Harun Yahya

Lozan’dan bugüne ne değişti?




 





24 Temmuz, I. Dünya savaşını Osmanlı adına bitiren anlaşmanın yani Lozan anlaşmasının yıldönümüydü. Bu anlaşma ile paramparça olan Osmanlı coğrafyasının geride bıraktığı dev topraklar başka sahipler buldu. Bu anlaşma ile şu anda Ortadoğu’nun kapısında bir Türkiye var. 

 

Aslında amaç I. Dünya savaşının başından beri Osmanlı’nın değerli topraklarını ele geçirebilmekti. Osmanlı istese de istemese de bu savaşın bir parçası olacaktı. İçten içe zayıflamış imparatorluk, tüm sinsi planların, gizli anlaşmaların hedefindeydi. Savaştan 6 yıl öncesinden itibaren kağıt üzerinde paylaşımlar yapılmaya başlanmıştı. 1908’de Rusya ve İngiltere; 10 Nisan 1915’de İngiltere, Fransa ve Rusya; 26 Nisan 1915’de İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında yapılan anlaşmalarla zaten Osmanlı toprakları çoktan sahiplerini bulmuştu. Bu gizli planları ise, bugün dahi kendinden sıkça söz ettiren 9 Mayıs 1916’da yapılan gizli anlaşma Sykes-Picot izledi. 

 

Bu anlaşma tıpkı diğerleri gibi yürürlüğe girmemiştir. Ama Osmanlı kalıntıları üzerinde yapılan gizli paylaşım –tam olarak anlaşmadaki şekilde olmasa da- hayata geçirilmiştir. Bölünmüş Ortadoğu, bu gizli planın eseridir. 

 

Aslında başlangıçta Sykes-Picot planın Sevr anlaşması ile resmiyete kavuşacağı hesaplanıyordu. Fakat Anadolu toprakları üzerinde kazanılan zaferler ve hilafetin kaldırılıp Türkiye cumhuriyetinin ilk temellerinin atılması planları değiştirdi. Sevr de rafa kaldırıldı ve Ortadoğu Lozan’a göre şekillendi. Bugün, I. Dünya savaşı sonrasından beri yürürlükte olan tek anlaşma Lozan anlaşmasıdır. 

 

Lozan belki Türkiye topraklarının varlığını korudu, fakat Osmanlı’dan kopan Ortadoğu, Afrika ve Balkanlar korunamadı. Sykes-Picot zihniyeti devreye girdi ve Osmanlı vilayetleri ülkeler halini aldı. Tek bir imparatorluğun parçalarının arasına sınır, kardeşlerin arasına husumet girdi. 600 yıldır barış içinde yaşayan Osmanlı halkı, kardeşliklerini unutup suni sınırların koruyuculuğunu yapmaya başladılar. Araya konan yapay çizgiler, bir anda tüm kavgaların, çatışmaların, tahammülsüzlüklerin ve savaşa doymayan Ortadoğu geleneğinin sebebi haline geldiler. 

 

Şu anda neredeyse 50 ayrı parçaya bölünmüş Suriye, üçe bölünmüş Irak, çıkış kapısı olmayan ve Müslüman alemi tarafından terk edilmiş Gazze, çatışmaların son bulmadığı Libya, bir türlü sakinleşmeyen Mısır kardeş kavgasından dolayı kan ağlıyor. Kardeşler, dinlerine, mezheplerine, etnik kimliklerine göre bölündükçe kardeş kanı akmaya devam edecek. Çünkü bu trajediyi zaten bölünen ve parçalanan kardeşlikler başlatmıştı. 

 

Osmanlı elbette mükemmel değildi. Fakat Osmanlı’nın en güçlü dönemi daima iman ve kardeşliği ayakta tuttuğu dönem olmuştu. Bu değerlerin unutuluşu ise, Osmanlı’ya yıkım, Ortadoğu’ya ise bölünmeyi getirdi. 600 yıl boyunca tüm dinlerin barış içinde yaşadığı Kudüs, bugünün en çatışmalı bölgelerinden biri haline geldi. Çünkü insanlar birlikte yaşama arzularını yitirdiler. Birbirlerine olan sevgilerini ve kenetlenme duygularını kaybettiler. Farklı gördükleriyle kucaklaşmak yerine onlardan uzaklaşmayı tercih ettiler. Kendi ırkı, kendi dini, kendi mezhebi dışındakilere tahammül edemez hale geldiler. Sykes-Picot’un haince bir planı olan milli egoizmi bir anda benimsediler. Her bölünmenin daha fazla husumet, daha fazla ayrılık ve daha fazla huzursuzluk getireceğini öngöremediler. 

 

Batı 1916 planı ile bir hata yaptı. İdare, denetim ve sömürünün bölerek daha kolay olacağına inandı. Aynı batı şu anda kan ağlayan Ortadoğu’ya çözüm bulmaya çalışıyor. Kendi askerlerini o topraklarda kaybediyor. Harcamalarını o toprakları bombalayan insansız hava araçlarına yapıyor. Kendi sınırlarını, Ortadoğu’da uyanmış olan radikalizm belasından korumaya çalışıyor. Bölmenin bedelini ağır ödüyor. 

 

Şimdi geçmişten ders almanın tam vaktidir. Ortadoğu’nun sorunlarını çözmek adına Ortadoğu’yu daha küçük parçalara ayırmayı, zaten bölünmüş toprakları 33 ayrı ülke haline getirmeyi hedefleyen ABD planı daha büyük felaketlerin başlangıcı olabilir. Nefretin sevgiden daha hızlı ve daha güçlü yayıldığı bu naif ortamda sorunların tek çözümü ittifaktır. Ortadoğu halklarına, tıpkı kendi atalarının yaptığı gibi, birlikte dostluk içinde yaşayacakları bir ortamın tarifi yapılmalıdır. İttifak, barış için olmazsa olmaz bir şarttır. 

 

1916’da bir “İslam ittifakı” fikrinden çekinmiş olan batılı güçler, benzer endişeleri kuşkusuz bugün de yaşıyorlar. İşte bunun için meydana gelecek İslam ittifakının başka dinleri ve milletleri hasım görmeyen, dünyaya kardeşlik ve barış duygusu getirmeye dayalı bir birliktelik olması gerektiği Ortadoğu ve batı toplumlarına tarif edilmelidir. Bu, Kuran’da tarif edilen ittifak şeklidir. Zaten Müslümanlar ancak böyle bir ittifakı hedeflerlerse başarılı olabilirler. Unutulmamalıdır ki Ortadoğu’da, ırk, soy, mezhep veya başkalarına düşmanlık üzerine kurulu her suni ittifak yıkıma uğramıştır. 

 

Şunu unutmamak gerekir; Ortadoğu’da suç istenildiği kadar zalim diktatörlere, radikal örgütlere, batılı güçlere atılsın, asıl suçlu, birbirlerine olan sevgilerini büyük ölçüde yitirmiş ve parçalanmış olan Müslüman alemidir. Batı, eğer gerçekten Ortadoğu için çözüm arıyorsa; modası geçmiş, dahası tümüyle başarısız olmuş yeni Sykes-Picot planlarına ağırlık vermek yerine ittifakı ve sevgiyi teşvik etmelidir. Kuran’a dayalı barışçıl bir ittifak, sadece İslam alemini değil tüm dünyayı kalkındırıp geliştirir. Sadece barış getirmekle kalmaz, dinler ve milletler arası kardeşliği de pekiştirir. O zaman harcamalar silahlara, dronelara, savaşta yıkılan şehirleri yeniden inşaya değil; yoksullara, üniversitelere, sanayiye ayrılır. O zaman artık küçük bedenine mermi isabet etmiş bebekler görmeyiz. 

 

Adnan Oktar'ın Arab News ve Urdu Times'da yayınlanan makalesi: 

http://www.arabnews.com/news/columns/610521

Masaüstü Görünümü