Harun Yahya

Kuran Ahlakı Bölüm 41-46



41. Cahillerden Yüz Çevirmek



Kuran'da müminlerin vasıfları anlatılırken şöyle bildirilir:


O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler. (Furkan Suresi, 63)

'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler. (Kasas Suresi, 55)


Yaratılışları gereği müminler son derece huzurlu bir ruh haline sahipken, inkarcılar son derece huzursuz, saldırgan ve saygısızdır. Adeta cehennem azabı onlar için henüz dünyada iken başlamıştır ve en basit bir olay bile ani tepkiler vermelerine sebep olmaktadır. Bu nedenle, cahiliye toplumu içinde, günlük hayatta her an sorun çıkarabilecek insanlarla sık sık karşılaşılır. Ancak müminler, çok üst bir ahlaka ve bakış açısına sahip oldukları için bu insanlarla gereği gibi muhatap olurlar. Onlara karşı daima üstteki ayetlerde tarif edilen asil tavrı sergilerler. Müdahale edilmesi gereken durumlarda da en uygar, en etkili ve yasal yolları kullanırlar.

42. Bilgi Sahibi Olunmayan Konuda Tartışmamak



Kuran'da, "... İnsan, herşeyden çok tartışmacıdır" (Kehf Suresi, 54) ayetiyle nefsin önemli bir özelliği haber verilir. Başka ayetlerde ise bu özelliğin inkar edenler üzerindeki tecellisi şöyle anlatılır:

Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar. Dediler ki: "Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma-konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir. (Zuhruf Suresi, 57-58)

İnkarcıların bu tartışma eğilimi, ilk başta gözüktüğü gibi farklı fikirlerin değerlendirilerek doğrunun bulunması amacından değil, sadece ve sadece nefsani bir karşı çıkma hırsından kaynaklanır. Cahiliyenin tartışmalarında, kimse karşı tarafın fikrini değerlendirip doğruyu bulmaya çalışmaz. Yalnızca kendi fikrini galip getirmeye ve karşı tarafı ezmeye çalışır. Düzenledikleri hemen her tartışmanın yüksek bir ses tonunda, gerilmiş yüz ifadeleriyle geçmesi ve hatta kimi zaman kavgaya dönmesinin nedeni budur.

En akılsızca olanı ise, hakkında hiçbir bilgileri olmayan konularda tartışmalarıdır. Son derece cahil oldukları din konusunda sürekli "ahkam kesmeleri" ve müminlerle tartışmak istemeleri bunun en çarpıcı örneğidir. Bir ayette, bu gerçek şöyle haber verilir:

İşte sizler böylesiniz; hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz. (Al-i İmran Suresi, 66)

43. Alaycı Tavır Göstermemek



Allah Kuran'da alaycılığın çirkin bir ahlak olduğunu ve iman edenlerin bundan sakınmaları gerektiğini bildirmiştir. Müminler arasında alayın yeri olmadığını Allah, bir ayette şöyle bildirir:

Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakaplarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11)

Bu ayet, alayın her türlüsünden şiddetli bir kaçınma gerektirir. Buna karşın, bazı insanlar alay etmeyi, sadece önünden geçen birine çelme takıp yere düşünce kahkahalarla gülmek gibi kaba hatlarla düşünüyor olabilirler. Oysa alay kurnaz bir gülümseme, espriyle yumuşatılmış bir "iğneleme" ya da açıkça tavır sergilenemeyecek bir ortamda, aynı alaycı hissi paylaşan biriyle göz teması kurma şeklinde de olabilir. Bu tip hareketler cahiliye kültürüne aittirler ve müminlerin arasında yaşatılmaları da son derece çirkin bir tavır olur. Öyle ki, Kuran'da, "kaş göz işaretleriyle alay eden"lerin sonunun "hutame" olduğu şöyle haber verilmektedir:

Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline; Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır. "Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar. O, onların üzerine kilitlenecektir; (Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda (bağlanacaklardır). (Hümeze Suresi, 1-9)

Bu açık hükme rağmen, bir müminin alaycılık gibi Kuran ahlakına uygun olmayan bir tavra bilinçli olarak girmesi söz konusu olmaz. Ancak tek ihtimal yaptığı çirkinliğin farkında olmaması ve bunu bir eğlence sanması olabilir. Böyle bir durumda ise kişinin hemen nefsini kınaması ve yaptığı bu hareketten tevbe ederek vazgeçmesi gerekir.


“Vicdanlı Olan Sözün Gönül Alıcı Söylenmesidir”
SUNUCU: “Değerli Hocam. Sizin güzel ahlaka yönlendirmelerinizle kendimi çok değiştirdim. Fakat bazen boş bulunduğumda karşımdaki kişilere istediğim şekilde güzel sözle cevap veremediğimi fark edip, rahatsız oluyorum. Sevdiğim, değer verdiğim Müslümanlarla Allah’ın emrettiği gibi en güzel sözlerle konuşmak için kendimi nasıl değiştirebilirim?”

ADNAN OKTAR: Bu, insan hayatında en hayati konulardan bir tanesidir. Mesela ben seninle konuşurken hep düşünerek hareket ediyorum. Yani sözün seni olumlu etkilemesi, seni rencide edecek herhangi bir söz olmaması, hatta mimiklerimde bile buna çok dikkat ediyorum. Bir insan vicdanını, uyanık olduğu süre içerisinde, sürekli kullanmak durumundadır. Mesela sabah kalktığında, namaza kaldırıyorlar farz edelim, böyle üşenerek kalkıyor gibi, mesela bu namaza, Allah’a, Kitap’a karşı bir hareket olmuş olur. Yani ona karşı naz yapmış olmazsın sen. Anlamı çok anormal olur, anlatabildim mi? Veyahut iltifat ederken o sözün ikinci bir anlama gelmesi ihtimali varsa, onu da düşünmek lazım. Çok seri akıldan bunların geçirilmesi gerekiyor. Mesela bazen bir söz karşıdaki insanı tedirgin edebilir, çünkü Allah, “insan zayıf yaratıldı” (Nisa Suresi, 28) diyor. İnsan alıngandır. Yani rahatça bir sözün arkasında kötü bir düşüncesi olabilir. Kötü bir ima arayabilir. Onun için sözü seçerek söylemek lazım ve yalın ve samimi ve tam anlamıyla söylemek gerekiyor. Bunu söylerken de mimikler de çok önemlidir. Yani mesela “hadi yemeğe gelin” denir. Kavga eder gibi de bunu söyleyebilir bir insan, çok gönül alıcı da söyleyebilir, vasat da söyleyebilir.

Vicdanlı olan, gönül alıcı söylenmesidir. Yani gönül alıcı bir ton ve gönül alıcı bir yüz ifadesi. Yani ses tonu ve yüzle desteklenmesi gerekiyor konuşmanın. “Nasılsın” diyor, ama adam mafya gangesteri gibi, öyle bir nasılsın diyor ki adamın içi titriyor yani öyle değil mi? Adam çekiniyor, yani eli, ayağı, bacağı. Ama başka insan der, bir bakışı değil mi, ses tonuyla onun çok hoşuna gider. Onun için adam diyor ki, “ben ne yaptım” diyor, “gayet normal tavrım” diyor. Normal değil, öyle normal tavır olmaz. (Sayın Adnan Oktar'ın 6 Ocak 2010 tarihli Gaziantep Olay ve Samsun Aks TV röportajından)


44. Müminleri Hoşlanmadıkları Lakapla Çağırmamak



Birbirine kötü ve hoşa gitmeyen lakaplarla hitap etmek, herşeyden önce inkarcıların kendi aralarında sergiledikleri bir tavırdır. Bundaki amaç, kötü lakapla çağrılan kişinin küçük düşürülmesi ve diğerlerinin ondan "üstün" olduğunun vurgulanmasıdır.

Kötü lakabın konusu, fiziksel bir kusur olabileceği gibi kişinin geçmişte yapmış olduğu hatalı bir hareket de olabilir. İnkarcıların en önemli özelliklerinden biri, böyle hareketleri asla unutmamaları ve bir daha hayat boyu tekrarlanmayacak olsa bile kişiye hep o hareketi yakıştırmalarıdır.

Oysa müminler gerek olgun ve bağışlayıcı karakterleri, gerekse aralarındaki dayanışma dolayısıyla bu tarz bir davranışa tenezzül etmezler. Çünkü, "... birbirinizi 'olmadık-kötü lakaplarla' çağırmayın..." (Hucurat Suresi, 11) ayeti iman edenleri böyle bir tavır içinde olmaktan açıkça men etmektedir.

45. Emaneti Ehline Vermek ve Emanet Ehli Olmak



Kuran'da hem ahlaki bir prensip, hem de yapılacak işlerde başarı sebebi olarak emanet ve emanet ehli kavramları üzerinde durulur. Mümin, kendisine verilen emanetlere dikkatle riayet eder, kendine gösterilen güveni boşa çıkarmaz. Ayrıca, bir emaneti kime vermesi gerektiğini yani kimin emanet ehli olduğunu da iyi teşhis etmesi gerekir. Kuran'da bu konu şöyle bildirilmektedir:


Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)

... Kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever. (Al-i İmran Suresi, 76)


Emanet, maddi değeri olan bir mal olabileceği gibi, bir görev ya da sorumluluk da olabilir. Mümin, aklını ve teşhis yeteneğini kullanarak kimlerin emanet ehli olduğunu, hangi emaneti kime vereceğini tespit etmelidir.

46. Kararlılık



Müminin en belirgin özelliklerinden biri de, son derece kararlı oluşudur. Hiçbir zaman şevkini, heyecanını yitirmez. Tüm işlerini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapar. Dolayısıyla hiçbir zorluk onu yolundan döndüremez. İnsanların kendisi hakkında ne düşüneceği de önemli değildir. Tek hedefi Allah'ın rızasıdır; tüm hayatı bu hedefe göre şekillenir. Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in emirlerine göre bir hayat yaşar. Peygamberimiz (sav) de kendisine verilen ilim ve hikmetle ilgili olarak bir hadis–i şerifinde şöyle bir örnek vermiştir:

Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidayetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. (Bilindiği üzere), Bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, munbit (bereketli) değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenab-ı Hakk insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar, ne ot bitirir. (Kütüb-i Sitte, 2. cilt , s. 336)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in uygulamaları, müminler için kesin bir hükümdür. Bu nedenle her mümin Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin kaynağının Allah'ın vahyi olduğunu bilmeli ve Sünnet-i Seniyye'yi kararlılıkla uygulamanın imanın bir göstergesi olduğunu unutmadan, bu konuda taviz vermeden hareket etmelidir.

Müslüman tüm ibadetlerinde samimi ve kararlıdır. Örneğin Allah namazı 5 vakit olarak farz kılmıştır. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde de, ahirette muhasebesi yapılacak ilk amelin namaz olduğunu ve kulun namazları tamamsa kurtulacağını, aksi takdirde hüsrana uğrayacağını bildirmiştir.

İbni Mes'ud (ra)’dan rivayet edilen bir başka hadiste ise, "Resulullah (sav)’e hangi amel daha faziletlidir?" diye sorulduğu, Hz. Muhammed (sav)'in "Vaktinde kılınan namazdır." (Buhârî, Mevâkît 5, Cihâd 1, Edeb 1, Tevhîd 48; Müslim, Îmân 137-139. Ayrıca bk. Tirmizî, Salât 14, Birr 2; Nesâî, Mevâkît 51) diye cevap verdiği bildirilmiştir. İman eden bir insan, bütün bunları düşünür ve Allah’ın bütün hükümlerini kararlılık ve titizlikle yerine getirir.

Müminlerin kararlılığını Allah çeşitli şekillerde sınar. Örneğin Allah, müminleri eğitmek için geçici bir süre sıkıntı ve zorluk verebilir. Kuran'da bu durum şöyle açıklanır:

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Kesin bir kararlılığa sahip olan mümin, ayette belirtildiği gibi, kendisine isabet eden tüm bu zorluklara sabreder. Kuran'da Allah, müminlerin bu tavrını ayetlerinde şöyle övmektedir:

Nice peygamberlerle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. (Al-i İmran Suresi, 146-147)

Buna karşılık zorluklara göğüs germemek, mümine yakışan bir tavır değildir:

Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. (Tevbe Suresi, 45)

Zorlukların yanı sıra ele geçen iyi imkanların da insan üzerinde gevşetici etkisi vardır. Rahatlık, çoğu kişinin heyecanının ve şevkinin sönmesine sebep olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, Allah'tan bir nimet geldiğinde şımarıklığa kapılmak ve Allah'tan yüz çevirmek, inkarcıların özelliğidir. Kuran'da bu durum şöyle tarif edilir:

İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)

Oysa iman eden bir insan için böyle bir şey söz konusu değildir. Ellerine ne denli iyi imkan geçerse geçsin (lüks, ihtişam, para, iktidar gibi), bu onların kararlılıklarını bozup gevşek bir yapıya bürünmelerine sebep olmaz. Çünkü mümin tüm bunların Allah'tan gelen birer nimet olduğunun ve Allah'ın dilerse bunları geri alabileceğinin farkındadır. Bu nedenle asla şımarıklığa kapılmaz. Ciddi bir çaba göstermek, işi sıkı tutmak, gevşeklik göstermemek, aşırılıklardan ve taşkınlıklardan kaçınmak, müminlerin kararlılık ve istikrarlarının göstergelerindendir. Bir ayette, "ahiret için ciddi bir çaba gösterenler"den şöyle söz edilir:

Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 19)

Gevşememek, sürekli şevkli ve heyecanlı olmak Allah'ın Kuran'da bildirdiği emirlerdendir. Bir ayette şöyle buyrulur:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)

Başta da belirttiğimiz gibi kararlılık ve istikrar iki önemli mümin vasfıdır. Müminler, "Müminlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahde sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile değiştirmediler" (Ahzab Suresi, 23) ayetinde olduğu gibi ölünceye dek aynı kararlılık ve istikrarı Allah'ın rızasını kazanmak için gösteren kişilerdir. Müminlerin bu özelliklerinin önemi Kuran'da "münafık" olarak isimlendirilen ve müminlerin arasından çıkan iki yüzlü insanların ahlakı düşünüldüğünde daha iyi açığa çıkmaktadır.

Ne yapacağı belli olmayan, müminlerin yanında başka, inkar edenlerin yanında başka hareket eden münafık karakterli kişiler, son derece istikrarsız bir ruh hali içindedirler. Müminler bir başarıya ulaştığında "biz de sizdendik" demeleri ya da zorda kalınca müminlerden uzak durmaya çalışmaları bunun en açık göstergelerindendir:

Bir insanın ibadetlerinde sürekli olması da istikrar açısından yine önemli bir örnektir. Kuran'daki "sarp yokuş" (Beled Suresi, 11) kavramı kararlılık ve istikrarın önemini açıklamaktadır. Kararlılık ve istikrarın bitiş noktası ise ölümdür. Mümin, ölünceye dek sabretmekle yükümlüdür. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:


Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 10)


 


Sen Yücesin,
bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok.
Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)


 

Kitap bölümleri

Masaüstü Görünümü