler burada sona eriyor. Tekrar görüşmek üzere hoşça kalın.

Masaüstü Görünümü