Harun Yahya

Allah'in Varliğinin Delilleri Vicdanla Görülebilir



Vicdanına uyan bir insanın ilk olarak yapacağı şey, çevresinde gördüklerini sorgulamak ve araştırmak olacaktır. Ve idrak yeteneği gelişmiş insan görecektir ki, kusursuz bir evrende, herşeyiyle eksiksiz olarak yaratılmış bir dünyada yaşamaktadır.

Herkes doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu ortamı ve koşulları bir düşünsün. Tüm detaylarıyla ince ince düşünülüp hazırlanmış bir dünyada yaşıyoruz. Sadece kendi bedenindeki sistemler bile insanı şaşkınlığa düşürecek kadar kusursuz. Şu anda bu kitabı okuyan herkesin kalbi hiç teklemeden atıyor, derisi kendisini yeniliyor, akciğerleri kanı temizliyor, böbrekleri kanı süzüyor, hücrelerinde saniyede milyonlarca protein yaşamının devam edebilmesi için sentezleniyor. Ve kişi, içinde gerçekleşen bunlar gibi daha binlerce faaliyetten habersiz yaşıyor ve belki de bunların bazılarının nasıl gerçekleştiğini dahi bilmiyor.

Bu kadarla da kalmıyor; içinde yaşadığımız gezegenin milyonlarca kilometre uzağında gerekli ısı, ışık ve enerjiyi sağlayan Güneş var. Ama Güneş ile Dünya arasındaki mesafe o kadar iyi ayarlanmış ki, bu enerji kaynağı gezegenimizi ne kavurup yok ediyor, ne de soğuktan donduruyor.

Sonra gökyüzüne bakıyoruz. Dünya'yı çepeçevre saran hava kütlesinin estetik görünmesinin yanı sıra insanları ve tüm canlılığı dış tehlikelerden koruduğunu öğreniyoruz. Eğer gezegenimizi saran bu atmosfer olmasa, dünya üzerinde tek bir canlı dahi var olamayacaktı.

Bunların her birini tek tek düşünen insan elbette ki kendisinin ve içinde yaşadığı evrenin nasıl meydana geldiğini ve varlığını nasıl devam ettirdiğini sorgulayacaktır. Bunu araştırdığında ise karşısına iki alternatif çıkacaktır: Yaratılış ve evrim.

Bu alternatiflerden ikincisi tüm evrenin, gezegenlerin, yıldızların ve tüm canlılığın tesadüfler sonucunda kendiliğinden meydana geldiğini size söyleyecektir. Maddenin en küçük birimi olan atomların serbest haldeyken, tesadüfler sonucu biraraya geldiklerini, hücreyi, insanı, atları, kelebekleri, doğayı, yıldızları, kısacası sizin her an görüp de hayrete düştüğünüz son derece kusursuz ve karmaşık yapıları ve sistemleri oluşturduklarını iddia edecektir.

Size sunulan diğer alternatif ise bütün bu gördüklerinizin üstün akıl sahibi, herşeye güç yetiren bir Yaratıcı tarafından var edildiğini, hiçbirinin tesadüflerle meydana gelemeyeceğini, çevrenizde gördüğünüz tüm sistemlerin üstün güç sahibi bir Yaratıcı'nın eseri olduğunu söyleyecektir. O Yaratıcı benzersiz güç sahibi Allah'tır.

Bu aşamada vicdanınıza başvurarak karar vermelisiniz. Sayısız detay içeren, muhteşem sistemlerin tesadüflerle oluşması ve yine kendi kendine bu kadar kusursuzluk içinde işlemesi mümkün müdür?

Vicdanını kullanan her insan bu soruya cevap verebilir ve evrendeki herşeyin bir Yaratıcısı olduğunu ve bu Yaratıcı'nın çok üstün bir akla, çok üstün bir güce sahip olduğunu ve herşeye güç yetirdiğini kavrayabilir. Çünkü çevresindeki herşeyde Allah'ın delilleri açıkça görülmektedir. Evrende ve canlılarda var olan düzen ve mükemmel uyum Yaratılış Gerçeğinin delillerindendir. Bu, son derece açık, yalın ve tartışmasız bir gerçektir. Sadece yaratılmışlar arasındaki büyük uyumu görmek bile vicdanın, bunların birbirlerinden bağımsız olarak tesadüflerle oluşamayacaklarını, hepsinin tek Yaratıcımız olan Allah'ın eseri olduğunu görmesi için yeterli olacaktır.

Ancak, vicdanını kullanmayan biri aynı anlayışa sahip olamaz. Çünkü bu kavrayış akılla kazanılır ve akıl ancak vicdana uyulduğunda ortaya çıkan manevi bir özelliktir. Vicdana uygun olarak yapılan her tavır aklın oluşmasını ve gelişmesini sağlar. Fakat burada "aklın tanımı" dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Akıl, günlük yaşamda kullanıldığı anlamından, yani zekadan farklı bir kavramdır. Bir insan ne kadar zeki olursa olsun, bilgisi, kültürü ne kadar fazla olursa olsun, vicdanını kullanmıyorsa "akılsız" olacaktır ve birçok gerçeği göremeyecek, gördüklerini de kavrayamayacaktır.

Zeka ile vicdanın kazandırdığı akıl arasındaki farkı şöyle bir örnekle belirginleştirebiliriz: Bir bilim adamı, hücre ile ilgili yıllarca çok derin ve detaylı araştırmalar yapabilir. Bu konuda dünyanın en bilgili kişisi de olabilir. Ancak eğer akıl ve vicdandan yoksunsa, bu kişi sadece hücre ile ilgili bilgilere sahip olacaktır, yani bu bilgileri sadece "taşıyacaktır". Bu bilgilerin doğrultusunda bir çıkarım yapamayacaktır.

Oysa vicdan ve akıl sahibi bir insan, hücredeki mucizevi özellikleri, detayındaki mükemmellikleri görerek, bu kadar karmaşık bir yapının ancak ve ancak bir Yaratanı, üstün akıl sahibi bir tasarlayıcısı olması gerektiğini anlar. İnsan vicdanıyla düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır:

Hücreyi bu mükemmellikte yaratan güç, diğer tüm canlı ve cansız varlıkların da Yaratıcısı olmalıdır.

Kuran'da, vicdanını dinleyerek bu yöntemle Allah'ı bulan Hz. İbrahim örnek verilmektedir:

Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti. Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum." Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim." (Enam Suresi, 76-79)

Yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim'in akıl yoluyla Allah'ı nasıl bulduğu görülmektedir. Vicdanıyla, çevresinde gördüğü herşeyin ancak birer yaratılmış varlık olduklarını, Yaratanın ise onlardan çok daha üstün bir varlık olduğunu anlamıştır. Vicdanına başvuran herkes, kendisine anlatan biri bulunmasa dahi bu gerçeği görebilecektir. Hırslarını, tutkularını karıştırmadan samimi olarak, sadece vicdanını kullanarak düşünen herkes Allah'ın apaçık varlığını ve Yüceliğini kavrayabilir.

Vicdanları Allah'ı Bildiği Halde Inkar Edenlere Günümüzden Bir Örnek: Evrimciler



Bir insan gerçekler apaçık önündeyken, bu gerçekleri görmek istemezse, hatta bu gerçekler yokmuş gibi davranmaya çalışırsa, bu insan, zekasına rağmen küçük durumlara düşecektir. Vicdanında doğruyu bilen kişinin bunu kabullenmemesinin nedeni, genellikle bu gerçeğin çıkarlarına ters düşmesidir. Bir insanın Allah'ın varlığını kabul etmesi, kendisinden çok üstün, boyun eğmesi gereken, muhtaç olduğu, sorumlu bulunduğu bir varlığı kabul etmesi demektir çünkü.

Vicdanın kapalı olmasının, zekaya ve bilgiye rağmen bir insanı nasıl durumlara düşürebileceğine dair yakın zamanımızdan herkesin tanıdığı bir örnek verelim: Francis Crick, 1950'li yıllarda DNA'nın yapısını keşfeden iki bilim adamından biridir. Bu, şüphesiz bilim tarihi için çok önemli bir buluştu; çok uzun araştırmalar, büyük bir bilgi birikimi ve tabii zeka gerektiriyordu. Nitekim bu "bilim adamı" yaptığı araştırmalardan dolayı Nobel Ödülü kazanmıştı.

Francis Crick, hücre ile ilgili çalışmaları sırasında hücrenin yapısına, içindeki gizli düzene hayran kalmıştır. Nitekim koyu bir evrimci olmasına rağmen, DNA'nın mucizevi yapısına şahit olduktan sonra yazdığı eserinde bilimsel bir gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum hayatın bir mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır."

Evrime ve dolayısıyla hayatın tesadüfler sonucu oluştuğuna inanan Crick, hücredeki detayları görünce yukarıdaki sözleri söylemiş ve hücrenin var oluşunun tesadüflerle mümkün olmadığını, bunun ancak bir mucize olabileceğini belirtmiştir. Oysa evrimciler tesadüf dışında bir açıklamaya inanmazlar, çünkü bu onların Allah'ın varlığını kabul etmelerini gerektirir.

Hücredeki mükemmelliği ve kusursuzluğu yakından görmek Crick'i o kadar etkilemiştir ki, ideolojisine ters olmasına rağmen bunu itiraf etmek zorunda kalmıştır. Ancak Crick, vicdanına uzun süre uyamamış ve Allah'ın varlığını kabul edemeyeceğini, bu nedenle üstün bir akıl gerektiren ve tesadüflerle açıklanamayan bu süreci Allah'ın değil "uzaylıların" yarattığını iddia etmiştir. Yani Crick'e göre hayatı yaratan Allah değil, uzaylılardır. Uzaylılar dünyaya ilk DNA'yı getirerek hayatı başlatmışlardır! İşte vicdanı hapsetmek, baskı altına alarak sesini kesmek, her ne kadar zeki veya kültürlü de olsa kişiyi bu duruma getirir. Bu Nobel ödüllü "bilim adamı", bu kadar üstün bir yapıyı meydana getirebilecek uzaylının nasıl yaratıldığını dahi düşünemeyecek kadar sığ bir görüşe sahiptir.

Allah'ın varlığının delilleri herkes için çok açık ve görülebilirdir. Tüm evrene hakim olan düzenin Yaratıcısının Allah olduğu çok açık bir gerçektir. Allah'ın varlığını inkar edenlerin bir kısmı, gerçekten inanmadıkları için değil, birtakım dünyevi hesaplar nedeniyle Allah'ı inkar etmektedirler. Vicdanında herkes Yüce Allah'ın varlığını, sonsuz gücünü bilir. Ancak Allah var diyen ve Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayan kişi, O'na karşı sorumlu olacağını, O'nun emirlerine uyması ve O'nun için yaşaması gerektiğini de bilir. Tüm bunları bilmesine rağmen inkarda direnen kişi ise, bu büyük gerçeği kabul etmek çıkarlarına ve içindeki büyüklük hissine uygun olmadığı için inkar eder.

Kuran'da bu durumdaki insanların tarifi, Neml Suresi'nde şöyle geçmektedir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Kuran'da İbrahim Peygamber ile kavmi arasında geçen olaylar bu konuda önemli bir örnektir. Hz. İbrahim'in kavmi putlara tapmaktadır. Burada hatırlatılması gereken önemli bir nokta bulunmaktadır: Kuran'da "putlar", insanların Allah dışında kabul ettikleri her türlü güç için temsili olarak kullanılan bir kavramdır. Bunun için sadece heykelden putlara tapan toplulukları düşünmek yanlış olur. Örneğin evrimcilerin yaptığı gibi atomları, zamanı ve tesadüfleri yaşamı oluşturan güçler olarak görmek, atomları, zamanı ve tesadüfleri ilah edinmek demektir. Oysa ne zaman, ne de tesadüfler hayatı yaratmaya güç yetirebilirler. Ancak ve ancak Allah böyle bir güce sahip olabilir. Söz konusu kıssada anlatıldığına göre, Hz. İbrahim kavmine, taptıkları putların hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklar olduklarını göstermek için heykelleri kırmıştır. Kuran'da bu olay şöyle bildirilmektedir:

"Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim. Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım." Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 56-63)

Taptıkları putlarının kendilerine cevap veremeyeceğini, aslında değil herhangi birşeyi yaratmayı, kendilerini bile savunmaktan aciz heykeller olduğunu bilen inkarcılar vicdanlarında doğruyu görürler:

Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler. (Enbiya Suresi, 64)

Ancak vicdanlarına uymaları uzun sürmez. Daha önce de belirtildiği gibi büyüklenme ve zulümleri nedeniyle vicdanen gördükleri gerçeği inkar ederler:

Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin. Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 65-67)

Vicdanlarının ortaya çıkarılması inkarcıları dehşete kaptırır ve vicdanlarının kabul ettiğine bütün güçleriyle direnirler. Gerçeği kabul etmemek için, gerçeği kendilerine açıklayan kişilere karşı şiddetli bir nefret duyar, sapkın inanışlarını kurtarmak için elçileri öldürmeyi bile göze alırlar:

Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun. (Enbiya Suresi, 68)

Bu durum sadece belli bir kesim için değil, toplum içinde pek çok kişi için geçerlidir. Bir insan saygın bir bilim adamı olabilir, çok kültürlü, çok zengin veya çok zeki olabilir. Hatta zekasıyla birçok şey meydana getirebilir, buluşlar yapabilir. Çok başarılı bir işadamı veya sanatçı olabilir. Ancak bu insan tüm bunları yaparken, vicdanını kullanarak, kendisini yaratan Allah'ı düşünüp, O'nun gücünü ve sanatını öveceği, O'nun kendisine bunları görme, anlama imkanı verdiği için O'na şükredeceği yerde, zekası ve buluşları ile, kazandığı para ile övünür gururlanır. Ve bu yaptıklarının hiçbirinin öldükten sonra kendisine bir fayda sağlamayacağını da düşünmez.

Oysa unutmamalıdır ki, geçmişte yaşamış, kendi döneminde birçok önemli buluş yapmış, büyük devletleri yönetmiş veya dünyanın en zengini olmuş kişilerin çoğunun adı dahi şu an bilinmiyor. İsimleri bilinse bile ölmüş biri için, bunun bir anlamı yok. O insanlar, Allah'ın gücünü unuttukları için öldükten sonra, dünyada yaptıkları işler kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Böyle kişiler kendilerine Allah'ın verdiği bilgiyle, nimetlerle Allah'a dönüp yöneleceklerine bunlarla doğru yoldan sapmışlardır. Bu, onların kalplerinin mühürlü olmasından, yani vicdanlarını kapatmalarından kaynaklanmaktadır. Allah Kuran'da kendi çıkar ve tutkularına uyan ve sahip oldukları özellikler nedeniyle azan bu kişileri şöyle bildirmiştir:

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 23-24)

Ayetlerde de görüldüğü gibi, vicdanlarını geride bırakıp nefislerine uyan ve sahip oldukları özellikler sebebiyle azan bu kişiler "sağırlar ve körler" olarak tanımlanmışlardır. Kalplerinin mühürlü olması, anlayışlarının olmadığını, yani akıllarını kullanamadıklarını, doğruyu yanlıştan ayıramadıklarını bildirmektedir. İçine düştükleri bu durumun tek nedeni ise, vicdanlarını kullanmamalarıdır.

 

Kitap bölümleri

Masaüstü Görünümü